Ana Sayfa > Köşe Yazıları > Magazin/Portreler: Orhan Pamuk, Nihat Genç, Nuri Bilge Ceylan, Yılmaz Erdoğan, Ali Taran, Hayrettin Karaca, Ümit Usta

Magazin/Portreler: Orhan Pamuk, Nihat Genç, Nuri Bilge Ceylan, Yılmaz Erdoğan, Ali Taran, Hayrettin Karaca, Ümit Usta

magazin3

ORHAN PAMUK

Yıl 1983, İstanbul İlim Yayma Yurdu kantininde çay içiyoruz, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğrencisi arkadaşım Yekta Saraç ile çay içiyoruz, Orhan Pamuk ile arkadaş olduklarını ve Pamuk’un kitaplarını basacak bir yayınevi arayışında olduğundan bahsetmişti.

Aradan yıllar geçti, Balıkesir’den gelerek Cihangir’de Lale Müldür’ü ziyaret ettim evinde, sonrasında Cihangir Camii karşı köşesindeki çayevinde soluklandım. Bayanlı erkekli bir grup çay sohbetindeler. Sordum; ‘Orhan Pamuk buraya gelir mi?!’ diye. Bir erkek cevap verdi; ‘gelir’ diye. Öyleyse söyleyin; ‘Nobel Ödülü alacak!’ dedim.

Ve Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra vefa gösterip namıma bir müze açtı; adını ‘Masumiyet Müzesi’ koydu.

 

NİHAT GENÇ

1989 yılıydı sanırım, İstanbul Koca Mustafa Paşa Ali Şir Nevai sokaktaki Antalya Öğrenci Yurdu’nda kalıyorum. Ziyaretçi Danışma bölümünde oturuken uzunca saçlı bir delikanlı geldi, selam verip ‘Serdar Akinan’ ile görüşmek istediğini söyledi. Ben mikrofondan anons ettim. Serdar Akinan Afgan kökenli sevdiğim bir arkadaş olduğundan misafirine çay getirip ikram ettim. Serdar Akinan’ın Nihat Genç ile arkadaş olduklarını yıllar sonra TV programı yaptıklarında farkedebildim ancak.

28 Şubat sonrası yıllardı, Balıkesir Necati Eğitim Fakültesi öğrencileri bir konferans organize etmişler. Konuşmacı Nihat genç yazıyor afişte, ben de satır satır okuyup anlamaya çalışyordum ki otobüs durağındaki gözlüklü sakallı delikanlı ‘Nihat Genç’i tanıyıp yanımadığımı sordu?!’. Tanımadığımı, hangi düşünceye sahip olduğunu sordum; anlattı tek tek. Konferansa gelp gelmeyeceğimi sordu; ‘gelmek isterdim, ilgimi çekti, ama randevulu bir programım olduğunu’ söyledim. Sonra bana ‘Nihat Genç benim!’ dedi. Ben de bunun üzerine ‘ha siktiiiir!’ diye şaşkınlığımı ifade ettim:) Yüzü kızardı, elleriyle yüzünü kapattı ve bana hiçbir şey söylemeden uzaklaşarak gitti:) Nihat Genç’i seviyoruz:)

 

NURİ BİLGE CEYLAN

1970-80 arası yıllar. Yaz tatillerimi geçirdiğim Çanakkale’nin Yenice ilçesindeyim. Bulut Bilişim art arda tweet mesajlarıyla bana Nuri Bilge Ceylan’dan, Cannes Film Festivali Sinema Ödülleri’nden bahsediyor, tanışmamı salık veriyor. Adres olarak da Yugoslav Evleri’ni navige ediyor. Gittim, Engece köyünden Ali Kadir’e sordum Nuri Bilge Ceylan’ın evini; ‘üst komşumuz!’ dedi, varıp seslendim. Babası arka bahçede domatesleri suluyor, buyur etti. Sonra Nuri Bilge Ceylan’a seslendiler; İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Fakültesi öğrencisiydi, isteksizdi, asıl ilgi alanı sinemaydı. Odasındaki masası kitaplarla doluydu. Tanıştık, bana kitap okuma aşkını o zerketti. Başarılarının devamını dileriz.

 

YILMAZ ERDOĞAN

1983-4 yıllarıydı, Hakkarili Yılmaz Erdoğan İlim Yayma Yurdumuzdaki bir hemşehrisini ziyarete gelmişti ki kantindeki masama buyur ettim, çay ikram ettim, tanıştık. ‘Ne iş yapıyorsun?!’ soruma ‘ben komikim!’ cevabını verince kahkahayı patlattım. ‘bana ilk kez bir gülen oldu:)’ diye daha da komik bir karşılık verdi. Bunun üzerine sohbete koyulduk; ‘beni bir anlayan oldu!’ diye mutluydu. O esnada bana Bulut Bilişim’den bir twitter bana Yılmaz Erdoğan’ı tanıttı; ‘ileride akil adam olacak!’ dedi. Yılmaz Erdoğan’a bu mesajı re-tweet edip aktarınca bu kez benden iyice korkmuş olmalı ki masadan ayrılırken ‘dayak yemediği için şükretti:)’. Belki benim radikal şeriatçı fikirlerimden dolayı bu reaksiyonu verdi; ‘korkma, benden bir zarar gelmez:)’ dedim. Bu kez de ‘zararsız deli:)’ diye düşünmüştür muzip adam:) Seviyoruz Yılmaz Erdoğan’ı…

 

ALİ TARAN

1985 yılları olabilir, Rumelihisarüstü ya da Bebek Camisi olabilir, bir öğle namazı vaktiydi. Caminin tam ortasında atkuyruk saçlı ve kulağı küpeli orta boylu tombik bir genç namaz kılıyor, tanıştık. Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi gibi hatırlıyorum. O esnada Bulut Bilişim’den bir tweet aldım, Ali Taran’ın Özbekler Tekkesi Şeyhi’nin torunu olduğunu, ileride reklamcı olacağını bildirdi. Ali de bu bilgileri teyid etti. Ben de kendisine Profesör Seyyid Kutub’u okumasını tavsiye ettim; olurladı, ‘unutmayalım birbirimizi:)’ diyerek vedalaştık. Gerçekten de Ali Taran unutmadığını kanıtladı; 28 Şubat rejimini protesto ederek memuriyetten istifa ettiğimde Ali Taran da Star ve Sabah Gazetelerine röportaj vererek bana destek olunca bu işe en çok Milliyet Gazetesi’nden Fikret Bila şaşırmıştı, ‘çok ilginç yerlerden yansımalar alıyoruz, malesef doğru, biz kendimizi check etmek durumundayız sanırım!’ diyordu.

 

HAYRETTİN KARACA

1983 yılıydı, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi karşısına beyaz sakallı yaşlıca bir Beyamca çiçek sergisi açmış ama hiç satamıyorken Yunus Büfe neredeyse tüm Hastane’nin çiçek hasılatını topluyordu. Yaşlı Amca’nın yanına varıp selam verdim. Kahvaltı yapmadığımı, simit alarak Kendisiyle paylaşabileceğimi, birlikte çay simit kahvaltısı yapabileceğimizi söyledim. Kapitalizmin tekeline karşı dayanışma için oradaydım. Amca aslen terzi, Karaca gömleklerinin imalatçısıymış. Doğa tutkunu, Buda gibi biri. Desteğimden dolayı çok memnun oldu. Sonra Sabah Gazetesi’ne röportaj verip bu mutluluğunu herkesle paylaşan kişi Hayrettin Karaca imiş.

 

ÜMİT USTA 

Ümit Usta İstanbul İran Konsolosluğu’nun üst tarafındaki İstanbul Erkek Lisesi karşısında lokantacıydı, öğle saatleri çok kalabalık olurdu. Ayaküstü şakalaşırdım. Sonra Star TV kanalında programlar yaptı. 28 Şubat döneminde çok rahatsız oldu ve sık sık vergulu bir şekilde ‘Allah’ der, muhalif tavrını ifade ederdi. Allah cc rahmet eylesin, Onu anmak bir vefa ve vecibedir.

Dr. Ömer Nasuhi Bildik

08 Şubat 2015

– Haber Lotus –

HLotus

17 thoughts on “Magazin/Portreler: Orhan Pamuk, Nihat Genç, Nuri Bilge Ceylan, Yılmaz Erdoğan, Ali Taran, Hayrettin Karaca, Ümit Usta

  1. YILMAZ GÜNEY Cinayet suçundan Ankara Merkez Ulucanlar Kapalı Cezaevi’nde mahkumken 1980 öncesi bir mektup yazdım kendisine. Hayranı olduğumu ifadeyle ileride yakalanacağı Kanser hastalığı sebebiyle Paris’e yerleşeceğini öğrendiğimden çok üzüntü duyduğumu, kendisine İslamı tebliğ etmek arzumu dile getirdim. Vefatından sonraki yıllarda Can Dündar’ın YILMAZ GÜNEY Belgeseli olsa gerek bu mektubun Yılmaz Güney’in iç dünyasında fırtınalar kopardığını öğrendim. 1983 yılında Yılmaz Güney’in İstanbul’da bir Cezaevi arkadaşından Paris’ten yolladığı selamını aldım, sonra vefat etmişti. Bu Güney Sol çizgisindekiler tarafından tartışılmış bir olaydır; günahkar bir insanın hidayetinden Humeyni gibi bir İslam Devrimi planlandığı kanaatine varıldı. Fakat nasıl olup da Yılmaz Güney’in kanser hastalığı teşhis edilmeden yıllar önce mektupta bundan haber verilmiş olduğu ve Paris’e yerleşeceğinin bildirilmesi bir muammaydı!!! Doğrusu şudur ki; 12 Eylül 1980 İhtilalinin zamanını da Yılmaz Güney’in kanser olup kaçarak Paris’e yerleşeceği de Melekut tarafından bana önceden haber verilmişti. Ben sadece bir müellefe-i kulub bir arkadaş için yolu, önceden usulüyle haber vermiş oldum; küçük bir katkı yalnızca.

  2. PROFESÖR DOKTOR AZİZ SANCAR
    Nobel Kimya Ödülü kazandı, ben tebrikimi 1983 yılı sonlarında İstanbul Çapa Tıp Fakültesi Temel Bilimler Mikrobiyoloji Kürsüsü Bakteriyoloji Labratuarı’nda Dr.Aziz Sancar’ı ziyarete gittim. Kendisinin ileride Nobel Ödülü kazanacağı için tanışmak istediğimi ve hangi alanda çalışma yaptığını sordum ayaküsütü Labratuar’da. Mardin Salur ilçesinden olduğunu ve hassaten bu nedenle tebrik ettiğimi de ifade ettim. Sonraki haftalarda bana Selam gönderdi; ulağa yeniden teyid ettim Nobel Ödülü alacağını. Göklerin Melekutu bilgilendirir ben de tanışmaya giderdim böyle çeyrek asır öncesinden, benim açımdan şaşırtıcı değil, umarım muhataplarım da algılayacaklardır.

  3. MELİKE DEMİRAĞ hakkında yazmadan geçemeyeceğim. 12 Eylül öncesi çocuk hayranlarından biriydim, sevgimi dile getiren mektup gönderdiğimi hatırlıyorum. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesini bana yıllar öncesinden tam tarih ve detaylarıyla haber veren Melekut’a sordum; MELİKE DEMİRAĞ’a da bir şey yaparlar mı?! diye. Tutuklanıp işkence altında hayatını kaybeder, Bulgaristan’a çıkacak!!! cevabını alınca MELİKE DEMİRAĞ’ın hayatını kurtarabilmek için bir mektup ile 12 Eylül 1980 Askeri Darbesini önceden bildirdim. Sanıyorum mektubumu alıp erkenden ayrılmıştı. Röportajlarında benden ‘Koruyucu Meleğim!’ diye bahsetmişliği vardır. Kurtarıcı Nefesim yettikçe Hak hizmetine vakıfım hayatım ve ölümümle de…

  4. YILMAZ GÜNEY’in 1984 yılında iki ayrı şahıstan Selamı geldi Paris’ten, biri Ulucanlar Cezaevi’nden figüran bir arkadaşı, diğeri ise BALATLI DOKTOR ARİF. arif Ağabey ile Fatih Camii Balat çıkışındaki bir kahvede sohbet ettik, zayıf, sırım gibiydi çilekeş yüz çizgilerine rağmen. AYŞE ŞASA’ya Selam ve İslam Tebliğ Mesajımı gönderdim vasıtasıyla. DOKTOR ARİF aynen filmdeki gibi yaşam tarzını değiştirmemiş, asil ve centilmendi, örnek bir İnsandı.

  5. ÖMER ŞERİF henüz Müslüman değildi, Melekut bana bir müjde verdi; ben de Hollywood-LA zarfıyla Mısırlı aktör Ömer Şerif’e İslam ile müşerref olacağı müjdesini verdim. Mektubumun ulaştığını magazin basınındaki açıklamalarından öğrendim; şamatsız bir şekilde İslam dinini kabul ettiğini açıkladı sonradan, bir tuzum olmuşsa sevinci yeter…

  6. KEMALETTİN TUĞCU bir neslin gözyaşları içinde romanlarını okuduğu best seller bir yazar, bir gaib adamdı. Melekut bana ev telefonuyla hatırını sormamı önerdi; meğer Balıkesir’de Kocasaat yukarısında münzevi yaşamaktaymış; Yetiştirme Yurdu denilen Çocuk Esirgeme Kurumu’nda büyütülmüş ve romanlarında tüm amlatılarının kendi yaşadıklarının bir tanıklığı olduğunu bana söyledi; ev telefonunu kimsenin bilmediğini ve bilinmek de istemediğini söyledi. Bunları tarihe not düşmek istedim. Romancılarımızdan ÖMER OKÇU yani HEKİMOĞLU İSMAİL ile İstanbul yıllarımda dostluğum oldu; mübarek bir insan olduğunu not düşmek isterim. Keza FAKİR BAYKURT Denizli’de yaşayan mütevazi ve saygıdeğer bir İnsan olup mektup arkadaşlığıyla tanışıktık…

  7. AUSCHWİTZ ve BİRKENAU Nazi Toplama Kamplarında ölüme götürülen yahudilerin saklanıp sağ kalabilmiş olan çocuklarından çoğu yaşlı bayan Berlin Hermanplatz’daki banklar üzerinde yanlız oturup gözyaşlarını silmelerine tanık olanlardanım. Babalarının annelerinin dede nine ve kardeşlerinin Nazilerce toplanıp bu istasyondan Neuköln’e ve oradan da Nazi Toplama Kamplarına götürülüşleri gözlerinin önünde hep canlı yaşanmaktaydı. Bugün artık onlar da aramızda yoklar…

  8. 1983-4 yıllarında Cağaloğlu Gülhane Parkı girişinde restore edilen ahşap bir konak vardır. İLHAMİ ATALAY isminde Karadenizli bir ressamın atölyesidir orası; “Resimde Dinamizm” akımını temsil eder, küheylan tabloları yapardı. Çay ikramı daimi, hoşsohbet bir arkadaştır. SELİM ATALAY henüz Amerika’ya gitmek ve bir green card alma uğraşındaydı o günlerde; İlhami ATALAY tanıştırmıştı. Melekut “Kuran-ı Kerim müslümanı!!!” olarak bilgilendirmişti beni, zaman bizi yanıltmadı…”Bakanlar ve Görenler” İsmet ÖZEL’in kitabıdır. Arkadaşımız MURAT YÜLEK (Prof.Dr.) espriyi sever, O anlatmıştı; “Orgeneral Cemal GÜRSEL davetli olduğu bir Resim Sergisi’ni ziyareti esnasında çayır, çimen ve otlaklar karşısında adeta dalıp dalıp gidiyormuş!!!”… Yazıyı baştan tekrar okuyalım lütfen…

  9. 11 Eylül 2001 gününün ertesindeyiz; yer Balıkesir Ayvalık Cunda Adası, ben de oranın Sağlık Ocağı doktoruyum. Sağlık Ocağımızın önü yol ve karşısı deniz, baktım tiyatro sanatçısı RASİM ÖZTEKİN sabah yürüyüşünde. Tanışmıyoruz, seslendim yüksek sesle; “RASİM ÖZTEKİN, Kavuğu Sen alacaksın!!!” diye. Rasim ÖZTEKİN sabah sabah bu ne Kavuğu yahu!!! deyip, beni soruşturmuş; Üsame Bin LADİN’in gerçekten bir Arkadaşı olduğumu sezinlemiş olmalı ki magazin basınına korkusunu dile getiren röportajlar vermiş, Ferhan ŞENSOY da “Kavuk bende, hiç kimseye vermem!!!” diye açıklama yapmıştı. Bugün ODA TV haberlerinden okuyorum ki; Kavuk artık Rasim ÖZTEKİN’de!!! Arkadaşım Ulvi ALACAKAPTAN anlatırdı; hidayet beni bir sabah ezanlarında Ankara’da bir otel odasında buldu, ŞAHLARI DA VURURLAR oyununun turnesinde Rasim ÖZTEKİN’le aynı odel odasında kalıyorduk…diye başlardı. Sanatçılar gerçekte Allah’a cc çok yakın insanlardır, aralarında bir şarap şişesi vardır, elinin tersiyle şişeyi itiverdiğine Allah’a cc kavuşurlar; zira sanat hakikatte Allah’ı cc arar!!!… Hayırlı uğurlu olsun Kavuk Rasim ÖZTEKİN…

  10. PROF.DR.VURAL KAVUNCU İlim Yayma Yurdu’nda beraber kaldığımız arkadaşlarımızdan; PROF.DR.MURAT ALADAĞ, PROF.DR.AHMET HAKYEMEZ, PROF.DR.MEHMET KIZILKAYA, PROF.DR.MEHMET AKİF ÖZDAMAR, PROF.DR.SEDAT MURAT gibi… Vural Çapa Tıp öğrencisi ve Kütahya Tavşanlı’dan. Merhum Dedesi yanında büyümüş yetim bir arkadaş, Bursa Anadolu lisesinde yatılı okumuş, dedesinin Tavşanlı’da “Şebnem” adında bir basmacı dükkanı vardı. İlim Yayma Yurdu’nda Tavşanlı’dan Yaşar isminde kamyon şöförlüğü de yapan İstanbul Edebiyat Fakültesi öğrencisi bir ortak arkadaşımız daha vardı, beni Tavşanlı’daki evinde misafir de etmişti. Yaşar birgün Tavşanlı Tepecik köyünden saf görünümlü bir köylü getirdi İlim Yayma Yurdu’na; kamyon şöförü, rençber, hamallık yanısıra sinema merakı olan da birisi olduğundan bahisle beni tanıştırdı; kantin taburelerinde oturup çay içtik birlikte. Melekut bilgilendirdi hakkında; ileride çok sayıda ödüllü sinema filmleri yapım yönetmeni olacak dediler. Müjdeledim; çok sevindi garibim!!! Yıllar sonra ölmeden bir mektup gönderip hastalığı sebebiyke geçmiş olsun dileklerimi iletebildim rahmetli AHMET ULUÇAY için…

  11. Zamanda kısa bir yolculuğa ne dersiniz?! Bakalım, anlatacaklarım Size ne kadar aşina gelecek!?… Yer İstanbul, Cağaloğlu… Basın Dispanseri, ilerleyelim solda İsmai DAYI’nın Yağmur Yayınları ve Sezai KARAKOÇ’un Diriliş Yayınları’nın bulunduğu Üretmen İşhanı, karşısında Hasan AYCIN’ın çizim mekanı, yine sağ kaldırımda çay, simit ve nargilesiyle meşhur Küllük, bu kez yolun sol tatafında Doğu PERİNÇEK’in çatı kattaki kale kapılı İkibine Doğru Dergisi, Yerebatan Caddesi’nden Türkocağı tarikiyle İstanbul Lisesi’ne varmadan karşılıklı köşelerde Hürriyet ile Atilla İLHAN’ın Bilgi Yayınevi ve İran İslam Cumhuriyeti Konsolosluk kavşağı, sol taraf Milliyet, sağ taraf Remzi Kitabevi, istikametteyse solda Ümit Usta’nın lokantası ve Cumhuriyet… Sabahın erken saatlerinde Babıali çalışanları koşuştururcasına yürürlerken bir noktada kalabalıklaşırlar; İran Konsolosluk kaldırımında!!!? Ne olur bu sabırlı ve telaşlı kalabalıkta biliyor musunuz?! İzmir Levanten kültürünün Babıali’ye taşıdığı belki de Sefarad kültürünün İspanya’dan İstanbul’a getirdiği hızla satılıp tükenen sıcak “Boyozlar”!!!…

