Felsefe ve Hikmet kavramlarını bir hadis bağlamında müzakere etmek

Felsefeyi bir “hayat tarzı” olarak görüp, yaşadığımız sorunlara dair “kaygılarımızı paylaşmak”, bunlara çözüm önerileri üretmek veya mevcut çözüm önerilerini tutarlılığını test etmeye yarayan hazır bulunuşluk sağlayarak alternatifleri çoğaltmak olarak görüyoruz. Bu açıdan bize göre bilgelik sevgisi (Philosophia) ancak insanlığın fikri birikimini rasyonel, eleştirel ve mukayeseli okumalarla edinilebilir. İşte bu nedenle kendileri ölü ama fikirleriyle daima canlı olan dünya tarihinin seçkin zekâlarıyla birlikte yolda/ş olmayı önemsiyoruz. Farklı zaman ve mekânlarda farklı dillerde yazan bu insanların eserlerini okumak ve okutmak, bu yolda/ş olma süresince söyleşmek, sohbet etmek, fikirlerinden istifade etmek demektir.
Bu nedenle insanlığın seçkin zekâları beşikten mezara kadar olan ilim yolculuğumuzun köşe taşlarıdır. Eserleriyle herkese bir şey söyler; on yıllar geçse de okunur ve artık dünyanın her tarafında farklı kültürlerde yetişen insanlara hitap etmeyi başardığından dolayı “klasik” diye nitelendirilir. Bu seçkin zekâlardan her birini önemli bir “yol başçı/önder” olarak görüyoruz. Ama “nihai öncümüz, yol başçımız” Peygamberimizdir. Bu bağlamda “İlahiyat Fakültesinde İslam Felsefesi Öğretiminde Peygamberimizle Yolda/ş Olma” durumumuzu belirten metinler üretmeye çalışıyoruz. Bu hususta hareket noktası olarak gördüğümüz bir hadisi/sözü şudur.

Hadis-i Şerif:
Hz. Muhammed (sav) şöyle demiştir: “ Şu iki niteliğe sahip insana ancak gıpta edilir. (Hased edilmez) Allah’ın kendisine verdiği malı Hak yolunda harcayan kişiye ve Allah’ın kendisine verdiği hikmet ile yaşayan, ona uygun davranan (yakdı biha) ve onu öğretenedir.”

Mütercim, son cümleyi “ Allah’ın kendisine vermiş olduğu ilim ve hikmetle hükmeden ve onu halka öğreten adam” olarak çevirmiş. (Muhyiddin-i Nevevi, Rizazü’s-Salihin, çev. H.Hüsnü Erdem, DİB, Ankara. T.y. 7 baskı, 3.cilt, s.2. hadis no:1406)

Biz buradaki Hikmet kavramını insanlığın bütün birikimi yani felsefe tarihi olarak anlıyoruz. Ed-Din’in farklı zaman ve mekânlarında farklı dil ile farklı kavimlere gönderilen (akıl doğrusu olan) ilkelerinin hayata geçiriliş şekillerini, yol ve yöntemlerini (olgusal doğru tasavvurları olarak şeriatleri) kronolojik olarak mukayeseli ve eleştirel bir şekilde okumaya “teorik/nazari felsefe”, bu bilgilenmeye uygun olarak yaşamayı da “pratik/ameli felsefe” denir. Hadis-i şerifteki “Hikmet” terimini niçin böyle anladığımızı temellendirelim:

• Hikmet Terimi
Öncelikle “Hikmet” kelimesinin sözlük ve terim anlamlarını incelersek, hükm kelimesinden türetilmiş olup, ıslah maksadıyla bir şeye engel olmak, iyiliğin elde edilmesine çalışmak, idare etmek, hükmetmek, tahakküm etmektir. Buradaki hâkim, iyiliğin temini için kötü bir şeye engel olmaya karar veren kişidir. Ayrıca ilim ve derin kavrayış sahibi olmaktır. Bu anlamda insanın, mevcudatın hakikatlerini bilip hayırlı işleri yapmak sıfatıdır.

Terim olarak önce Nübüvvet (peygamberlik) anlamında kullanılır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ ona (Dâvûd aleyhisselâma) saltanat ve hikmet verdi denilir. (K.K. 2/251) Ayrıca “Daha önce apaçık bir dalalet içinde bulunuyorlarken, Allah Teâlâ içlerinden, onlara, âyetlerini okur, (îtikâd, amel ve ahlâk bakımından) onları tertemiz yapar, onlara Kitabı (Kur’ân-ı Kerîmi) ve hikmeti öğretir bir peygamber gönderdiği gibi mü’minlere büyük bir lütûfta bulunmuştur.” ayeti (K.K:3/164) de bu anlama işaret eder. Ayrıca “Biz, Âl-i İbrâhim’e kitab ve (ondan ayrı olarak) hikmet verdik” (K.K:4/54) ayetinde görüldüğü üzere bir de ledunni/manevi bilgi anlamında bir hikmet’ten söz edilir.

İkinci olarak sözlük anlamına uygun olarak hikmet, “Faydalı ilim”e işaret eder. “Hikmetin başı Allah korkusudur” ve “Hikmet, mü’minin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın.” sözleri ile bu kastedilir. Üçüncü anlamı Edep, ahlâk ve nasîhat ile ilgili güzel sözlere denilir. Bu anlamda hayatın uygulamalı davranış kurallarını belirleyen, insana yapması veya yapmaması gereken ahlak kuralları oluşturur. Bu çerçevede, İsrâ Suresinde belirtildiği üzere, Allah’ı birlemek ve ona ibadet etmekten başlar. Ana babaya iyilik, yakınların, yetim ve yoksulların haklarını vermek, malını ölçülü harcamak, yetim ve düşkünlerin mallarına dokunmamak, sözünde durmak, işlemlerinde adaletli olmak, hak ve vazifeleri riayet etmek, tecessüste bulunmamak, kendisini ilgilendirmeyen hususların ardına düşmemekten yürürken böbürlenmemeye kadar bir dizi sosyal davranış ilkelerini içerir. Velhasıl “hikmet, inancın gereği olarak edinilmiş bilgilerin eyleme geçirilen davranış kurallarıdır.

• Hikmet ve Felsefe İlişkisi
Bu bilgiler ışığında Müslüman filozofların hikmet terimini önceleyerek düşünme eylemlerini, pratiğe geçirme çabalarını hikmet diye nitelendirmelerinin gerekçesi ortaya çıkar. Nitemik İslam Felsefesinin teşekkülünde önemli role sahip olan Ya‘kūb b. İshak el-Kindî’ye göre insanın amacı mutlu (huzurlu ve verimli) bir hayat yaşamak, bunu engelleyen her türlü tutum ve davranıştan uzak durmaktır. Bunu temin edecek olan da hikmetlerin hikmeti, sanatların en üstünü olan felsefedir. Çünkü felsefe, insanın kendini bilmesini sağlayan bilgileri verir. Diğer filozoflarda onu takip ederek felsefeyi “kendini bilen insan Rabbini bilir, gücü yettiğince onun fiillerine benzer davranışlarda bulunmaya çalışması açısından önemser. Çünkü nefsini felsefe ile disipline eden kişi, akli, ruhi, ahlaki etkinliklerde bulunur, olgun/kâmil biri haline gelir. İbn Rüşd’e göre bu “düşünen nefsin nihai kemale ulaşıncaya kadar yetkinleşmesidir.” Dolayısıyla bu ilim fayda bakımından en üstüne derecede olandır.

Bu nedenle olsa gerek hikmet, Kindi’den itibaren düşünme gücünün fazileti olarak ifade edilegelmiştir. Burada elde edilen hikemi bilgi yani bilgelik, külli varlıkların hakikatini bilme ve bu bilgiyi hakikat doğrultusunda gerektiği gibi kullanmak olarak tanımlanmaktadır. Nitekim İslam Ahlak Felsefesinin önde gelen düşünürü olan İbn Miskeveyh de, hikmet, düşünen ve ayırt eden nefsin bir fazileti olarak görür. Hikmetin kapsamına giren akletme, çabuk kavrama, anlama, zihin açıklığı ve kolay öğrenme erdemlerine sahip olunca kişi buna uygun da davranır. İlahi ve insani olayları bilmek olan hikmete sahip olan kişi, fillerinden hangisinin yapılması ve hangisinin ihmal edilmesi gerektiğini bilir.

Sonuç: Bu bilgiler ışığında hadis-i şerifte geçen “yakdi biha” “Allah’ın kendisine verdiği hikmete göre yaşayan ona uygun davranan diye anlıyoruz. Çünkü “hükmetme”, hâkimlik yapan ya da böyle bir durumda olan için kişi daha geçerli bir terimdir. Hakim niçin verdiği hükmü öğreterek uygulasın ve kendi de tatbik etsin ki? Ama Hz. Âdem’den itibaren gelen ilahi bilgileri hayata geçirmeye çalışan bütün önderlerimiz/yol başçılarımız, kendilerine verilen hikemi bilgiyi hayata geçirmişler, ona uygun yaşamışlar ve yaşanmasını için örnek/öncü olmuşlardır.

Velhasıl bize göre, Peygamberimizin fiili, kavli ve takriri uygulamaları günümüze ne söyler diye düşünmek, yaşayan sünnet olarak görmek, O’nu hikmetin yol başçısı/önderi olarak nitelemek demektir. Çünkü “O öğreterek uygulayan kendi de tatbik eden” seçkin örnek bir insandı. İşte bu gerekçelerle “hikmetin yani felsefenin bir hayat tarzı” olduğunu olduğunu belirtiyoruz.

Prof. Dr. Mevlüt Uyanık

– Haber Lotus –

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir