Refakatçi

 

Yalnız kahvaltı yapılmıyor efendim.

Bugün çok tatlı bir adamla karşılaştım. Sabah rüzgârının serinliği eşliğinde çay keyfi yapmak için acil servisin önündeki kantinin bahçesinde oturmuş, insanın neden suçu hep kendi dışında aradığını düşünüyordum. Sigaramın külleri bayram neşesiyle salınarak havalanıyordu. Etraf sakindi. Bahçede, tam çaprazımdaki masada orta boylu, şapkalı bir adam vardı, bir de ben. Adam uzun çubuk krakerlerinden birkaç tane birden çekiyor, keyif için değil de doymak için yiyor gibiydi. Neden sonra, konuşacak insan arar gibi etrafına bakınınca beni gördü. Kalktı, masama geldi ve

– “Oturabilir miyim?” diye sordu.

– “Tabi buyrun.”

– “Kusura bakmayın, oraya çok güneş vuruyordu. Ben de gölgeye geçeyim dedim.”

Konuşurken kelimeleri yuvarlayan Aydın Boysan’a benzeyen bir hali vardı. Nedense bu şekilde konuşan adamlar bana çok tatlı gelir.

– “Biraz sohbet edelim, ister misiniz?”

– “Olabilir, neden olmasın?”

– “Efendim,” diyerek başladı konuşmaya. “Bizim milletimiz ne çok uyuyor! Harbiden. 8, 9, 10 saat uyuyoruz her gün. Ne kadar çok! Hayat o kadar uzun değil ki efendim. Ben az uyurum. Günde dört saat yetiyor bana. Sabah gün ışığıyla uyanırım. Evim yakın buraya. Az ileride benzinlik var ya, hah işte onun bir arka sokağında. Kalktım, elimi yüzümü güzelce yıkadım. Dua ettim. Yalnız kahvaltı yapılmıyor efendim. Şöyle bir yürüyüş yapayım dedim. Baktım bizim fırıncı kapalı. Bayram ya. Az ileride bir pastane var, oraya yürüdüm, onun da henüz poğaçaları çıkmamış. Tembel herif, saat yedi olmuş, daha poğaça yok pastanede. Ben de dedim ki acil servise gideyim, kantinde çay içeyim. Belki sohbet edecek birini bulurum. Efendim, Peygamberimiz demiş ki… Yer misiniz?”

– “Hayır, teşekkür ederim. Kahvaltı yaptım”

– “Aaa lütfen, reddetmeyin. Yiyin, bakın çok güzel. Çayın yanında iyi gider.” Dört beş tane uzun çubuk krakeri bana uzatmış, yemezsem kalbi kırılacakmış gibi yememi istiyordu.

– “Tamam bir tane alayım.”

– “Çok memnun olurum efendim. Reddetmeyin beni.”

– “İkram reddedilmez.”

– “Değil mi efendim. Ne güzel söylediniz. Nerde kalmıştık? Hah, Peygamberimiz demiş ki, iki kişi karşılaştığında tanışmak için önce isimlerini söylesin. Benim ismim Mehmet. Sizinki nedir?”

– “Aziz.”

– “Ne güzel. Çok memnun oldum. Yine efendimiz demiş ki, bu iki kişi sonra memleketlerini söylesin. Ben Gölyakalıyım efendim, Düzce Gölyaka. Siz?”

– “Çaykara.”

– “Ah pek güzel. Aslında bizim kökümüz de Trabzon’a dayanıyor. Aslen Tonyalıyım efendim. Beşikdüzü’nü bilir misiniz? Onun ötesinde dağlık yerlerde bir ilçe var, hah işte orası Tonya. Ah Tonya, vah Tonya, alamadum sevdiğumi, zalım dunya, diye de bir türküsü var. Uydurma efendim. Hah hah, uydurmuş biri, öyle gitmiş. Bundan yüz sene önce, iki yüz sene önce çok geri kafalıymış Tonya. Sokakta hanımınla kol kola gezerken biri yan gözlü baktı mı, adam çıkarır silahı vururmuş. Yasak, bakamazsın. Böyle bir memleket. Şimdi çok değişti tabi. Ben görmedim hiç, bilmiyorum. Öyle diyorlar.”

– “Niye bırakıp gelmişsiniz oraları?”

– “Dedem gelmiş efendim. Düzce’ye, Gölyaka’ya yerleşmiş. Eski adı İmamlar. Köymüş eskiden. Sakarya’dan Düzce’ye giderken Hendek’i geçtikten sonra ileride sağa tabelası var. Sonradan adı değişmiş, Gölyaka Belediyesi olmuş. Çok güzeldir ama. Güzeldere Şelalesi var bize yakın. Tertemiz havası vardır. Babam rahmetli pek durmamış, çok gezmiş. Polisti babam. Tokat’ta çalışmış iki yıl, sonra İstanbul’a gelmiş. Derken oradan Zonguldak’a. Hanım Düzce’de tabi. Annem Zonguldak’a bir gittiğinde bakmış ki babam gömlek yakası lekeli eve geliyor. “Bey nedir bu hal? Sen nerde çalışıyorsun?” “Hanım, burası böyle. Kömür ocağı var burda, havası pis. Her gün gömleğimin yakası isleniyor. Ben de bıktım ama ne yapalım?” “Bey, sen bir yolunu bul, buradan kaçmaya bak. Havası temiz bir yerde çalış. Burada böyle yaşanmaz.” Babam da Düzce’ye nakletmiş kendisini. Ben de orada doğdum. Bir kraker daha al Allah’ını seversen?”