  12. Bir varmış, bir yokmuş! 1970-80 arası yıllarda ilgiyle kaçırmadan izlediğim JACK adlı Fransız yapımı bir dizi yayınlanırdı TRT televizyonunda. Ve İstanbul’a ilk seyahatimde Eminönü vapur iskelesinde balık-ekmek yerken tanıdım ve bağırdım JACK diye!!! Balık-ekmeğini ikram için bana uzattı; kabul etmedim. Orada bulunan orta boylu bir gazeteci hemen elindeki fotoğraf makinesinin deklanşörüne ardı ardına basmaya başladı; JACK tepki gösterdi. Ertesi gün JACK basında haberdi; sessiz sedasız geldi, Eminönü deniz kıyısında balık-ekmek yedi! şeklindeydi. Aradan fazla zaman geçmemişti ki aynı basından haber aldık ki; JACK ölmüştü…

  13. Fethi GEMUHLUOĞLU ismini yaşlı islamcılardan Aşk, Vefa, Dostluk, Dayanışma gibi kavramlar çerçevesinde çok duyarsınız. Merak edersiniz; kimdir bu Çağdaş Büyük İnsan diye!!! Ben bu sırra erdim; okurlarımla paylaşayım…
    Önce izlediğim bir programı aktarayım. Uydudan yayın yapan bir kanal vardı eskiden; Kütahya Televizyonu. Aşık bir yaşlı sunuyor; saz da çalıyor. Yaşlı adam tam bir gönül insanı, ağzından bal damlıyor izleyicilerine “gonul” diye dem vuruyor sıklıkla… Meğer “gonul” diye kastettiği “kontür” talebiymiş!!!
    Fethi GEMUHLUOĞLU da gerek Ankara’da Özel Kalem Müdürü olarak gerekse de Türk Petrol Vakfı Genel Sekreteri olarak bu islamcı aydınları bol keseden yemlemiş; o yüzden Aşk, Vefa, Dostluk, Dayanışma dedikçe bu ballı bursları kastederler!!!
    Aydın BOLAK, Hattat Uğur DERMAN gibi biri Ayvalıklı diğeri Bandırmalı okan hemşehrilerimin yönetimindeki bu Türk Petrol Vakfı’ndan 1983 yılında bana da maaş gibi burs çıktı. İhtiyacıma binaen bir gün evvel gidip bursumu talep ettim; Emin Bey isimli bir köpek havladı. Burslarını reddettim; tahsil hayatım boyunca da bu kapitalistlerin gölgesinden bile nefret ettim!!!

  14. Balıkesir’den tanıdığım gözleri görmeyen ama bir arkadaşımız vardı; entellektüel bir sol insanıydı. Hukuk fakültesinden de mezun oldu. Birgün elinde katlanır beyaz bastonuyla kaldırımda yürürken bir yaya üzerine çarpıyor; kokusundan, dikkatsizliğinden bunun bir bayan olduğunu anlıyor!!! “Hanımefendi kör müsünüz, önünüze baksanız ya!!!” diyor.
    Duraktan Taksi şöförümüz anlatıyor; “kadın müşteri arka koltuktan bana sağa dön dağa dön!!! diye varacağı yeri tarif ediyor fakat eliyle sol tarafı gösteriyor!!!”
    Doktorlar da sorar kadınlara; “benim solum hangi taraf?” diye ve mutkaka yanlış tarafı gösterirler!!!
    Ultrason çocukları da hep solak oluyorlar!!! Forceps çocukları da bostan kafalı çıkarlar Yeryüzü’ne!!! Sezaryen karnıyarık çocuklarıysa bedelli asker oluyorlar; rizikosiz yaşamı seçiyorlar!!!
    Sonuç olarak kadınlar muhakkak askeri temel eğitimden geçirilmeliler. Kadın-Erkek eşitliği sağlanmalıdır. Pozitif ayrımcılık toplumda cinayet suçlarının artışı sonucunu doğuruyor.
    2004 yılında Cidde Havalimanında Hac Sağlık Ekibi olarak dönüş için sabırsızlanıyoruz; zira iki gündür uçak bekliyoruz!!! Antalya Devlet Hastanesi Psikiyatri uzmanı bey arkadaşımız giriş için anons yaptı; “lütfen önce bayanlar buyursunlar!!!” dedi ve ilk olarak hemen giriverince gözlerime inanamamıştım:)

  15. SOL tümüyle örgütlü mücadele yöntemini benimser; dolayısıyla İstihbarat Teşkilatları ve İçişleri kolluk kuvvetlerinin terörle mücadele birimlerinin daima takip, sızma, provake etme, silahlı baskın ile çökertme operasyonlarının da hedefidir. Çünkü Sol tabiatı gereği devrimcidir. Sol aynı zamanda anti-kapitalist ve anti-emperyalisttir.
    SAĞ ise rejim ile uyumlu, açık örgütlenme yöntemleri olan gazete, dergi, televizyon, radyo iletişim araçları ve siyasal partileriyle iktidar olma amacını güder ve alenidir. Sağ her tonuyla kapitalisttir; rejim ile ve emperyalizm ile işbirliği içindedir.
    Latin Amerika ve bazı Ortadoğu ülkelerinde mix yöntemler de yaygındır.
    Türkiye’de İttihad ve Terakki’nin Kürt versiyonu PKK da Kürt Siyasal Partisi ile mix bir savaş yöntemine evrilmiştir. Başarısızdır; terör ve kıyıcılık ile uyuşturucu ticaretinden başkaca bir kazanımı da yoktur.
    Türkiye’de SOL yıllar yılı iktidar olmayı da becerememiştir. AKP iktidarı da SOL için bir kabus haline dönüşmüş; umut aranır hale gelmiştir.
    Türkiye’de en istikrarlı ve en tutarlı SOL Doğu PERİNÇEK’in Vatan Partisi ve onun gençlik mücadejesidir. Malesef diğer tüm SOL Marksistler ve Sosyal Demokratlar şizofren haldedir.
    Oysa AKP iktidarıyla mücadele için yapılması gereken kamoyu gündemini belirleyen YÖN hareketi gibi bir haftalık NOKTA dergisi benzeri bir haber dosyası kapaklı dolu dolu bir dergi mücadelesiyle bayraklaşmaktır. Televizyon ve Radyo ile uğraşmak israftır, faydasızdır. Ancak dergini yeni haftanın kapak dosyasının reklam tanıtımlarını Televizyon ile duyurmaktır. Örneğin; “Türkiye Merkez Bankası dahil tüm Bankalara el koyma karşılığında tüm Dış Borçların hepsini ödemek üzere anlaştılar mı?” Al Sana Kapak manşeti bir dosya haber bombası, gibi mesela deduk:) Böyle bir haftalık haber dergisinin adı da HABER olabilir!!! Böyle bir HABER dergisine tüm renkleriyle her türden SOL ENTELİJANSİYA özgürce ve sansürsüz düşüncelerini böyle bir haftalık HABER dergisinde tartışmalıdır ki okurlar haftabaşı Pazartesi günlerini iple çeksinler!!! HABER dergisi içinde her fikir adamı köşesiz HAFTANIN MİSAFİR KALEMLERİ olarak Derginin son yirmi sayfasında görüşlerini tartışmaya açsınlar!!!
    SAĞ’da İslamcı kapitalizmden başka YÖN yok; TEK YÖN KAPİTALİZM, en büyük kapitalist de RE-CEP TAY-YİP ERDOĞAN…

