Medine(Şehir)’den Kentlere İnsan

kentler

“Şehir (…) ekonomik, mesleki ve toplumsal hayatın tüm temposu ve çeşitliliğiyle, ruhsal hayatın duyusal temelleri konusunda kasaba ve taşra hayatıyla kendisi arasında derin bir karşıtlık kurar. Metropol, farklılıklara bağımlı bir mahlûk olarak insanı taşra hayatının gerektirdiğinden daha çok bilinçliliğe mecbur eder. Taşrada hayatın ve duyusal zihinsel imgelerin ritmi daha yavaş, daha alışılmış ve daha düzenli şekilde akar. Kasabalardaki duygulara ve duygusal ilişkilere dayalı ruhsal hayatın tersine, metropoldeki hayatın esasen düşünsel (intellectualistic) olduğunu görürüz. Kasabalardaki ilişkiler ruhun daha bilinçsiz katmanlarına kök salmışlardır ve en rahat, kesintisiz alışkanlıkların düzenli ritmi içinde serpilirler (…) Metropol tipi insan, dış ortamındaki onu köklerinden koparacak tehditkâr akıntılara ve uyumsuzluklara karşı kendisini koruyacak bir organ geliştirir. Tepkilerini kalbiyle değil kafasıyla verir. Burada ruhsal ayrıcalığı artan bir farkındalık üstlenir. Yani metropol insanındaki artan farkındalığın ve zekâ / düşünsellik egemenliğinin temelinde metropol hayatı vardır.

Metropol daima para ekonomisinin yeri olmuştur. Burada ekonomik mübadelenin çoğulluğu ve yoğunlaşmışlığı mübadele araçlarına, taşradaki ticaretin yetersizliğinin imkân veremeyeceği bir önem kazandırır. Para ekonomisi ile zekânın / düşünselliğin hâkimiyeti arasında bünyevî bir bağ vardır (…) Mübadele değeri talep eder; her türlü niteliği ve bireyselliği “Kaç para?” sorusuna indirger (…) Metropol insanı satıcı ve müşterilerine, hizmetçilerine, toplumsal bir ilişkiye girmekle yükümlü olduğu kişilere tam da bu bu tarzda muamele eder (…) İlkel koşullar altında üretim malı sipariş eden müşteri için yapılır, yani üretici ile tüketici birbirini tanımaktadır. Oysa modern metropol, neredeyse bütünüyle piyasa için yapılan üretimle, yani üreticinin fiili görüş alanına asla girmeyen bütünüyle yabancı alıcılar için yapılan üretimle karşılar ihtiyacını” (Simmel, 2009: 318).

Simmel’in “Metropol ve Zihinsel Hayat” başlıklı makalesinden aldığımız bu uzun pasaj bizim için kent & şehir dikotomisini izah eden bir çok farklılaştırmayı içeriyor. Bir ikaz: alıntıladığımız pasajda “taşra” ya da “kasaba” kelimelerinin yerine “şehir=medine” kavramını koymamız gerekiyor.

Metropol-kentler “tüketici patlamasının mekânları” olarak ortaya çıkıyor. Bu, kendi hayatî ihtiyaçlarını üretmekten mahrum nüfus yoğunlaşmasının kaçınılmaz sonucudur. Simmel’in “taşradaki ticaretin yetersizliği” dediği şey, şahsî-geçimlik üretimi yani “elinin emeğini yemek” ilkesini işaret etmektedir. Dolayısıyla metropol-kent “elinin emeğini yemek” meselesinden kopmuş bir insanın imal edilmesi ile tecessüm ediyor. Bu nedenle metropolleri “tüketici patlamasının mekânları” olarak tanımlamamız yanlış değildir.

İkinci olarak Simmel, “İlkel koşullar altında üretim malı sipariş eden müşteri için yapılır, yani üretici ile tüketici birbirini tanımaktadır” derken “yüz-yüze” ilişkilerden bahsetmektedir. Ekonomi herkesin herkese muhtaçlığı üzerinde yükselmektedir. Üretici, müşterisini “tüketici” olarak sınıflama ya da denetleme yapılarına muhatap etmemektedir. Modern öncesi dünyada emeğin meselesi “geçim” derdiydi. Bu toplumsallıkta bireyler birbirlerinin hayatları hakkında çok şey biliyordu. Bu nedenle ihtiyaç dışı eşya-mal kullanımı için birbirlerini ayartmıyorlardı. Modernlikle birlikte “şehir-medine” bozulunca önceki toplumda üretici olan insanlar üzerindeki ilk müdahalesi onları “tüketici” olarak kodlamak oldu.

Üçüncü konu ise metropol-kentle birlikte şehir=medine insanının “para felsefesi”ne yakalanması hakkındadır. Simmel bunu, “Metropol daima para ekonomisinin yeri olmuştur”; “Metropol insanı mübadele değeri talep eder; her türlü niteliği ve bireyselliği “Kaç para?” sorusuna indirger” gibi tespitlerle verir. Dolayısıyla “şehir=medine”de ahlâkî değer, dostluk, vicdan gibi kavramlarla yürüyen ilişkiler metro-kent düzeninde terkedilir. Dolayısıyla metropolde bir türlü sadakat, dürüstlük, isâr, fütüvvet, tuz-ekmek hakkı bulunamaz.

Metropol insanı şehir-medine’de toplumsal olarak yaşadığı “değer”leri hayatına getiremediği gibi gözetleme (Panoptikon), sınıflandırma, ayrımlaştırma (getto), denetleme, ihtiyaçları etkileme (hedefli reklamcılık) gibi bir yığın kavramın muhatabı olur.

–        Simmel Georg, Bireysellik ve Kültür, Metis Yayınları, 2009

Lütfi Bergen

twitter.com/BergenLutfi

– Haber Lotus –

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir