Alışveriş Mâbedi, Kayu, Pepe Vs…

Ulu bir mâbet kadar ihtişam ve görkemli alış veriş merkezine heyecanla giriyorlar. Her bir reyonu aynı coşku ve heyecan içinde tavaf ediyorlar. Önde anne, arkada baba ve iki çocuk.

Küçük kız alış veriş arabasının selesine oturmuş etrafı melul bakışlarla süzerken, onun büyüğü oğlan, babanın elinden tutmuş aynı melulluk içinde anneyi takip ediyorlar.

Fabrikasyon mahsulü her bir ürünü büyük bir titizlikle inceliyor anne. Kâh ürünün muhteviyâtını inceliyor kâh son kullanma tarihinin geçip geçmediğini kontrol ediyor.
Bir ara reyonlar arasında kayboluyor anne. Baba ve oğul bunu bir oyun addedip reyon dehlizleri arasında kaybolan anneyi aramaya başlıyorlar.

Karlı sarp dağları aşarken buzdolapları üzerlerine kar püskürtüyor, derin dondurucular buzullar fırlatıyor, klimalar sert ve soğuk rüzgârlar üflüyor. Yılmıyorlar yollarına devam ediyorlar. Yüreklerinde özgürlüğe kaçış filmindeki Janusz’un azim ve gayreti var. Kızgın çöllerden geçerken nar gibi kızarmış ısıtıcılar beyinleri fokur fokur kaynatıyor, ufolar adeta birer ateş topu dayanılacak gibi değil. Küçük kız sıcak ve boğucu havaya daha fazla dayanamayıp uyuyakalıyor. lcd gözlü dev canavarların arasından geçerek nihayet oyuncakların sergilendiği reyonda kısa süreli mola vermeye karar veriyorlar. Zira hemen yola koyulmaları lazım. Rahat ve rehavet onları gerçek amaçlarından alıkoymamalı. En azından baba öyle düşünüyor. Ancak oğlan çocuğu şimdiden oyuncakların büyüsüne kaptırmış kendini. Gözleri fal taşı gibi açılmış yüzlerce çeşit oyuncağı büyük bir hayranlıkla seyrediyor. Küçük kız şimdi babasının kucağında uyumaya devam ediyor, rüyasında ise beyaz bulutlar üzerinde kuşlar gibi süzüldüğünü görüyor.
Eskiden çocuklar için plastik bir topa sahip olmak en büyük mutluluktu. Üç tekerlekli bisiklete sahip olanlar ise dünyanın en mutlu çocuğu kabul edilirdi. Şimdi ise her bir ev adeta birer oyuncak mağazasına dönmüş, yüklense tır dolusu oyuncak çıkacak evlerden ama çocuklar mutlu değil ve gözleri hep dışarılarda.

İşte bovling topu kadar yuvarlak kel kafasıyla zeki çocuk Kayu’nun oyuncağı. Koluna basınca: “Ben, 4 yaşında bir çocuğum. Kayu sadece bir çocuk olduğumu keşfetmek için biraz daha büyümem gerek ve her gün yapacak çok şey var, her gün yeni bir şey, ben Kayu kulübünde sizinle paylaşacağım. Benim dünyam her gün değişiyor, dönüyor… Anne ve babamla yolumu bulmaktayım. Büyümek bana yetmemesi dışında, çok zor değil. Ben Kayu, I’m Kayu, Kayu, kulübümde bir sürü eğlence var. O benim!” şarkısını söyleyip yengeç gibi yan yan yürüyerek dans ediyor.

Başlangıçta tamamen yerli yapım olduğu için gururlanıp benimsediğimiz ama sonradan İspanyol yapımı pokoyo çizgi filminden aşırılmış olduğunu öğrendiğimiz Pepenin oyuncağı. O da fidaydada Ankaralım fidayda şarkısını söyleyip oyun oynuyor.
İnternetten pokoyonun fotoğrafını indirip üç yaşındaki oğluma gösterdim. Youtube dan çizgi filmini bulup izlettim. Oğlum “Pepe Pepe” diye çığlıklar atıp sevindi. Yalnız pokoyonun filine (eli),  ısrarla zulu (pepenin zürafası) diyordu. Oğluma Pokoyonun pepe, filin de zurafa olmadığını bir türlü kabul ettiremedik. Çocuğun kafası karıştı. Nihayet ikiz kardeşler deyip işin içinden çıktık.
Sabi çocukları aldatmaya ne hakkınız var.  Bu çocuklar yarın büyüdüklerin de bir de bakacaklar çocukluk kahramanları çalıntı. Onların ruh hallerini düşünebiliyor musunuz?

 

Ben oğlumun çalıntı ve kopye çizgi filmlerle büyümesine asla razı değilim. Buna TRT gibi dünya çapında bir kuruluş nasıl müsaade ediyor anlamıyorum.

A a o da ne? Bir Petrol şirketinin promosyon olarak dağıttığı Mayk bebekleri… Daha doğrusu başında kaskı, sırtında siyah deri ceketi ve kirli sakalıyla koca bir adamın oyuncağı. Onunda sırtındaki düğmeye basınca; “Selam bebek, ben mayk bebek, yok bebeğin oğluyum yok bebeğiyim, bir montumu çıkartır mısın çok sıcak, abi kolları bacakları çekiştirmeyelim düz bırakalım ya, beni o semtte indirin” deyip duruyor.

Kucağında bir demet ürün çıkıp geliyor anne. Anlaşılan bir hayli kızgın. Aynı kızgın bakışlarla nerelerdesiniz siz bakim? der gibi. Baba ile oğul bir an göz göze geliyorlar ve az önce yaşanan macerayı anlatmama kararı alıyorlar. Şimdiden araba dolmuş vaziyette ama daha satın alınacak çok şey var. Nihayet alış veriş arabası tıka basa doluyor. Bu haliyle araba küçük bir dükkânı andırıyor. İçinde yok yok… Gören de yakında savaş çıkacak ya da yüzyılın kıtlık ve kuraklığı yaşanacak sanacak, çünkü kasa önünde asker misali sıra sıra bekleşen müşterilerin hepsinin arabası ağzına kadar erzak, meşrubat, temizlik malzemeleri…vs ile dolu.

Alış verişi bir ibadet kabul edersek bu ibadetin dua kısmı kasada yapılan ödemelerdir. Çünkü alışverişin özü ve neticesi olan para burada ödenir. Ürün ve semere burada hasat edilir. Dev-i nakit kapanalı yıllar oldu. Şimdi cüzdanları renk renk kredi kartları süslüyor. Alış verişlerde bonus, ek puan ve iskonto veren kartlar da cabası. Kartlar kınından çekilen bir kılıç gibi cüzdandan çıkartılıp kasa görevlisine teslim ediliyor. Kartların ebatları aynı olsa da belirlenen limitleri farklı farklı. Kimi kartlar yükte hafif, pahada ağır kimi de yükte de pahada da sıklet bile çekmiyor. Buna karar veren ise pos cihazları. Mübarek sanki mihenk taşı. Kartlar bu mihenk taşlarına sürtülüyor ve kartların pahası, değeri ortaya çıkıyor.

Artık kartınız pos cihazından geçerken (ya da bakiyeniz yetersiz) deyip geçmezken aslında kart hamillerinin paha ve mali değerleri ortaya çıkmış oluyor.

Dünyadaki yeriniz kartınızın sıkleti kadar.

Ne âlâ alış veriş…

Hani şair diyor ya; “bankalar mâbed oldu, daktilo sesleri dua” diye
Ben de derim ki; Alış veriş merkezleri mâbed oldu, yazar kasa sesleri dua…

İsa Avcı

– Haber Lotus –

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.