Değer mi, Değmez mi?

deger

Son birkaç yıldır değerler ve eğitim meselesi, gerek iktidarın gerekse akademik camianın ilgi, arayış ve çalışmalarının odak noktası haline gelmiş durumda. Bunun sebebi de geleceğe ilişkin korkular, üzerine ayaklarımızı bastığımız zemine ilişkin bulanıklıklar ve kafa karışıklıkları, toplumsal ve ahlaki bozulma ve çözülme, istikrar kaybı, gelenekle, millilikle ve maneviyatla olan bağlarımızın gevşemesi vb. olsa gerek. Batılı düşünce, teknoloji ve yaşam biçiminin hızla dönen girdabına kapılmış olmanın yarattığı hayranlık ve sarhoşluğun tadını çıkarırken içimizde bir yerlerde köklerden kopmuşluk, parçalanmışlık, aşırı bireyselleşme ve bencillik, dağılma ve kimliğimizi kaybetme endişesi taşımaktayız. Hiç alışık olmadığımız bireyselleşme ve özgürleşme havası içimizi bir yandan hoş ederken bir yandan da ürperti vermekte ve ruhumuzu kemirmekte. Kimlik bunalımları, çatışmalar, paradokslar, kültürel ve dinsel şizofrenik haller, çelişkiler, istikrarsızlıklar, öyle görünüyor ki, iktidarı ve muhafazakar entelektüelleri, bir an önce, dağılmış sürüyü bir araya getirecek, “biz” ruhu yaratacak değerler inşa etmeye ama esas itibariyle eskide var olan değerlere dönmeye, onları yeniden ihya etmeye sevk etmektedir. Ancak hızla ilerlerken geriye dönmek, sekülerleşirken dindarlaşmak, bencilleşirken özgeci olmak, bireyselleşirken toplumsallaşmak, farklılaşırken birlik olmak gibi bir paradoksallık çukurunun içinde debelenen iktidar sahipleri ve muhafazakar entelektüellerin kafası iyice karışmış, içinde bulunduğumuz duruma şifa olacak yeni bir şeylerin, mesela yeni, kendimize özgü bir felsefenin, eskiyi içinde barındıran modern bir değerler sisteminin (bu da çok paradoksal bir şey galiba; eski olan işe yarıyor olsaydı zaten eskide kalmazdı!) arayışına düşmüştür.

Değerler üzerine konuşacaksak özellikle Nietzsche’yi anmadan geçemeyiz. Güç İstenci, Ahlakın Soykütüğü, İyi ve Kötünün Ötesinde gibi eserlerinde Nietzsche değerin değerini sorgular. Bu sorgulama onun için çok önemlidir zira hayatın anlamı ve özü, yarattığımız ya da koyduğumuz değerdedir. Onun üzerinde durduğu iki mesele vardır. İlk olarak, değerin anlamı ve amacı daha fazla hayat, daha fazla birey olma, daha fazla özgürlük, daha fazla güç istenci midir yoksa hayattan ve güç istencinden feragat midir? Yani, sahip olduğun değerler sana hayatı sevdiriyor ve seni güçlendiriyor mu, yoksa zayıflatıyor ve yaşama hevesini yok mu ediyor? İkinci olarak da, değeri kim belirleyecek ve kim koyacak? Nietzsche değeri yaratma ve koyma işinin genellikle bireylere bırakılmadığını fark eder. Özellikle zayıf ruhlu, güç istencinden yoksun din adamları, kendi değerini kendisi koyan güç sahibi efendilere, kahramanlara, üstün yeteneklilere karşı içten içe hasetlik ve hınç duygusu taşır. Şeytani planlarla ve hilelerle bir Tanrı fikri yaratırlar ve her şey üzerinde kontrol ve güç sahibi olabilecekleri bir din inşa ederler. Güçlüleri ve üstün yetenekleri de yarattıkları ama ipleri kendi ellerinde olan Tanrıya, dolaylı olarak da kendilerine secde ettirirler ve böylelikle güçlü olanı, farklı olanı, üstün yetenekli olanları tırpanlayıp sıradanlaştırarak onlardan intikam almış olurlar. Ayrıca, yine sırf kıskançlıkları ve hınç duyguları nedeniyle, güçlü bir ben olmayı imkansızlaştıracak erdemler yaratarak bireyleri güçsüzleştirirler ve kusursuz bir öte dünya inancı yaratarak da insanların dünyadan zevk almalarına, dünyayı doya doya yaşamalarına da mani olurlar. Nietzsche bu kirli oyunun farkına varmamızı ister. Ve yine farklı olabilmemizi, güçlü ve özgür olabilmemizi, hayattan zevk alabilmemizi ve en önemlisi kendi değerlerimizi yaratabilecek bir kudrete sahip üstün insanlar olabilmemizi ister. Dolayısıyla değeri bireyin kendisi koymalıdır.