– “Çok sağol, almayım.”

– “Dün evin kapısını tamir ettim. Benim oğlan biraz sinirli. İki oğlum var benim. Barış ve Erdinç. Barış ismini ben koydum. 74’te Kıbrıs Savaşı varken doğdu. Dedim bu oğlanın adını barış koyayım, iki taraf da anlaşsın, barış olsun. Bir ay sonra barış oldu, inanır mısın? Hah hah ha! İşte böyle efendim. Büyüğün ismini dedesi koydu. Babamın bir polis arkadaşı varmış Erdinç isminde. İri yapılı, hem er hem de dinç bir adammış. Çok severmiş onu. Torununa onun ismini verdi. Bu Erdinç, biraz sinirli çıktı. Sinirlenince etrafı yumrukluyor. Geçen yine sinirlendi benim bir lafıma, kapıyı yumrukladı. Kapı göçtü içine. Tabi, dayanıksız, konta plaktan yapmış mütahit, vurunca göçüyor. Hah hah ha, efendim ben de güzel bir yöntem buldum. Kapıyı bantlıyorum. Koli bandı var ya koli bandı, efendim beyaz bantla içeri göçen yeri bantlıyorum, üstünü de ayakkabı boyasıyla boyuyorum, hah ha, işimi görüyor. E ne yapayım, oğlan çok sinirli, bir sürü kapı boyalı benim evde. Değil mi efendim, para mı dayanır buna?

– “Vallahi enteresan!….”

– “Hem de ne biçim efendim, ben tabi baba olarak biraz daha sabırlı ve olgun biriyim. Anneleri üzülmesin diye sabrediyorum. Bizim hanım hasta çünkü.”

– “Geçmiş olsun, burada mı yatıyor yoksa?”

– “Yok efendim, 1975’ten beri hasta. MS hastası.”

– “Ooo, işiniz zor olmalı. Allah sabır versin.”

– “Sağolun efendim, önceleri biraz iyiydi, şimdi bütün işini ben yapıyorum. Yediriyorum, içiriyorum, tuvaletini yaptırıyorum, yatırıyorum. Arada bir kısa yürüyüşler yaptırıyorum.”

– “Tabi Trabzon’a da gidemiyorsunuz gezmeye?”

– “Nerdee efendim, böyle birden tutuldu bir gün ayakları. Aniden. Sağ adımını attı, öyle kaldı efendim. Giderek arttı sonra. İstanbul’a git gel, Cerrahpaşa’ya. Hani türküsü var ya. Oraya gittik yıllarca. Olmadı. İyileşemedi. İlacı var, günlük kullanıyor. Yaşıyor ama öyle!… Çubuk kraker ister misiniz?”

-“Yok sağolun.”

– “O halde ben de bir sigara içeyim. Bakın burada bir paket var, içinde az kalmış. Olsun, burada da başka bir paket var. Gördüğünüz gibi içi dolu. O halde sorun yok. Rahatça sigara içebiliriz.”

– “İçelim azizim.”

– “Aaa, bak benim adamlar gelmiş. Poğaça ve çay almışlar. Kahvaltı yapıyorlar herhalde. Dur bir selam vereyim.”

Şapkasını aldı ve kalktı. Az ilerideki masaya yine izin almadan oturdu. İki güvenlik görevlisi vardı masada. Aralarında şöyle bir diyalog geçti:

– “Ooo, sen yine burada mısın?”

– “Ah evet efendim, şu arkadaşla sohbet ediyorduk. Sizi görünce bir selam vereyim istedim.”

– “Yine elektrikleri kesmeyeceksin değil mi?”

-“Hah hah ha, yok yok efendim. Ben size birer çay daha getireyim.”

– “Yok sağol, ben ısmarlarım sana. Masa bizim masamız.”

– “Olmaz efendim, ben oturdum masanıza, ben ısmarlayacağım.”

– “Olmaz, ev sahibi biziz, sen misafirsin. Var mı yeni havadisler?”

– “Var var efendim, olmaz mı? Durun şu arkadaşa bir hoşçakal deyip geleyim.”

Kalktı, yanıma geldi, gülerek bana doğru geldi, eğilerek elini uzattı.

– “Aziz bey kardeşim, çok memnun oldum. Sohbetiniz için çok teşekkür ederim. Müsaadenizle ben arkadaşlarla biraz oturacağım.”

– “Ne demek azizim. Ben de hastamın yanına gideceğim. Görüşmek üzere. Hoşçakalın.”

Adamın hali içime oturdu. Ben bir hastaya refakat ediyorum da o hepimize refakat ediyor gibi bir his geldi, içime yerleşti ve gün boyunca beni bırakmadı.

Ekrem Özdemir

Güzel Ayrılık

www.kitapyurdu.com/kitap/guzel-ayrilik/349372.html

Fena

www.kitapyurdu.com/kitap/fena-amp-mevlanada-ozgurluk/289872.html

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.