  16. Türk TV yayınlarını izlerim; geçmişten günümüze kampanyalar halinde “hristiyanlık düşmanlığı” yapılır; STV, TGRT, Meltem-Mesaj Tv ilh. Sonunda ya bir Sinagog saldırısı olur, ya Malatya Zirve kitabevi katliamı yaşanır, ya Karadeniz’de bir Rahip bıçaklanır, yahut bir Ermeni vatandaşımızın canına kastedilir. Kurban niyetine ya bir Ermeni, ya bir Yahudi yahut bir Alevi katliamı. Türkiye’deki bilinçaltı böyle de diğer İslam ülkelerinde durum farklı mı?! Afganistan’da en masum liberal bir kilise olan ve evsiz sokakta taşayanlara vakfedilmiş “Salvation Army” (Kurtuluş Ordusu) ki Rahiplerine “Captain” (Yüzbaşı) derler kanlı saldırıya maruz kalmıştı. İncil okumamış cahiller sürüsünün bilinçaltları bir cehennemdir ki yobazın ateşini asla söndüremezsiniz. Ben de 1994 yılında askerliğimi kura sonucu İzmir Şirinyer Merkez Komutanlığı olarak çektiğimde Alsancak Limanı’na demir atan Greenpeace’den ingilizce bir İncil almama hemen oracıkta sivil bir subay tarafından engellenmek istendim; tabiki siklemedim iti. Fakat haftasonuna varmadan KKK-İKK Faks (Mesaj) Emri ile Edirne Uzunköprü Piyade Taburu’na “Sakıncalı” olarak hemen sürgün edildim. Edirne Uzunköprü’den 1995 yılında İstanbul’a geldiğimde de Yehova’nın Şahitleri tarafından Harbiye’de bir kokteyle davet edildiğimde meşrubatıma öldürücü bir zehir zerkedilmişti; ben konuyu anlayınca masamın etrafındaki herkes çil yavrusu gibi dağılmıştı. Spesifik olarak anladım ki Türkiye’deki Yehova’nın Şahitleri JİTEM yönetimine girmiş. Keza aynı olayı “Kırmızı Ev” yayınlarında da deşifre ettim; ben Sofi HORİ, Prof.Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Kenan RİFAİ, Samiha AYVERDİ, Cemalnur SARGUT eserleri peşindeyken JİTEM engereğinin oraya da çoktan çöreklendiğini görmüştüm. Bediüzzaman Said-i NURSİ Hz. Ra. ne güzel ifade eylemiş; “Yaşasın zalimler için Cehennem!!!” Hazırolun düşmanınız Amerika Birleşik Devletleri’yle kozlarınızı paylaşmaya!!!..

  17. Aşçı Ümit Usta’yı rahmetle yadederek 1998 yılı USA New York Madison Ave üzerinde The Empire State Building karşısındaki posta merkezinden sonraki sol yanyolda bir Mescid vardı; onun yanında da hepsi müslüman olmuş Japonlara ait küçük bir lokanta. Japon çorbası sipariş ettim, geldi, özenli yapılmış ama benim damak tadımın karşılığı bir tür değil; bir iki kaşık suyundan içtim ama ne içindeki mantı bohçasına ne de yeşil kokulu bitkisine dokunmadan kaşığı bırakıp ücretini ödemek üzere kasadaki Japon bayana yöneldim. Kasiyer bayan Japon Aşçı’yı çağırdı ve yemeyişim hakkında izahat istedi; Aşçı da müslüman ama gelenekleriyle Japonlar, örneğin çene ve diş yapısı sebebiyle adımı Ömer olarak telaffuz edemiyor, “Önger” diyebiliyor!!! Aşçı ecel terleri içinde bir telaş yaşıyor; beyaz önlüğünü çıkardı ve “harakiri” yapmasına ramak kaldı. Bu kez ben Aşçı’nın hayatını kurtarabilmek için ecel terleri içinde telaşa kapıldım. Sonunda izah etmeye çalıştım, ücretlerini ödedim, hepimizin müslümanlığından dem vurup Aşçı’nın ellerini öperek ikna edebildim. Bu kez de Aşçı bana nasıl teşekkür edeceğini bilemedi!!!… Böyle değerli bir anı yaşamış oldum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.