Ne ilginçtir ki bizim literatürümüzde, kendi değerlerini kendisi yaratan bir bireye, yani özgür ve özerk bir birey anlayışına pek yer yoktur. Değerler ve eğitim meselesinin ele alındığı her etkinlikte neredeyse aynı manzarayla karşılaşırız: Eskiye dönüş, dine dönüş… Milli, manevi, dini, tarihi değerler pazarı kurulur adeta. Ne var ki bu değerler manzumesi, güçlü bireylerin yaratılmasına, özgür ve özerk birey anlayışına, düşünme ve yorum özgürlüğüne, hayattan zevk almaya vs. pek hizmet etmez. Bu değerlerin amacı, birey değil, “biz” yaratmak; toplumu birlikli, dirlikli, düzenli ve disiplinli kılmaktır. Bu değerler daha ziyade benlik duygusunu zayıflatan, biz duygusunu güçlendiren özgeci değerlerdir. Ne yazık ki, farklılığı, özgürlüğü, yaratıcılığı, eleştiriyi ve özerkliği teşvik edici değerlerden yoksun bir millet, yarattığı birlik kabuğunun içinde çürümeye mahkumdur. Çünkü eleştiriye, farklılığa, yeniliğe, özgürlüğe, özerkliğe açık olmayan bir toplum kendisini her bakımdan geliştirecek, ilerletecek, zenginleştirecek dinamiklerden mahrum kalır. En basit bir tespit olarak, düşünce ancak farklı fikirlerin çarpışmasıyla gelişebilmektedir. Öyleyse, “farklılıkta birlik”i hayata geçirecek bir felsefeye ihtiyacımız var demektir. Esasen bu paradoksu dile getiren ve felsefesinin ve hayatının merkezine yerleştiren kadim bir düşünce geleneğimiz var: Sufi/mistik gelenek. Ne ki bu geleneğe mensup, özellikle vahdet-i vücutçu düşünürler, İslam tarihi boyunca, ancak insanları parçalayarak, ötekileştirerek ve düşmanlar yaratarak, yorum ve eleştiri özgürlüğünü kısıtlayarak kendi kimliğini kurabilen ve kurumsallaşabilen hakim İslami paradigmanın otorite ve sözcülerinin hiç ilgisine mazhar olmamışlar, bir de sürgüne, işkenceye ve ölüme mahkum edilmişlerdir.

Farklılığı, bireyselleşmeyi, özgürlüğü, özerkliği, yeniliği, sınırsız tüketim ve hazzı bir değer olarak neredeyse tüm dünyaya gönüllü veya gönülsüz kabul ettiren ve bir felsefe ve yaşam biçimi olarak pragmatizmi ruhumuza kazıyan güçlü Batının girdabında sürüklenen bizler için eskiye, maneviyata, dine dönüş nutukları ancak nostaljik bir şarkı olabilir. Ayrıca bu nutuk, inandırıcılığını da kaybetmiştir. İlk olarak, küresel bir yarış ve rekabetin söz konusu olduğu bir yerde bireylerden sırf başkaları için özgeci davranmalarını, feragatlerde bulunmalarını istemek, sözgelimi yarışmada önde gidenden, bekleyerek ya da geri dönerek diğer yarışmacıları gözetmesini ve onlara yardım etmesini istemek hiç de adil değildir. Nozick gibi düşünecek olursak, doğuştan yakışıklı olduğum ve bu nedenle diğerlerinin sahip olmadığı faydaları elde ettiğim için, devletin herkesten zorla vergi alarak elde ettiği geliri çirkinlerin estetik ameliyatına harcaması ve onları yakışıklı olanlarla eşitlemesi hiç de adil değildir. Artık günümüzde ebeveynlerin çocuklarına daha iyi imkanlar sağlamak, her şeyin en iyisini vermek için çalıştıkları, çocuklarının daha zeki, uyanık ve iş bitirici olmaları için gayret sarf ettikleri hepimizin malumudur. Dolayısıyla yarışmanın, rekabetin olduğu bir ortamda insanlardan dürüstlük, iyilikseverlik, saygı vb. erdemler beklemek bir çeşit saflıktır.

İkinci olarak, dine dönüş nutukları inandırıcılığını kaybetmiştir çünkü dinin kendisi pragmatizme yenik düşmüş ve özünü yitirmiştir. Dinimizin saflığını kaybedip kaybetmediğini şu iki hadisi okuduktan sonra elimizi vicdanımıza koyarak anlayabiliriz: (1). “(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur/sevinçli edecekse sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme.” (2). “Evimde üç gece kalacak altınım olsun istemem. Ancak, üzerimdeki bir borç sebebiyle tek dinarı koruyabilir, geri kalanını da Allah’ın kullarına şöyle şöyle dağıtılmasını emrederdim.” Maalesef bugün dini temsil eden kişilere bakınca, Nietzsche’nin tiksindiği din adamları sınıfını anımsamamak elde değil. Dindar halka bakınca da sanırım Kant’ın Etika adlı eserindeki şu tespitini doğrulamak zorunda kalıyoruz: “Çünkü insanlar böylelikle ahlaklılığı telafi edeceklerini sanırlar, tanrıyı ahlak dışı eylemlerle kazanmaya çalışırlar. Gerçek dinsel inanç eksik olduğu zaman, törenlere, haç yolculuklarına, dünyadan el etek çekmeye, perhizlere başvurur, böylelikle eksikliğini tamamlamak ister ve bizleri tanrı muavenetine layık kılacak şeyleri yapmaya başlar.  İbadetçilik insanların saygı gösterileri ve övgülerle tanrının teveccühünü kazanmak için tevekkül ve itaatlerini gösteren sözler, ifadeler sarf ederek tanrıya tapma gayretkeşliğidir. Tanrıya tapmayı bu biçime sokmak çirkin ve iğrenç bir şeydir, böyle bir durumda ahlaklılığa ihtiyaç duymadan yaltaklanarak tanrıyı ikna edeceğimizi sanır ve onu, köle gibi hizmet ederek, övgüler düzerek, yaltaklanarak gözüne girilebilecek dünyevi bir efendi diye tasarlarız.”

Son olarak, dini, milli, manevi, evrensel değerlere dönüş nutukları inandırıcılığını kaybetmiştir zira halk artık işlerin nasıl döndüğüne vakıf olmuştur ya da tez zamanda olacaktır. Belediye başkanlığı veya milletvekilliği, kısaca koltuk için insanların servetlerini döktüğü ve kıyasıya yarıştığı bir toplumda halk bu işin bir hizmet, dini yaşatma, eşitlik, adalet ve benzeri değerleri getirme meselesi değil, güç, rant, ikbal elde etme yarışı olduğunu anlayacak ve kendisinin enayi yerine konduğunu hissedecektir. Yine halk, milli, manevi, dini değerlerin kendilerini baskılarken, sınırlarken ve kısıtlarken zenginler ve seçkinler sınıfında hiçbir yerinin ve öneminin olmadığını görmektedir. Sözgelimi mahallenin bir iki delikanlısıyla görülen bir kız kolaylıkla fahişelikle damgalanıp dışlanabilirken cinsel tercih ve özgürlüklerinde sınır tanımayan ünlüler, seçkinler vs. hala birer değer olarak yaşatılabilmektedirler. Ünlü zenginimiz Ali Ağaoğlu, bir yandan genç sevgilisiyle boy gösterirken, eşiyle ilgili olarak bir röportajda rahatlıkla “Ben antikalardan hoşlanmam” diyebilmektedir. Yani, kısacası, halkı bir ve düzenli bir sürü halinde tutan dini, manevi, milli değerlerimizin güçlülerin katında hiç kale alınmadığına hepimiz her gün şahitlik etmekteyiz. Bu da demektir ki güçlü olan kendi değerini – toplumu değil kendisini daha güçlü kılacak değerleri – kendisi yaratmaktadır. Öyle görünüyor ki iktidarın, zenginlerin, seçkinlerin kendi refah yaşamlarını güven ve istikrar için sürdürebilmeleri için yoksul halkın köleliğe, kadere, öte dünyaya, adalete, kardeşliğe, iyilikseverliğe vs. inandırılması ve bu düzenin de doğal, ilahi vb. etiketlerle halkın yüreğine tescillenmesi elzemdir.

Böylesi ahval içindeyken bırakalım artık milli, manevi, dini değer nutuklarını!

Abdüllatif TÜZER

– Haber Lotus –

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir