Uluğ Nutku’ya reddiye: Felsefeden en çok ilahiyatçıların anlaması muhtemeldir!

Bir ilahiyatçı olmaktan her zaman gurur duydum. Gururumun kendimce haklı sebepleri vardı. Kaskatı, dilsiz olgularla örülmüş ve matematiksel formüllerle ve zorunlu yasalarla inşa edilmiş bir dünya algısına ve bu algının yarattığı gözetim ve denetim mekanizmalarına karşı her yerinden gizemlerin/bilinemezlerin fısıldadığı, belirsizliklerin ve tüketilemeyen sonsuz anlamların dans ettiği ve dolayısıyla bana kendimi özgürce anlamlandırma ve inşa edebilmenin imkanlarını her daim sunan bir evren algısını kazanabilmem ilahiyatçılığımdandır. Ve yine ilahiyatçılığımdandır; tüketilebilir olan, sınırlı olan, yüzeysel olanla yetinmeyip tüketilemez olana, sınırsız olana yönelişim. Sınırsız ve tüketilemez olanı yakalayabilmek umudunun bende yarattığı bitimsiz bir merak ve bilme tutkusu, nereden geçerse geçsin, araştırmanın ve bilginin yolunun her durağında nefes nefese kalışım ve her seferinde bilgisizliğimin giderek perçinlenmesi de ilahiyatçılığımın bana bir hediyesidir. Anlam, kendilik, mutluluk ve özgürlük arayışının peşinde sürekli sorgulanan bir hayattır bana ilahiyatçılığımdan kalan miras. Ve belki bu mirasın içindeki en değerli hazinem, bende “kendini bil”me ateşini tutuşturan ve bu nedenle kesinlikten önce değer, anlam ve yoruma iten kendilik kaygısıdır.

Kendini terbiye etmeden, kendi varoluşuna özen göstermeden, kısaca kendilik kaygısı gütmeden girişilecek her tür kesinlik arayışının insanı kendisine yabancılaştıracağından; bir güç yaratan kesin bilgi ve bilimin insanı ayartıp nefsine kurban edeceğinden korku duyulmalıdır her zaman. Farabi’nin asırlar önce felsefe öğrenmek isteyen bir kişiye öncelikle nefsini terbiye etmesini ve düşüncelerinde açıklık kazanabilmesi amacıyla mantık ve geometri tahsil etmesini koşul olarak sunması belki bu yüzdendir. Ve hikmetin bir gereği olarak özü ile sözü bir olan bir insan olabilmek, teorik yetkinliğini ahlaki yetkinliğinden hiçbir zaman ayırmayan bir insan olabilmek . . .

İlahiyatçılığımdan gurur duymamı sağlayan yukarıdaki kendimce haklı sebeplerin aynı zamanda felsefenin varlık sebebi olduğu, felsefe tarihine kabaca göz atan bir kişinin gözünden kaçmayacaktır. Yunan felsefesinin miras aldığı ve bu felsefenin doğuşunu hazırlayan en önemli kaynağın din olduğu inkar edilemez bir gerçektir. Nitekim Russell kaleme aldığı Batı Felsefesi Tarihi’nde bunu dürüstlükle itiraf eder. Ancak göz ardı ettiği bir nokta vardır. Ona göre her ne kadar felsefeyi doğuran en önemli etken din olsa da felsefe felsefe olmaklığını dinsel olandan kendisini kurtarmasına ve bilimsel/rasyonel bir bakış açısına doğru evrilmesine borçludur. Bu anlamda felsefe de bilim de Yunan’a çok şey borçludur. Aynı bakış açısına Prof. Dr. Ahmet Arslan’ın yazmış olduğu hacimli ve önemli İlkçağ Felsefe Tarihi’nde de rastlarız. O da, bu alanda yapılan modern araştırmaların gösterdiği üzere, felsefenin teolojiyle iç içe olduğunu, bilimin Yunanlıların bir mucizesi olmadığını itiraf etmekle birlikte felsefenin dinsel açıklamaları değil de doğal açıklamayı, bir başka deyişle “akla dayalı nedenler”i esas almasıyla ancak felsefe olma niteliğini kazandığını ve bu anlamda bilimin olmasa da en azından felsefenin bir Yunan eseri olduğunu belirtir.

Nedendir bilinmez, felsefe ve bilimin Yunan’dan başka bir toprakta yeşermiş olabileceği ihtimali korkutucu gelir bazımıza. Koşullanmış ve kalıp yargılarla biçimlenmiş bir modern kafa için bunu itiraf etmek karanlığın tekrar hüküm sürmesine geçit vermek gibidir. Modern olmak, rasyonelliği ve bilimi – elbette Tanrısız bir rasyonellik ve bilimi – bilginin ve doğru/iyi yaşamın tek rehberi olarak konumlandırmaktır. İrrasyonel ve bilim karşıtı bir dinin rasyonelliğin simgesi olan felsefeyle akrabalığını dile getirmek modernliğin temeline dinamit yerleştirmek gibi görünür. Öyleyle rasyonel bir etkinlik olarak felsefe ve bilim varlık sebebini ve gücünü din karşıtlığından almak mecburiyetindir. Ve felsefenin ve bilimin tarihi böyle bir ideolojik önyargıyla kabaca gözden geçirilir ve din karşıtlığıyla ancak varlığını ve bağımsızlığını koruyan bir felsefe ve bilim hikayesi/kurgulaması kaleme alınır. İlerleme, özgürlük, doğanın efendisi olma gibi kutsal kavram ve inanç önermeleriyle özdeşleştirilen felsefe ve bilimi karşımızda buluveririz. Bu da doğal olarak felsefe ve bilim tetikçilerini yaratır. Tetikçiler toplumun ilerlemesi ve özgürlüğü adına bir risk oluşturduğu ihtimaliyle fişlenen inançlı insanları kurşuna dizerek onları ait oldukları karanlık, ilkel, vahşi cehennemlerine postalamak için karşı konulmaz bir arzuyla yanıp tutuşurlar. Karanlık insanlardan kalan yerler ve sahipsiz kalan mallar ganimet bilinir. Pozitivist bir felsefe ve bilimin zulmüne ve kabalığına karşı tinin, yaşamanın, öznelliğin, yorumun, varoluşun, bireysel sorumluluğun, tarihselliğin, duyguların hakkını vermeye çalışan varoluşçuların, Alman idealistlerinin, Romantiklerin, postyapısalcı ve postmodernistlerin kulakları sağır edercesine yükselen seslerine karşı sağırlaşmayı başarırlar. Pozitivizmin ölü bir felsefe olduğunu dünyaya ilan eden Popper, Rorty ve daha birçoğuna hiç aldırış etmeksizin tetikçilik mesleğini sürdürmeye devam ederler. İşte o tetikçilerin son neferlerinden birisidir Prof. Dr. Uluğ Utku Nutku.

Doğrudan şahsımı hedef alarak; beni “yeni yetme ilahiyatçı” diye küçümsemek ve benim şahsımda da bütün ilahiyatçıları aşağılamak amacıyla kaleme aldığı, Bilim ve Ütopya dergisinde yayınlanan yazısındaki iddialarının, sayın profesörün felsefe bilgisi konusunda bende derin bir kuşku yarattığını itiraf etmeliyim. Yine bir başka yerde, Yeni Adana Gazetesi’nde yayınlanan “Bilime Kapalı Toplum” başlıklı yazıda biz ilahiyatçıların takiyyeciliğini, besmelesiz bilim yapamayan ve bilimi esir alan dinciler olduğumuzu, dahası ülkeyi ele geçirmekte olduğumuzu ve bunun ivedilikle önlenebilmesi adına fişlenmemiz ve temizlenmemiz gerektiğini Ergenekoncu üslubuyla sayın profesörden öğreniyoruz. Bu vesileyle, ben de sayın profesörün üslubuyla bu yazıda “toplumun büyük çoğunluğunun bilmediği ama öğrenmek zorunda olduğu başka bir gerçeği ele alıyorum”: Türkiye’de kimi sözüm ona – felsefeden anladığı dinsizleştirilmiş bir Yunan felsefesi, ilahiyatçılıkları örtbas edilmiş Galile ve Newton gibi bilim adamları ve Hobbes gibi düşünürler, ateistleştirilmiş bir Kant, tek kutsal kabul edilen bir analitik felsefe geleneği, ilahlaştırılmış bir Feuerbach ve Marx’tan ileri geçmeyen – felsefecilerin yıllarca felsefe diye öğrettiği şey felsefe değil, tetikçiliktir. Adı geçen sayın profesörün şahsında Sokratvari bir felsefeci değil adeta bir ideolojinin tetikçisi konuşur. Fütursuzca serdedilen ve hiçbir felsefi değeri olmayan iddialarına bir göz atalım:

  1. “Yazıda bu bilinen gerçeği değil, toplumun büyük çoğunluğunun bilmediği ama öğrenmek zorunda olduğu başka bir gerçeği ele alıyorum: İlahiyatçının felsefeyi hiçbir zaman anlayamayacağı gerçeği. Hiçbir ilahiyatçı felsefeyi anlayamaz; anlaması için din kavramlarının kuşatmasını kırmalı, felsefenin toplumsal bilinci geliştirici karşıt kültürünü temsil edebilmeli.”
  2. “Felsefi düşünebilmek için verilmiş kültürün bütün yargılarının dışına çıkmak gerekir. Verilmiş, mevcut, gelenekle gelen kültür daima din çerçevelidir.”
  3. “Dünyanın hiçbir yerinde bir ilahiyatçı bir felsefe bölümünde çalışmaya kalkışmaz, kalkışırsa rezil olur. Zaten aklına bile gelmez. Bizde ise uyduruk akademik gerekçelerle doluşmuş durumdalar.”
  4. ‘Din felsefesi’ diye bir şey de olmaz. Dinin, olsa olsa, sübjektif kaynaklı bir dünya ve insan görüşü olur. Tanrı’nın aranacağı ve bulunacağı yer insan zihnidir.”

Burada açıkça fark edileceği üzere sayın profesör, yüce/nesnel/evrensel hakikatlere erişmiş ve ilerleme ve özgürlük gibi evrensel değerlerle donanmış ayrıcalıklı, tepelerde gezinen ve tepelerden dünyaya bakan biri; cahil insancıkları aydınlatmayı ve kurtuluşa eriştirmeyi hedefleyen bir peygamber/filozof kral edasıyla konuşmaktadır. Hiçbir ilahiyatçının felsefeyi anlayamayacağı gerçeği üzerinde bir şekil, bir de içerik açısından duralım. Öncelikle şekil açısından bakalım ve “Hiçbir ilahiyatçı felsefeyi anlayamaz” önermesinin bir bilgi değeri olup olmadığını inceleyelim. Analitik bir bakışa sahip olan birisi, burada dile gelen önermenin sentetik değil analitik bir önerme olduğunu; bize dünya hakkında yeni bir bilgi veren bilimsel bir önerme değil, aksini düşünmenin bizi çelişkiye düşüreceği zorunluluk, hata payı içermeyen bir netlik ve kesinlik ve “hiçbir” ile dile gelen bir imkansızlık gibi terimlerle iş gören mantıksal bir önerme olduğunu rahatlıkla fark edecektir. Bu da şu anlama gelir: Önerme, doğruluğunu olgulardan ya da gerçeklerden değil, kişinin zihninin içindeki kurgusal yargı ve anlamlardan alan, kısaca kelime oyunlarından/örümcek ağlarından alan totolojik nitelikte bir önermedir. Şekil açısından baktığımızda bunun içi boş bir önerme olduğunu söylemekle cahillik etmiş olmayız umarım. Sürekli akmakta olan, değişim halindeki dünyaya ve bu dünya içindeki olaylara ilişkin bilgi verme iddiasında olan sözüm ona bir felsefeciden İnsan Zihni Üzerine’sinde “Var olan bir şey var olmayabilir de” diyen Hume adında birini ya da Tractatus’unda “A priori doğru tasarım yoktur, deneyimimizin hiçbir bölümü de a priori değildir. Gördüğümüz her şey başka türlü de olabilirdi” diyen Wittgenstein adında birini duymuş olması beklenirdi. Görünen o ki, Sayın profesör öznelliklerini ve duygularını, onları inkar edilmesi mümkün olmayan bir ayet formuna sokabilmek ve kitleleri etkilemek adına, mantıksal bir kılıf içinde sunabilecek bir zeka ve kıvraklığa sahip.

Önermeyi analitik değil de sentetik bir önermeymiş gibi görelim ve bunun içerik açısından bir doğruluk değeri taşıyıp taşımadığını düşünelim. Burada felsefe ve bilimin tetikçiliğini yapan sayın profesörden beklenen şey, savunduğu felsefi ilkeler ve bilimsel bir bakışın gerektirdiği üzere, bir konuda acelece yargıda bulunmaktan kaçınmak, elden geldiğince konuyla ilgili veriler toplamak ve nihayet verileri test etmektir. Test etmek, bir şeyin somut koşullar içerisinde pozitif sonuçlar verip vermediğini incelemektir. Bu, günümüzde bilimin en üst ve gelişmiş formunu temsil eden Amerikan pragmatizminin yaptığı ve bilimden anladığı şeydir. Daha açıklıkla ifade etmeye çalışalım: Bir şeyin doğruluğu ve bilimsel bir değer taşıyıp taşımadığını anlamanın tek yolu, gözlem ve deney/deneyim yoluyla o şeyin somut koşullar içinde işe yarar, verimli sonuçlar üretip üretmediğine bakmaktır. O halde, kimin felsefeci olup olmadığını belirlemenin yolu, kişinin kökenine, kaynağına, kimliğine, kimin yandaşı olduğuna, kimin ideolojisine bağlı olduğuna, yediği içtiğine, ak mı kara mı olduğuna değil ürettiklerine ve ürettiği şeylerin kalitesine bakmaktır. Bir felsefeciyi felsefeci yapan şey, Yunanlı olması, ilahiyatçı olması, bilimci olması, Marksist olması vs. değil, ürettiklerinin felsefi bir nitelik ve değere sahip olmasıdır. Oysa bilimin sözcüsü gibi konuşan sayın profesörün felsefeci olmayı bir kimlik ve ayrıcalık meselesi gibi görerek ve bu ayrıcalığın meşruiyetini de a priori doğru kabul ederek tamamen bilimsel bir tavrın dışına sürüklendiğini ve ideolojinin karanlık çukurunda gezindiğini görmekteyiz. Amerika’nın bugünkü büyük devlet olma başarısının ardındaki sır, kökeni, kaynağı ve kimliği ne olursa olsun somut hayat koşullarında mücadele ederek haklılığını, güvenilirliğini, verimliliğini ve işe yararlığını kanıtlayan her türden fikri ve kişiyi hakikat/hakikatli kabul etmesidir. Hangisi doğru acaba? Bir insanı doğuştan lekeli bir yabancı gibi fişlemek, emeğine, topluma kazandırdıklarına bakmadan kökeniyle yargılamak mı? Yoksa bilimsel bir tavırla sonuçları ölçmek, verimliliğine bakmak, onu somut koşullar içinde test etmek mi? Hangisi insanca yaşamaya daha yakışan bir tutum? Emeğimizle var olmak ve gurur duymak mı yoksa doğuştan kast dışı olduğumuz için ömür boyu kimliksiz ve lekeli bir biçimde yaşamak mı? Buna siz karar verin. Karar verirken şu soruları da aklınızın bir kenarında tutarsanız iyi olur diye düşünüyorum: Felsefeci olmayı kendine özgü bir ayrıcalık gibi gören sayın profesör, emekli olduğu yıldan sonraki yaptığı konuşmaların derlenmesiyle oluşturulan kitapçıkları bir kenara koyarsak, felsefi denebilecek kaç eser bıraktı bizlere? Akademik hayatı boyunca hangi eserleri, yok yok hangi görüşleri ulusal ya da uluslar arası arenada tartışıldı? Türkiye’nin refahı, geleceği, iyiliği adına ne gibi katkılarda bulundu? (Sayın profesör belki burada itiraz edebilir ve diyebilir ki, ‘akademik hayatım boyunca felsefi anlamda ciddi bir eser kaleme almamış olsam da çeşitli üniversitelerde felsefe bölümleri kurarak katkıda bulundum.’ Ben kurduğu bölümlerden birisinde çalışıyorum. Cumhuriyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü kurmak ve geliştirmek için Mersin’den iki öğretim elemanı getirir. Ne talihsizliktir ki, getirdiklerinden birisi yasadışı örgüt bağlantısı ve faaliyetleri nedeniyle tutuklanır, diğeri ise bir kız öğrenciye cinsel saldırı suçlamasıyla yargılanmakta. Varın gerisini siz düşünün!). Bir insanı felsefeci yapan felsefi eserleridir. Aristoteles’i Aristoteles, Kant’ı Kant, Hegel’i Hegel yapan şey, bizlere bıraktıkları eserleri ve o eserlerin tarihin gidişatına olan etkileridir. Sayın profesör adına eğer ortada ciddi bir eser görülmüyorsa, acaba ömrünü nerede ve nasıl geçirdi? Bunun cevabı da herhalde kendisini yakından tanıyan kişilerin zihinlerinde ve gönüllerinde mevcuttur. Bir kimsenin ayıbını, kusurunu kişisel tatmin adına ya da şahsi duygularımızı işin içine katarak ifşa etmeyi biz ilahiyatçılar ilahiyatçılığımız gereği hoş karşılamayız. Merak edenler araştırabilir. . .

Sayın profesörün diğer iddiasını sorgulamaya çalışalım. Onun tanımladığı biçimiyle felsefe, yine onun tanımıyla daima din çerçeveli olmak zorunda olan kültürün dışına çıkabilmek, dini kavramların kuşatmasını kırmak ve din karşıtı bir düşünce geliştirebilmektir. Acaba mümkün mü? Kültür, insanı insan yapan ve özellikle dil vasıtasıyla insanı yaratan şeydir. Şimdi, bir balığın ona hayat veren okyanusun dışına çıkması ve okyanus karşıtı bir söylem geliştirmesi ne kadar mümkündür? Çıktığını kabul etsek bile, daha karşıt bir kültür geliştiremeden nefessiz kalacak ve Tanrının şefkatli kollarına bırakacaktır kendisini. Kavramsız, yorumsuz tecrübenin mümkün olamayacağını bize öğreten – ve ne yazık ki sayın profesörün bihaber kaldığı – Kant’ın, Wittgenstein’ın, Heidegger’in, Gadamer’in ve birçok postmodernistin dile, tarihselliğe yaptığı vurgu yukarıdaki iddiamızı destekler mahiyettedir. O halde bu iddia ciddi bir zihin karışıklığı ve yanılgı içermektedir. İddiayı düzeltmeye çalışalım ve diyelim ki, felsefe kültürün dışına çıkmak değil – ki bu mümkün değildir – kültürün içinde kalarak ama derinlikli anlama isteği, önyargılardan kurtulma arzusu, daha fazla özgürlük ve mutluluk adına kültürün bütün öğelerini içten eleştiri ve sorgulamaya tabi tutmaktır.

Sayın profesörün yukarıdaki iddiasını, felsefe tarihinin destekleyip desteklemediğini sorgulayalım.  Acaba sayın profesör, her şeyin Tanrılarla dolu olduğunu söyleyen bir Thales’i, dört unsuru Tanrı adlarıyla adlandıran bir Empedokles’i, Mısır ve Hint etkisinin bariz bir biçimde hissedildiği Pisagorculuğu, Zerdüştiliği andırırcasına evrendeki tüm şeylere içkin bir yasa, evrensel bir us olarak Tanrı’dan ve karşıtların Bir olan Tanrıdaki uyumundan bahseden bir Herakleitos’u, söylenen ve yapılan her şeyi bilen Tanrılardan söz eden bir Sokrates’i ve tek tanrıcılığı savunan bir Ksenofanes’i, Tanrıya benzemeyi hedefleyen bir Platon (Demiurge) – ki Platon, Kanunlar adlı eserinde ‘Bütün şeylerin ölçüsü Tanrıdır” diyerek açıkça ilahiyatçılık yapmakta galiba! – ve Aristoteles’i (İlk Muharrik) felsefe tarihinin neresine koyacak?

Ortaçağ felsefesini geçelim. Malum karanlık çağ. Hatta ortaçağın düşüncesine felsefi bir düşünce de demeyelim! Doğrudan Rönesans ve Aydınlanmaya sıçrayalım. Denemeler’inin “Tanrıtanımazlık Üstüne” başlıklı bölümünde, modern bilimsel yöntemin öncüsü gibi kabul gören Bacon’ın “Evet, sığ bir felsefe bilgisi insanı tanrıtanımazlığa yöneltir ama derin bir bilgi de gelir en sonunda dine dayanır; çünkü insan, . . . . ister istemez her şeye yeterli bir Tanrının varlığına inanır” sözünü nasıl anlamamız gerekir? Kilise baskısıdır muhakkak! Edwin Arthur Burtt’un kaleme aldığı The Metaphysical Foundations of Modern Physical Science adlı hacimli ve oldukça önemli eserden ve Lynn White’ın 1967’de Science dergisinde yayınlanan ve ses getiren “The Historical Roots of Our Ecological Crisis” adlı makalesinden, özellikle tetikçilerin din karşıtlığı için kullandıkları Galileo ve Newton’un inançlı insanlar olduklarını, her ikisinin de iyi birer teolog olduklarını öğreniyoruz. (Ayrıca Galileo’nun teologluğu ve bu bilim adamının ideolojik niyetlerle nasıl çarpıtıldığıyla ilgili olarak Mustafa Armağan’ın kendi adıyla kurduğu internet sitesinden “Galile Bombası: Asırlık Bir Efsanenin Sonu” yazısını okumanızı tavsiye ederim). Dahası Newton gibi bir bilimsel dehanın teolojik meseleleri ele aldığı teolojik başlıklar taşıyan teolojik eserleriyle karşılaşıyoruz. Otobiyografik eseri Benim Gözümden Dünya’da “Aklımızın sadece en basit şekilde kavrayabildiği, nüfuz edemediğimiz bir şeyin varoluş bilgisi, en derin aklın ve en parlak güzelliğin tezahürü. . . İşte gerçek bir dini tavrı oluşturan da, bu bilgi ve duygulardır; işte ben sadece ve sadece bu anlamda gerçek bir dindarım” diyen bir Einstein’a ne demeli?! Fransız filozof ve bilim adamı Pascal’ın dinciliğini ve sofuluğunu herkes bilir!  Hobbes’un rahip olduğunu ve doğadaki Tanrısal yasadan bahsettiğini, Locke’un İnsan Anlığı Üzerine Deneme’sinde Tanrının varlığını kanıtlamaya çalıştığını, Berkeley’nin piskopos olduğunu ve evrenin Tanrının ezeli algısından ibaret olduğunu, üç büyük rasyonalist Descartes, Leibniz ve Spinoza’nın iyi birer ilahiyatçı olduklarını ve Tanrısız edemediklerini, Ethica’sında “Tanrıya inanmayan bir kimsenin ahlaklılığa yönelmesi mümkün değildir” diyen Kant’ın iyi bir dinci olduğunu, bütün ilim ve felsefenin beşiği olarak Hindistan’ı gösteren Voltaire’i, Ansiklopedi’nin Öndeyiş’inde dini yücelten ve dinsizleri kıyasıya eleştiren D’alembert’i, babası Protestan Kilisesi papazı olan Nietzsche’yi, yine babası kilise hizmetçisi olan ve iyi bir teoloji eğitimi alan Heidegger’i ve daha yüzlercesini hatırlatmama bilmem gerek var mı?! Ayrıca bugün elimizdeki en önemli felsefe tarihlerinden birinin yazarı, bizatihi Cizvit rahibi olup aynı zamanda iyi bir felsefe tarihçisi olan Frederick Charles Copleston’ı hangi felsefecimiz bilmez? Hangimiz rahip olduğu gerekçesiyle eserini hiç sayarız? Dinsel ton ve sesleri örtbas etme kaygısı gütmeksizin ve kurgusal bir din karşıtı felsefe hikayesi yazma arzusu taşımaksızın sadece felsefe tarihinin gerçeklerine dikkat kesilecek olursak, birçok felsefecinin düşüncelerinin teolojiyle sıkı fıkı olduğunu, teolojiyle harmanlandığını, yine pek çoğunun ya din adamı sınıfından olduğunu ya iyi bir din eğitimi aldığını ya da aileden dini bir gelenek içerisinde yetiştiğini görürüz. Ve şimdi soruyorum: sayın profesör hangi felsefeden bahsediyor acaba? Felsefe ve bilimin tarihinde adları öne çıkan yukarıdaki düşünürlerin ve adını zikretmediğim nicelerinin hangisine “Bu felsefeci/bilim adamı değil, felsefeden/bilimden anlamaz. Çünkü onun zihni din kavramlarının kuşatması altında!” diyebiliriz? Yıllarca ateizmin en güçlü sesi olmuş, analitik felsefe geleneğine mensup filozof Antony Flew, son zamanlarda kaleme aldığı Yanılmışım Tanrı Varmış kitabıyla birden filozofluğunu yitirmiş ve felsefeden anlamamaya mı başlamış oldu?  Ya da dünyanın önde gelen genetik uzmanlarından Dr. Francis Collins, The Language of God: A Scientist Presents Evidence for Belief adlı kitabıyla artık bilimden anlamaz bir hale mi gelmiş oldu? Antik Yunan filozoflarının, ezeli-ebedi, sonsuz, sınırsız; bir bakıma Tanrının farklı bir adı gibi görünen arkhe arayışlarını felsefe denen şeyin bir çeşit teoloji, yani akılcı/doğal bir teoloji olduğuna yormamak mı gerekir acaba? O halde sayın profesörün yapmaya çalıştığı şey ne ola ki? Görünen o ki, yaptığı şey, felsefe tarihinin gerçeklerinin aksine kurmaca bir felsefe tarihi yaratmak hatta din karşıtı bir felsefe tarihi hikayesi uydurmaktır. İdeolojik bakış da zaten bunu gerektirirdi.

Gelelim sayın profesörün üçüncü ve dördüncü maddedeki,  “Dünyanın hiçbir yerinde bir ilahiyatçı bir felsefe bölümünde çalışmaya kalkışmaz, kalkışırsa rezil olur. Zaten aklına bile gelmez. Bizde ise uyduruk akademik gerekçelerle doluşmuş durumdalar.” ve  “‘Din felsefesi’ diye bir şey de olmaz. Dinin, olsa olsa, sübjektif kaynaklı bir dünya ve insan görüşü olur. Tanrı’nın aranacağı ve bulunacağı yer insan zihnidir.” iddialarına. Özellikle sayın profesörün bu iddiaları adeta bizlere, dünyanın gerçekleriyle hiçbir alışverişi olmayan, gerçeğin ne olduğunu öğrenme merakıyla/bilimsel bir tavırla araştırma zahmetine girmeden aydınlatmak istediği halkı kandırmaya yeltenen, salt masa başında ağ dokuyan bir adam portresi sunmaktadır. Çünkü sayın profesörün, Notre Dame Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Center for Philosophy of Religion’dan (Din Felsefesi Merkezi); dünyanın birçok üniversitesinin felsefe fakültelerinde yer alan “Felsefe ve Din” ya da “Felsefe ve Din Bilimleri” bölümlerinden, mesela bir Yale Üniversitesi Felsefe Bölümündeki “Felsefi Teoloji” Kürsüsünden; “International Journal for Philosophy of Religion, European Journal for Philosophy of Religion, Sophia, Faith and Philosophy, Religious Studies, Philo” gibi din felsefesi dergilerinden; hemen dünyanın bütün küçük/büyük üniversitelerinin felsefe bölümlerinde çalışma alanını din felsefesi (Philosophy of Religion) olarak betimleyen felsefecilerden; en ateşli felsefe tartışmalarının yapıldığı ve yüzlerce eserin yazıldığı, felsefenin en çekici ve en verimli alanlarından/konularından/problemlerinden birisi olan din felsefesi sahasında kendilerini gerek feminist, gerek teist, gerek ateist, gerek agnostik olarak niteleyen Pamela Anderson, Keith Yandell, William P. Alston, Stephen Cahn, Michael Almeida, Kevin Corcoran, John Cottingham, William Lane Craig, Don Cupitt, Richard Swinburne, C. Stephen Evans, Antony Flew, Alvin Plantinga, Kai Nielsen, Richard Gale, John Haldane, William Hasker, John Hick, Marilyn Adams, A. MacIntyre, J. L. Mackie, A. Farrer ve ismini sayamayacağım daha yüzlerce felsefeciden/din felsefecisinden habersiz olduğu muhakkak. Hadi belki sayın profesör internet kullanımı konusunda pek iyi değildir diyelim ve bunları geçelim ama ya dinin, her ne kadar din düşünce tarihinin başlangıcından beri felsefenin en önemli ve en çok tartışılan konusu olarak ele alınmış olsa da, modern felsefenin önemli bir konusu haline gelmesinde büyük katkıları olan Hume’un Din Üstüne’sini, Kant’ın Salt Aklın Sınırları İçinde Din’ini ya da Felsefi Teoloji Üzerine Konferanslar’ını, Hegel’in Din Felsefesi Üzerine Konferanslar’ını hiç duymamış olmasını nasıl karşılayalım?!

Sayın profesörün yazısındaki en büyük çelişki ise din felsefesi diye bir şey olmaz derken kendisinin din felsefesi yapıyor olmasıdır. Din felsefesinin, eğer birazcık literatüre aşina olsaydı, bir dinin felsefesi, dini bir felsefe değil, dinin felsefi/eleştirel bir düşüncenin konusu yapılması olduğunu anlardı. Din felsefesi bir dinin kelami bir tavırla savunulması değildir. Tıpkı eğitim felsefesi, siyaset felsefesi, bilgi felsefesindeki mantığın ve yöntemin aynıyla dinin felsefi olarak irdelenmesidir. Burada sadece tavır farklılığından söz edilebilir. Evet, kimi ilahiyatçılar vardır ki dinde sorgulanamaz, kuşku duyulamaz, yanılabilirlik ihtimaline kapalı alanlar belirler ve dinin daha makul bir zemine dayandırılması adına felsefe yapabilir. Bir başka deyişle, tıpkı bir marksistin kendi ideolojisinin doğruluğu ve haklılığı uğruna felsefeyi kullanabilmesi ve eleştiriye tahammülsüzlüğü gibi, bir besmeleli bilimci de dinsel bir amaç uğruna felsefeyi kullanılabilmektedir. Bir başka deyişle de, din a priori doğru kabul edilebilir ve bu doğrunun pekiştirilmesi adına felsefe dinin hizmetine koşulabilir. Ama kimi ilahiyatçılar da vardır ki, işin hakikatini ya da hakikat olup olmadığını kavramak, daha fazla özgürlük ve mutluluk adına kuşku ve eleştiriden hiç ödün vermeksizin dinin felsefesini yapabilir. Felsefe tarihi açıkça göstermektedir ki, hakikat ve özgürlük kaygısından hiç ödün vermeksizin ve eleştiri ve sorgulamada hiçbir sınır tanımaksızın dinin felsefesi yapılabilmektedir. Sayın profesör, “Dinin, olsa olsa, sübjektif kaynaklı bir dünya ve insan görüşü olur. Tanrı’nın aranacağı ve bulunacağı yer insan zihnidir” derken yaptığı şey ne acaba? ‘Din felsefesi’ diye bir şey olmaz derken açıkça din felsefesi yapıyor olduğunun ve bizlere Feuerbach’ın yansıtmacı din anlayışını felsefi/objektif bir gerçekmiş gibi dayattığının farkında mı? Bu ne yaman bir çelişkidir! Sayın profesör, din konusundaki görüşlerinden çokça istifade ettiği Feuerbach’ın da ilahiyat eğitimi aldığını ve Hegel’in öğrencisi olabilmek adına ilahiyat çalışmalarını yarım bıraktığını bilmiyor olsa gerek! Ve aynı zamanda Hegel’in çok kaliteli bir ilahiyatçı olduğunu da!

Diğer taraftan, din sübjektif kaynaklı ise felsefe objektif kaynaklı mıdır acaba? Felsefenin nesnelliği bilimsel bir nesnellik olmasa gerektir. Bilimsel bir nesnellik idealini felsefeye uygulamamız burada sayamayacağım felsefi gerekçelerle mümkün değildir. Öyleyse felsefi bir nesnellikten ne anlamamız gerekir? Zannımca, felsefede nesnellik, Aristoteles’in çok yerinde bir tespiti olarak, düşüncenin kendi amacı dışındaki bir şeye – doğruluğu a priori kabul edilen bir inanca, ideolojiye, yönetime vs. – alet edilmemesidir. Felsefi nesnellik aynı zamanda, bir meselenin çözümünde farklı perspektiflere açık olabilmektir. Tıpkı Popper gibi “Ben haksız olabilirim ve sen haklı olabilirsin ve çaba göstererek, konuşarak, tartışarak belki doğruluğa daha yaklaşırız” diyebilmektir. Çünkü karşımda uzanan dağa bakarak durduğum açıdan, içinde bulunduğum sınırlı zaman ve mekandan kalkarak “İşte karşımda duran dağ denen şeyin hakikati budur” diye bir yargıda bulunmak felsefi nesnellikten fersah fersah uzak bir tavır olur. Sayın profesörün nesnellikle kastı, somut hayatla ilişkisi bulunmayan, içinden çıktığı ve onu hem biçim hem de içerik olarak belirleyen sosyo-kültürel bağlamla hiçbir alışverişi olmayan/olmamış olan, kısaca su katılmamış, saf, ari ve nötr olup göklerde uçmakta olan bir akla dayanmak olsa gerek! Umarım böyle bir akıl bir gün bir yerlerde bulunur.

Halkın “Dünyanın hiçbir yerinde bir ilahiyatçı bir felsefe bölümünde çalışmaz. Çalışmaya kalkışırsa rezil olur” gerçeğini bilmesi gerekiyorsa, müsaade edin de işin doğrusunu biz ilahiyatçılar söylesin. Avrupa ve Amerika’da kişinin kimliği, inancı, mezun olduğu okul vs. çok önemli ve öncelikli değildir. Önemli olan tek bir şey vardır: Kişi felsefe yapabilecek bir bilgi ve düşünme gücüne sahip midir, değil midir? Bunun anlamanın tek yolu, çalışmalarına ve başarılarına bakmaktır. Böyle bir anlayışın meyveleri olarak, dünyanın çeşitli üniversiteleri felsefe bölümlerinde birçok ilahiyatçıyı/ilahiyat mezununu (Divinity, Religion, Theology, Religious Studies eğitimi almış kişileri) felsefeci olarak istihdam etmiştir/etmektedir. Merak edenler olursa, verebileceğim üniversite linklerindeki öğretim üyelerinin CV’lerine bakmaları yeterli olacaktır. Malum, artık her bilgiye internet yoluyla ulaşmak mümkün. “. . . Kalkışırsa rezil olur.” gibi iddialı bir cümle kuran kişi, eğer şahsıma sormuş olsaydı, bilgisi, araştırma gücü, ideolojik konuşup konuşmadığı konusunda kendisini zan altına sokacak bu tür cümleler kurmaktan kaçınırdı. Tıpkı felsefe tarihinin gerçekleri gibi içinde yaşadığımız zamanın gerçekleri de düpedüz çarpıtılmaktadır.

İddialarının felsefi ve bilimsel bir değeri yoksa, felsefi ve bilimsel bir tavır ve ruhtan uzak sayın profesör acaba ne demek, ne anlatmak istiyor? Bu soruyu, “Akıl ihtirasların kölesidir” diyen Hume’u ve “Akıl duyguların gölgesidir” diyen Nietzsche’yi anarak soruyorum. Sorunun cevabı, ekmek kavgası olsa gerek. Zira kendisinin karşıt kültür (din karşıtlığı) olarak konumlandırdığı felsefenin bugüne kadar çok ekmek yedirdiği söylenebilir. Bilim ve felsefe adeta bir silah gibi kullanılmıştır. Avlanılan düşmanlar ve dolayısıyla etlerinden, sütlerinden faydalanılan avlar ise doğuştan lekeli, aşağılık kompleksine itilmiş ve aşağılık olduklarına inandırılmış ilahiyatçılar ve dinciler. ‘Aman ha! Bize sahip çıkın, peygamberler gibi aziz tutun, bizi besleyin ki güçlü olalım, böylece dincilerin şerrinden, karanlığından sizi uzak tutabilelim. Gel, ne olursan ol yine gel ama tek dinci olma!’ Ve böylece ülkemin gelişimine yön verecek ve katkıda bulunacak en önemli mevkiler ehliyetsiz ve liyakatsizlerle istifleme doldurulacaktır. Lakin kim bilebilirdi ki ülke sancılı da olsa daha da demokratikleşecek ve böylesi tetikçilik işe yaramaz olacak. Dilerim insanlığa yakışmayan böylesi bir tetikçilik bir gün olur tümden yok olur. Şimdi tekrar Farabi’yi anarak soruyor ve cevabı sizlere bırakıyorum: Gerçek takiyyecilik, yani göründüğünden başka türlü olmak kimlerde ve nerede volta atmaktadır?

Bir ilahiyatçı olarak kimliğimi gizlemek, dışlanma ve aşağılanmaya maruz kalsam da göründüğümden başka türlü olmak, yabancılık hissetmek zorunda kalmadım hiçbir zaman. Tek bildiğim çalışmak, emeğimle var olmak. Emeğimin adı da felsefedir. Bir ilahiyatçı olmamın ve dindar bir çevrede büyümüş olmamın bende felsefeye karşı hatırı sayılır bir aşinalık ve yatkınlık oluşturduğunu söylemekten geri duramayacağım. Felsefe tarihini okuduktan sonra bu kanaatimin giderek güçlendiğini gördüm. Çünkü daha küçük yaşlardan itibaren kendimi, tıpkı Yunan filozoflarının arkhe arayışlarında olduğu gibi, soyut ve nihai düşüncelerin, rasyonelleştirilmeye çalışılan kavramsal yapıların içinde buldum. Yine küçük yaşlarda ruh kavramıyla tanıştım, ruhun doğasını anlamaya dönük kuşkularla cebelleştim. Her şeyi ezeli bilgisiyle bilen bir Tanrının varlığına rağmen insanoğlunun nasıl özgür olabileceğini sorguladım ve dahası dünyada karşılaştığım kötülüklerle iyilik sahibi bir Tanrının varlığının nasıl uzlaşabileceğini ve nihayet gerçekten bir Tanrının var olup olmadığını da. Zihnim düşüncelerin kavgasına ev sahipliği yapıyordu. Doğal olarak, kendiliğinden merak, kuşku, eleştiri, rasyonel gerekçeler bulma, derinlikli anlama gibi felsefi bir bakışın temel özellikleri olan etkinliklerin içerisinde kendimi buldum. İlerleyen zamanlarda yaptığım şey, kişiliğimin önemli bir öğesi olan felsefi bakış ya da tavrı hayatın bütün sorunlarına yöneltmekten ibaretti. Dolayısıyla felsefeden en çok ilahiyatçıların anlaması muhtemeldir! Elbette bütün ilahiyatçılar değil, felsefi bir bakışa ve düşünüş tarzına sahip olan; merak, kuşku ve eleştiriye hakkını veren ilahiyatçılar.

Abdüllatif  TÜZER

– Haber Lotus –

12 Comments

  1. Eywallah abi, yorumlarını çok beğendim. Ancak bu adamın laftan anlamayacağını da söylemeden geçemiyorum. Gerçi onun felsefeden de nasibi yok ama, ne yazık ki ülkemizde büyük felsefeci diye gürültü çıkarıyorlar. Descartes, Hegel, Heidegger gibi filozoflar zaten birer ilahiyatçı. Hatta arksizmin fikir babası Feuerbach da öyle. Bunlara ne desek boş.
    Saygılarımla…

  2. ya siz bu adam dediğiniz insanı nereden tanıyosunuz ve felsefe okumadan bizim dersklerimize giren hıocaların hangisinden verim alıp almadığımızı nerden biliyosunuz saydığınız filozoflar ilahiyatöçı değil sadece mistik düşüncelere sahip lütfen felsefe bilmeden uyorum yapmayınfelsefeden nasibi yok dedigimniz insan Türkiyenin sayılı filozoflarından benimde hocamla bazı diüşüncelerim çatışırdı ama emin olunn ilahiyatçılardan daha iyiidrler ba arada ben felsefe öğrencisityim siz kimsiniz benim hocama böyle konuşuyosunuz İLYAS BEY

    1. Uluğ Nutku’ya Cevap: Uluğ Nutku Marksizmi Yahut Bilim Ruhbanlığı
      Nutku’ya göre ‘bilime kapalı toplumun özelliği, herhangi bir dinin, dünya ve insan görüşü tarafından kuşatılmış, daha yerinde bir deyişle, kıskaca alınmış olması’dır. Nutku, insan ve dünya görüşü tarafından kuşatılanın ‘din’ olduğunu söylüyorsa, doğrudur. Din, insan ve dünya görüşü ile kısıtlanıyorsa, bir görü ya da külte dönüşür: Hıristiyanlık. Kuşatılan eğer toplumsa, o da doğrudur. Yok, ‘din, bilimi kullanmak, kendi temel önermeleri doğrultusunda bilimden yararlanmak ister’ diye vurgu bilime kayarsa, kısıtlanan bilim olur. Üstada uyarak biz de ‘din’ yanına ‘insan görüşü’ ve ‘dünya görüşü’nü de ekleyelim. Birinci kural: Bilim denilen şey, din, insan ve dünya görüşü tarafından kısıtlanamaz(?)
      Demek bilim, insan ve dünya görüşünden başka. İnanç konusu da değil. Bilim, insan görüşlerinin belirli süreçlerden sonra oluştuğu toplam. Demek din kadar felsefi kuramlar da bilim değil, görüş. İkinci kural: Bilim/bilgi, görüş değil, inanç konusu değil(?) Çünkü “dinin temel önermeleri, evrenin, evren üstü bir güç tarafından yaratılmış, insanın da özel yaratılarak dünyaya yerleştirilmiş olmasıdır.” Nutku’ya göre, bu önermelerin bilimle yakından uzaktan ilgisi yok. Ne ki bilim şu: Evren, evren üstü bir güç tarafından yaratılmamış ve insan da özel olarak yaratılıp dünyaya gönderilmemiş. Bu, bilim önermesi, yani bilimle saptanmış. Yani bu konuda gözlem ve deney var, sonuçlar da tekrar tekrar sınanmış. Nutku bir kez de bize gösterecek. Değilse onunki de bir inanç. Gösterdi mi? Raporları evde unutmuş, bildiklerini okuyacak. İnsan evrimle gelişmiş olabilir. Evrim, bir teori, lehinde ve aleyhinde pek çok veri var. ‘Evrim var’ demek, ‘kanıtlandı’ demek. Evrim büsbütün kanıtlandı mı? Batıdaki bir kısım paleontolog ve biyolog açısından evet, bir kısmı açısından da hayır. Nutku’ya göre ikinciler bilim adamı değil, tarikat “besleme”si; bilim değil, takiyye yapıyorlar. Oysa ‘insan yaratıldı’ yargısı da inanç, ‘evrimle gelişti’ yargısı da inanç. Yook, illa ki evrimleşti. Niye? Çünkü ‘öyle olmalı’. Ama bu yanıt, olgu önermesi değil, değer önermesi; bilim değil, dünya görüşü: Maksist biyologun postulası. İkibinli yılların başında Dil-Tarih’ten bir paleontolog, “şimdilik kesin kanıt yok ama bulacağız, çünkü olmalı” diyordu.
      Aslında evrimi savunan Müslüman bilim adamları var. İslam’la bilim birbirine karşıt mı? İslam’dan bakınca, bilim karşıt değil; hatta bilim, daha geriden geliyor. Çünkü en azından Kur’an’da, örneğin (1) demirin yeryüzüne dışarıdan geldiği söylenmiş, bu gün de bilim demirin yalnızca yıldızlarda üretildiğini belirtiyor; (2) yine Kur’an deniz seviyesinden en düşük bölgenin Lut Gölü olduğunu dile getirmiş, bilim de yirminci yüzyılda bunu kanıtlamıştır; (3) Kur’an evrenin sürekli genişlediğini dile getirmiş, bilim onun ölçümünü daha yeni yapmıştır; (4) Kur’an önce yeryüzünün katılaştığını, üzerine yedi kat gök katmanı örüldüğünü ve sonra yeryüzünün yeşilliklerle ve canlılarla donatıldığını söylemiş, bugün aynı şeyler bilim tarafından dile getirilmektedir; (5) Kur’an dağları, büyük toprak katmanları kımıldamasın diye onları birbirine tutturan bir kazık/çivi olarak niteler, ki bilim bunu olduğu gibi tasdik etmektedir. Bu yalnızca birkaç örnek ve bunlar asla Sümer yazıtlarında yok; çünkü bilimsel kanıtları yirminci yüzyılda ortaya konuldu. Kur’an bu ifadeleri dile getirdiğinde, dönemin bilimi (1) demirin yeryüzünde oluştuğunu söylüyordu; (2) Lut gölünün en düşük bölge olduğunu bilmiyordu, (3) evrenin sabit nicelikte olduğunu ve hiç değişmediğini söylüyordu, (4) evrenin oluşumu hakkında Ptolemy’nin tekcinsli gök bilimi ve evren modeli vardı; (5) dağların alta doğru inerek tabakaları tuttuğunu değil, basit toprak yığınları olduğunu söylüyordu. Dahası Kur’an, evrende yolculuğa çıkabileceğimizi, bunun için evrende durak yerleri olduğunu; ışık hızından daha hızlı gidilebileceğini; nesnelerin çok uzak mesafeleri ‘an’da katedebileceğini; sonunda gezegen ve yıldızların birbirine çarparak evrenin büyük patlamalarla çökeceğini söylüyor. İlahiyatçı bunlara hazır. Bilim de hazır. Nutku hazır değil. Nedeni, dine bilimden bakmaması, sorun bu. Demek durduğu yer bilim değil.
      Şimdi duyulardan başlayarak bilime kadar uzanan bir sorgulama başlatalım: Evren, oluşan nesneler (kâināt) bütünü. Felsefe de varlığı, neliği ve değeri bakımından varolan üzerine. ‘Varolan’ ile ‘varolmayan’ ayrımı ne? Ayrımı ölçen ne? Duyum? Akıl? Diyelim ki varolan, duyuma konu olan. Varolanın varoluşunu ölçen de, akla haber verecek olan da duyu. O halde duyu, somut nesne ile (somut nesneyi anlamlandıran) akıl arasında elçi. Somut nesne ile burun buruna gelen, akıl değil, göz ve kulak. Akıl, son tahlilde, elçinin getirdiği verilere inanmak zorunda. Duyuların şu nesneyi –o nesne her nasılsa- olduğu gibi verdiğine ve nesnenin de veriyle tıpatıp uyuştuğuna inanmak zorunlu; aksi takdirde bilgi imkansız. Ama nesne her neyse salt onu mu algılıyorum, yoksa duyularımın şekillendirdiği verileri mi görüyorum? Kısaca duyum, nesneyi yalın olarak veriyor mu? Ne ki burası bütünüyle bilime kapalı. Dış dünyadaki nesne, duyudaki verisi ile özdeşse sorun yok. Ya değilse? Şıklardan birisini tercih etmek inanç. Bilim de ispatlayamaz, çünkü dışarıdan gelecek her veri, duyumla. Demek bilim ve felsefenin dayandığı ilk verilerin doğruluğu, bilime kapalı, çünkü bir tür aksiyom ya da postula. Yani dindeki inanç. Her ikisi de öyle kabul edildiği için öyle. Demek somut nesnenin ve duyu verisinin aynı olduğu, bir sav. Sanılar ya yerlerini kesin bilgiye bırakacak ya da değerlenip inanç olacak: Ampirik olarak gerekçelendirilemeyen ‘Nesne ve algısı aynıdır’ önermesi, ne doğrulanabildiği ne de yanlışlanabildiği için, yerini doğruluk-yanlışlık taşımayan değer önermesine bırakmış: ‘Nesne ve algısı aynı olmalı’. Ama bu, bir inanç. O halde bir felsefeci ya da bilim adamı, somut nesne ile akıl arasındaki elçilerin, yani duyuların, getirdikleri verilere inanacak. Ne ki bu inancın doğruluğuna evren dışı bir garantör de yok. Üçüncü Kural: Bilim ve felsefenin varlık üzerine edindikleri ilk verilerin nesnelerine tekabüliyeti bir inanç.
      Dış veriler duyumun sonucunda, kavramsal bilgi de tümevarımın. Tümevarım: Önce Ali’yi, sonra Veli’yi duyumlayıp, ikinciyle birincinin benzerliğinden ‘insan’a; Ali ölünce de benzerlikten Veli’nin öleceğine çıkacağım. Benziyor mu? Özdeşliğe göre Ali, yalnızca ve hep Ali. Çelişmezliğe göre de Ali, Veli değil. Ha, evet, ‘Ali, Veli’ye benziyor’ diye kabul edeceğim, yalancıktan. ‘Benzemiyor kardeşim!’ desem? Bilgi olmayacak. Demek bir zorunluluk yok, ben istersem var bilgi. Peki, ‘istem’imin kaynağı ne? Eski deneyimlerim ve dünya görüşüm. Ali’nin ve Veli’nin ‘insan’ olması da ‘Veli’nin öleceği’ de birer sanı, dışarıda yok, benim deneyim ve görülerime göre bilgi olacak.
      İmdi akıl-ötesi ve akıl-karşıtı evrenler ne? Ara verip inceleyelim: (I)Akıl ötesi: aklın el yordamıyla ya da tek başına, yardımcısız erişemediği evren. Aklın sahası değil ama akla karşıt da değil: İnanç evreni ya da somut nesneler evreni. Akıl, örneğin somut evrenin verilerini (aslında güvenmediği) duyularla ediniyor, sonra da o verilerin doğruluğuna inanıyor. (II)Akıl-dışı/karşıtı: aklın [ya doğuştan ya da] belirli deneyimlerle ulaştığı kurallara uymayan, hatta çelişen evren: Bütün, parçasına eşit. Burada akıl, duyumda gelen verilerle ve veriler arası ilişkilerle evrilecek ve bunları birer ilke/kural yapacak, sonra evrene de bu ilkelerle bakacak. Evrenin öbür köşesinde anlam veremediğini de bilim dışı sayacak(!) Nutku, dinsel önermeleri birinciden alıp ikinciye yerleştiriyor. Ama dinsel önermeler bütünüyle inanç konusuydu, aklın sahası dışındaydı. Şimdi bu yeni Marksist anlamıyla dinsel inanç, görünen gerçekliğe, akıl kurallarına ters düşecek. ‘Tanrı vardır’ önermesi neye karşıt? Akla mı? Yok; çünkü çelişme yok. Neye karşıt? Evreni öncesiz gören akla. Evren öncesiz mi? Kanıt yok ama öyle ‘olmalı.’ Ama bu, değer önermesi, yani inanç. Demek dinsel inanç ve bilim, kendi dünya görüşünü bilimmiş gibi gösteren bir hokkabazın el çabukluğuyla kıskaca alınmış. Gerçi bilimi de incelerken inançtan hiç çıkamadık ki! Bilim, neredeyse inançlar toplamı.
      Devam edelim. Aklın kuralı neydi? Özdeşlik: X, X’tir. Heraklitos, Hegel ve Nietzsche’ye sorsak, bu kural da yok, çünkü bir salise arayla bir şey kendinin aynı değil. Özdeşlik, bilgiler arası ilişkilerde kendisini gösterir. Bir bakıma aklı çelişkiden koruyan sigorta. Şimdi biz, aklımızdaki özdeşlik ve çelişmezlik ilkeleri ile mi dış dünyaya bakıyoruz, yoksa dış dünya nesneleri arasında özdeşlik veya çelişki var da aklımızda böyle bir kalıtımsal kural mı oluştu? Her iki şık da birer inanç. Ama Nutku’ya göre ikinci ‘olmalı’, bilimsel olanı bu. Gerekçe: Bize önceden yazılım yükleyen bir Tanrı yok. Nutku, keşke Tractatus’u son satırına kadar okusaydı. Oysa ‘Tanrı yok’ da inanç. Dahası akıl ya da akıl ilkeleri var mı? Bilmiyorum, duyumda böyle bir veri yok, olsa da kuşkulu. Bana akıl ilkeleri olduğu söylendi, ben de inanıyorum.
      Bilgi akıl ile. Elimde iki öncül var: (a) Bütün insanlar ölümlü ve (b) Sokrates de insan. Sonuç: Sokrates ölümlü. Gerekçesi, orta terimdeki ‘insan’. Birinci öncülü ele alalım: Bütün insanlar ölümlü mü? Bilmiyorum. Bilen bir tek Allah’ın kulu yok. Öyleyse, inanç. Demek ‘bütün insanlar ölümlüdür’ yargısı, benim deneyim ve görülerimden izin istiyor. İkinci öncülü ele alalım: Sokrates bir insan mı? Bilmiyorum. Şu şu özelliklerde olana insan diyorum. ‘Sokrates’ ve ‘insan’ı birbirine yaklaştırıp, ‘o, odur’ diyorum. Yalnızca ben ya da benim gibi çoğu kişi öyle dediği için ‘o, insandır’ diyorum. ‘Sokrates’in ‘insan’ olması da benim deneyim ve görülerime bağlı. Sondaki ‘dır’ eki dış dünyada yok, benim yargım. Demek Sokrates’in insan olduğu sadece bir kabul. Çünkü o kararı veren ben. Ölçüm yok, deney yok, insanölçer yok. ‘Sokrates’ sırf insan dediğimiz için insan olacak. İsa’ya Tanrı diyenlerin de gerekçesi var. Sonuç, bu iki öncülün kabulünden ortaya çıkan zorunlu yargı. Sonuç zorunlu ama iki ön kabule, aksiyomlara, dayalı. Öncülleri kabul etmek istemesem? O zaman bilgi de olmayacak. Bilgi benim istemime bağlı. Benden bağımsız, zorunlu bir şey değil. İstememin ilkesi de deneyimlerim ve dünya görüşlerim. Kural dört: İnançtan bağımsız salt çıkarım yok, demek elbirliğiyle salt üst bilgi de yok, pazarlanan bilgi var.
      İşe olgu cephesinden bakalım. Yani tasımın sonucundan. Öncülleri bilmiyoruz, varolan sadece sonuç: Sokrates ölmüş, yatıyor. Yanı başında ona zehir uzatan çömezleri de gitmiş. Niçin ölmüş? Bilmiyorum. 1) Zehirden mi? 2) Mahkemeyi protesto için mi? 4) Canlı olduğundan mı? 5) Doğru bildikleri adına mı? 6) … 7) … Saydıklarımızdan birisi ya da bir kaçı olabilir mi? Evet. Ama ‘doğru bildikleri adına’ öldüğünü hiç bilmeyeceğiz. Çünkü cesedin dili yok. Ölüm nedeni, ‘doğru bildikleri adına’ değil, ‘zehir’ geçecek adli tıp raporuna. Ne ki ölümü araştıran, bir tıpçı/bilimci. Kadavrayı aklı üzerinden değil, bedeni üzerinden araştıracak. Ölüm gerekçesi de soyut ‘doğru bildikleri adına’ değil, somut zehir olacak. Biz ise nasıl değil, niçin öldüğünü sormuştuk, çünkü yaptığımız felsefe. Gerekçemiz hep somut olmayacak. Yine de ilk bakışta şıkların hepsi eşit derecede orta terim, yani sonucun eşit derecede gerekçesi, hepsi olanaklı.
      Şimdi elimizde somut evren var. Öncülleri olmuş bitmiş bir sonuç. Dili olmayan bir ceset. Niye var? Sözgelimi 1) Tanrı olduğundan var. 2) Madde kendinde öncesiz olarak var. 3) İlkin bir enerji vardı ve maddeye dönüştü de ondan var. 4) Evrenin canı istedi de ondan. 5)… 6)… Şimdi birinci gerekçenin ikinci gerekçeden farkı var mı? Yok. Çünkü henüz bilimsel bir gerekçemiz yok: Gözlem yok, deney yok, evren de sürekli yok olup varolan şey değil. Yine elimde sonuca zorunlu olarak ulaşacağım belirli/kesin bir gerekçem/orta terimim yok. Şimdilik (1.) ile (2.) gerekçenin doğruluk değeri aynı. Oysa daha yakından bakınca, Nutku’ya göre birinci ile ikinci gerekçe kökten ayrı. Niye? 1) Birinci gerekçe inanç, çünkü gözlemlenebilen, deneyle sağlanabilen bir şey değil, dolayısıyla Tanrı yok. Nutku burada ‘niçin’i araştıran bir felsefeciden ‘nasıl’ı araştıran bir bilimciye dönüşüyor. Kadavrayı parçalayacak ama ‘niye’ öldüğünü bulamayacak, çünkü ‘nasıl’a çalışıyor: Hep “zehirden… zehirden…” diye sayıklayıp duracak. Sokrates’e zehri uzatan Kriton’un ağlamaklı “Hayır! ‘doğru bildikleri adına’ öldü” sözüne de gülüp geçecek, çünkü o bir inanç, bilim değil. Oysa ‘niçin’ ve ‘nasıl’ ayrımlı. ‘Niçin’in yanıtı da asla ‘zehir’ değil, soyut bir istem. Dolayısıyla evrenin varlık gerekçesi de ‘nasıl’ın değil, ‘niçin’in yanıtı. 2) İkinci gerekçe olan ‘evren kendinde öncesiz olarak var’ şıkkı ise Nutku’ya göre bilimin konusu. Çünkü gerekçe bilimsel, yani gözlem var, deney var ve sınanabilir. Öyle mi? Elbette değil. Termodinamiğin ikinci yasası olan entropi, geriye doğru gittiğimizde evrenin başlangıcı olacağını söylüyor. Yine artalan ışınımları da evrenin yaşı hakkında ipuçları veriyor. İster doğrulamacı isterse yanlışlamacı tahlillerle bakalım, durum umutsuz, çünkü evrenin kendinde öncesiz olarak var olduğu savı bilimsel önerme değil. Nutku burada ise, tam tersine, ‘nasıl’ı araştıran bilimciden ‘niçin’i araştıran felsefeciye dönüşüveriyor. Çünkü ikinci şıkkın ‘nasıl’ı yok, ‘niçin’i var: Tanrı yok da onun için. Demek bilim bu! Buna biz de takiyye diyoruz üstat. Evren öncül değil, sonuç; her sonucun da bir ‘neden’i, gerekçesi var: Varlık istemi. Tıpkı Kriton’un sunduğu gerekçe gibi. Evrenin nedeni yok mu? O da inanç. Çünkü ortada sonuç var. O halde olgudan/sonuçtan baktığımızda, ‘niçin?’ sorusuna gösterilen gerekçeler hep olanaklı. İnanmadıkça ya da bilimsel gerekçe bulmadıkça, ne bu ne öteki. Kural beş: İki öncülün tek sonucu vardır. Ama bir sonucun/olgunun nedeni, sayısız gerekçelerden biridir. Bilim adamı kanıt olmadıkça birini diğerine yeğleyemez.
      Demiştik ki, duyu akla veri taşır. Veri ne? Nöronlardaki dendtrit ve aksonların etkinliği, fiil durumu. Ayrıca her nöron farklı. Nöronlar hastalandı, ne olacak? Mental hastalık. Bütün verilerin tamamı, beyin hücrelerinde ortaya çıkıyor ve her bir hücrede tamamı ayrı ayrı saklanıyor. Demek evrensel olarak gördüğüm akıl ilkeleri, benim nörolojik sapmalarımdan başka bir şey olmayacak; çünkü akıl, bir inanç. Buna göre benim biyolojik yapı ve kalıtımlarım da ‘evrensellik’i doğrudan dumura uğratacak. Şimdilik bu bir sav, hem de materyalizmin lehinde bir sav. Ama materyalizmin ‘düşünsel evrenselliği’ni savunan mevcut paradigmasına da taban tabana zıt. Biri varsa öbürü yok. Nutku’nun savunduklarına bütünüyle zıt. Diyalektik materyalizm, Aristoteles’in 2300 yıllık ‘evrensellik’ dogmasını takiyyeyle bilime sokmuş. Ne ki yeni yüzyıldaki bilimsel keşiflerle birlikte, ‘evrensel’ yok. Atom altı dünyada her şey farklı. Salt madde yok, yalnızca soyut enerjinin farklı modları var. Kuarkların, hatta oraya inmeye gerek yok, proton ve nötronun hareketleri, enerjinin boyutunu, yani bilgisini belirliyor. Ama bu bilgi salt değil, zamana, mekana, bakışa göre hep değişiyor. Kısaca enerji gözlemciye göre hal alıyor, kimileyin enerji olarak kimileyin madde olarak, kimileyin şu olarak kimileyin bu olarak. Tıpkı uzaydaki bir cismin bilgisinin, yani ışığının, gözlemcinin bulunduğu noktaya gelene dek yıldız ve karadeliklerin çekmeleriyle bükülmesi gibi. İkibin üçyüz ışık yılı ötedeki yıldızın bilgisi, gözlemciye ikibin yıllık mesafede farklı, bin yıllık mesafede farklı, her bakışta farklı gelecek. Kalkıp o yıldıza gitsek ve dünyaya baksak, ne görürüz: Aaa! Aristoteles, Lyceum’nin bahçesinde yürüyerek Theophrastus ile Eudemus’a Güneş’in Dünya etrafındaki ekliptik dönüşünü anlatıyor! Uzay gemisine binip binüçyüz ışık yılı beri gelelim. Tekrar baktığımızda ne görürüz: Bütün bilimlerde otorite olan İbn Sina, önceki peripatetikler gibi, atomun olmadığına dair sayısız kanıtlar sunuyor. Biraz daha gelelim ve yine bakalım: Aaa! Newton kendi yaptığı merceklerle bize doğru bakıp, zaman ve mekanın (göreceli değil), evrenin her yerinde salt/mutlak olduğunu yazıyor. Biraz daha gelip yine bakalım: Biyolog Haeckel, hücrenin, hiçbir işlevi olmayan, basit jölemsi-protoplazma olduğunu söylüyor. Nihayet dünyaya iniyoruz, kapıyı açınca ne görelim: Bir ihtiyar ayaküstü bir şeyler söylemeye çalışıyor: “İnsan aklı salt bilim ve felsefe yapar, dolayısıyla bildikleri salt doğrudur; insan evrimleşmiş hayvandır; evren öncesizdir; müslümandan bilim insanı olamaz…” Evet, gemiden gözlemlediğimiz bilim otoriteleri de bu sonuncusu gibi evreni salt bildiklerine inanmışlar, elde ettikleri verileri sarsılmaz bilgi gibi pazarlamışlar, kendilerini eleştirenlere “yeni yetme” ya da “besleme” demişlerdi. Demek bilim, insan inançlarından büsbütün bağımsız değil. Demek bilim insanı, ulaştığı verilere, kim olduğunu, nerede, nasıl ve hangi vakitte elde ettiğini de not edecek. Kural altı: Evrensellik fikri yalnızca bir kuruntu.
      Felsefenin İlerleyen Bilgisi sürekli evrilen akıldan, bilimden güç alıyorsa, izafiyet, kuantum, sicim ve paralel evrenler gibi pek çok bilimsel kuram da nesne-duyum özdeşliğine ve evrenselliğe gerekçeli eleştiriler sunmakta. Kulağımda çınlayan, ilerleyen bilgiye ayak diremenin, geriden geriye bir dogma savunması, yobazlık olduğu.
      Şimdi bilim ne: Salt-zorunlu bir üst yapı mı? Her adımda inançlarla yol alan toplam mı?
      Kuralları yeniden yazalım:
      1- Bilim denilen şey, din, insan ve dünya görüşü tarafından kısıtlanamaz(?) Öyle olmalı mı? Nutku da kendi dünya görüşüyle bilimi sınırlamış.
      2- Bilim/bilgi, inanç konusu değil(?) Öyle mi? Nutku kendine ters düşerek bilimin her aşamasında farkında olmadan inançlarla yol almakta.
      3- Bilim ve felsefenin varolanlar üzerine edindikleri ilk verilerin dış tekabüliyetleri bir inanç ürünü.
      4- İnançtan bağımsız salt çıkarım yok, demek elbirliğiyle salt üst bilgi de yok, pazarlanan bilgi var.
      5- İki öncülün tek sonucu vardır. Ama bir sonucun/olgunun nedeni, sayısız gerekçelerden biridir. Bilim adamı kanıt olmadıkça birini diğerine yeğleyemez.
      6- Evrensellik fikri yalnızca bir kuruntu.
      Sonuç: Salt felsefe ve salt bilgi yok, her şey inanç ve kabulle yol almakta. Kendi dünyamızın faili, istemlerimiz. İstem yoksa, bilgi de yok. Peki istemimizin ilkesi ne? Kişisel ihtiraslarımızdan en ulvi amaçlarımıza kadar her şey. İnsan bir toplam, sayısız ilişkiler kombinasyonu. Bilgi, bu toplamın ortak ürünü. Artık ‘düşünen hayvan’ değil insanın neliği. Evrimleşti: Seven, inanan, bilen, hayal kuran, Balcalı’da doğan, dünyaya Yörük obasından bakan biri oldu. Sevgisi, inancı, hayalleri, çevresi, yaşam tarzı onu inşa ediyor, o da bilgiyi inşa ediyor. İmdi Nutku, ilahiyatçının felsefeci olamayacağını, felsefe bölümlerine sızdıklarına göre de takiyye yaparak düşüncelerini orada bilimle meşrulaştıracaklarını söyleyip yargıyı göreve çağırmış. [Marks’ın, kendi sistemindeki eytişimci düşünceyi ilahiyatçı Hegel’in soyut-tanrısal Geist’ından alması çelişki değil! Yani hocasının bir ilahiyatçı olması hiç değil! Neymiş? Hegel baş aşağı duruyormuş. Ne gülünç bir gerekçe… Çünkü Hegel de o haliyle Marks’ı baş aşağı görecek.] Bu asırlık Alman aksanlı ruhbancılık, bizim illerde Mösyö Lyotard’ın operetinden sonra mizaha çıktı. Diyeceğim, geçmiş deneyimleri üstadı inşa etmiş, o da bilgiyi. Dünya görüşüyle evrilen akıl ilkeleri, ilahiyatçı ile felsefeciyi birbirinin çelişiği yapmış. Biri varsa diğeri yok! Dahası, benim hiç hükmüm yok! Şimdi kalkıp üstada ne diyeyim? Bu yazıyı yazanın bir hayalet olduğunu mu… Yook! Kendi dünya görüşünü bilim sanmak, ‘besleme’ kadar onun da hakkı. Üstad, üstaddır. Değilse, bilimin dünya görüşüyle kuşatıldığını hazreti dinlemeden nasıl anlayacaktım? Hay retoriğine sağlık.

      1. hocanin ozetle soyledigi, bilimde inanç olabilir ama inancin bilimini (kuranda yazanlarin daha sonra bilim tarafindan ispatlanmasi) tesis etme ‘gayretkeşliği’ bizi felsefeden uzaklastirir. felsefe tarihinden, filozoflardan yaptiginiz alintilar ve/veya gondermeler ne yazikki yerli yerine konmuş bir bütünün parcalari olarak durmuyor. ödünç kavramlarla sistem kurma ‘hayali’ bizi hayalet kılmasada boyle sonuclar veriyor.bilgi teorisi, konusunda biraz daha zamana ihtiyaciniz var.

  3. İnsanlar doçent olup, arkasını sağlama alınca istediği her şeyi söyleyebileceklerini sanıyorlar galiba. Zira böyle olmasaydı Uluğ Nutku Hoca’nın, Yeni Adana Gazetesi’de 22.02. 2009 tarihinde çıkan yazısına, üzerinden yaklaşık 2,5 yıl geçtikten sonra cevap verilmesi mümkün olmazdı. Bu yüzden burada bir densizlik ve dengesizlik olduğu kanaatindeyim. Yine bu yüzden Uluğ Nutku Hoca’nın Felsefelogos’un Egemenlik Sorunu başlıklı 21. sayısındaki ‘‘Haddini bil’ buyruğunun eğemenliğine karşı felsefenin ‘kendini bil’çağrısı’ adlı yazısının yeniden yeniden okunması gerektiğini düşünüyorum. Bunun ardılında yapılacak bir literatür taramasıyla da Uluğ Hoca’nın Türkiye’de felsefeye neler kattığı da görülecektir.
    Şu da var ki; onu yetiştirdiği iki öğrenciyle vurmak bu yazıyı kaleme alan hocanın durduğu yere de çok yakışmıyor. Gün gelebilir, siz de yetiştirdiklerinizle yargılanabilirsiniz. Kimseye ahlak dersi vermek gibi bir yetkiniz olduğunu düşünmüyorum.’Başarı’ olarak gördüğünüz şeyleri yerle bir etmeyiniz. Size bir değer verilmesini bekliyorsanız Uluğ Hoca’dan ders alıp naifliğinizi kuşanmanız daha faydalı olacaktır.

  4. Oncelikle 3 yorumcunun da Doç. Dr. Abdüllatif Tüzer’in yazının tamamini okumadiğını tahmin ediyorum.
    Konuya/konulara salt rasyonel, objektif, önyargısız ve saf bir akılla bakabilme istidadını maalesef beceremiyoruz. Bunun tarihsel, kültürel, sosyolojik eğitimsel ve dinsel altyapısı olduğu da aşikar.
    Yani birşeyi savunurken veya eleştirirken zihni altyapımızda var olan olgu ve ihtirasların ışığında hareket ediyoruz.Ve ülkemizde bugün varolan kutuplaşma/ayrışma kültürünü hakediyoruz.
    Ben Doç.Dr. Abdüllatif Tüzer’in yazısının tamamını okudum. Ve içtenlikle kendilerine teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Hem Prof.Dr. Uluğ Nutku’nun öne sürmüş olduğu tez ve iddialara vermiş olduğu somut, tatminkar cevaplar hem de konuları derinlemesine ve kapsamlı ele alışını ancak alkışlamam gerekecek.
    Burada şu soruyu sormam gerekiyor:
    Prof Dr Uluğ Nutku ve dava arkadaşlarının bu ülkeye ne kazandırdıklarını, hangi değerleri hakim kıldıklarını sorgulamamız icab etmez mi? Felsefe alanında ses getiren, kabul gören eserleri nelerdir? Felsefe alanında hangi başarılarından sözedilebilir? Salt din,ilahiyat düşmanlığı ve tetikçiliği yapmak bu ülkenin değerlerine savaş açmak değil midir? Bu köhnemiş, fosilleşmiş fikir altyapısıyla ancak bu ülke ve değerlerine ihanet etmiş olacaklardır.Prof. Dr. Uluğ Nutku’nun Doç Dr Abdüllatif Tüzer’e vereceği cevabı bekliyorum. Aslında verebilecek ve söyleyebilecek birşeyleri olduğunu da sanmıyorum. O takdirde başka bir teklif de sunabilirim. Doç Dr.Abdüllatif Tüzer’le istediği bir televizyon proğramında karşılıklı olarak tartışsınlar ki; akla kara ortaya çıksın.
    Ayrıca Tuba rumuzlu yorumcuyu da alkışlamak gerekiyor.Cehalet ve zihni esaretin bu kadarı olur. Keşke Abdüllatif Tüzer’in yazısını okuma zahmetine katlansaydı da bu kadar gülünç duruma düşmeseydi!
    Diğer yorumcu Ahmet Aktaş Bey de, bizlere Prof.Dr. Uluğ Nutku’nun felsefeye neler kattığını açıklarsa çok sevinirim.
    Son olarak; nefsinin elinde oyuncak olmuş,beynini belli ideolojik olgulara/izmlere kiraya vermiş kişilerin insanlığa vereceği en küçük bir katkı ve hizmet olamaz.
    Şimdi
    Aşağıdaki görüşlerimi tenkid etmeniz karşısında şaşırmam. Hem felsefe yapacaksın hem de dinsel/vahdet içerikli söylemler sarfedeceksin. Ama Mevlana’nın dediği gibi” Ya olduğun gibi görün,ya da göründüğün gibi ol” düsturu içerisinde hareket etmeye çalışan biri olmaya gayret gösteriyorum.
    Önce bir olduğumuzun idrakinde; tek bir iradenin kuşatması ve rahmetiyle hareket ettiğimizin bilincinde olmanın lütuflarının farkında olabilirsek o takdirde size kötü ve şeytanca hisler hissettiren hedeflere, rahmet ve hikmet nazarıyla bakabilme ve yakalayabilme üstünlüğü ve kemalatını yakalar ve işte o zaman hakiki gerçekliğe ulaşabiliriz.
    Yazımla malum kişileri rencide etmiş olabilirim. Aslında bu da nefsime yenik düştüğümün bir göstergesi.
    Dedim ya!
    Temel amacım ve mücedelem nefsimin terbiyesini ve kontrolünü başardığım an olacaktır. İşte o zaman hiçliğin gizemine erecek, varlık ve yokluktan arınacağım.
    Kamil insan, bütün gönüllerin tek bir gönül olduğunun idraki içinde yaşar.
    Sevgilerimle

  5. Sevgili Celal Boyacı, öncelikle önyargılarınızdan kurtulup yazıyı tamamen okumadığım kanaatinden vazgeçiniz. Bu yazının tamamını okuduğum gibi Doç. Dr. Abdüllatif Tüzer’e ait bir çok yazıyı/makaleyi/ kitabı da okudum. Kendisinin nerede, neler yaptığından, neler ürettiğinden, hemen hepsinden haberdarım. Bazı yazılarında, makalelerinde, kitaplarında benimde onu alkışladığım oldu. Bazı yazılarında, makalelerinde, kitaplarında … alkışlamadığım da oldu. Bu yazısı da onlardan sadece biri. Aynı noktada olmadığımız için tahammül etmeniz daha sağlıklı olacak.

    Doç. Abdüllatif Tüzer’den haberdar olduğum kadar aynı zamanda Prof. Uluğ Nutku Hocadan da haberdarım. Onu da elimden geldiği kadar takip ettim. Yazılarını, makalelerini, kitaplarını okudum. Her şeyini alkışlamadım, bazılarını alkışladım. Şunu da samimiyetle söyleyebilirim bahsi geçen ‘Bilime Kapalı Toplum’ adlı yazısını da tamamen alkışlamış değilim.

    Aşağıda sıralayacağım şeyleri göz ardı etmeyiniz:

    1- Bahsi geçen yazıda Doç. Abdüllatif Tüzer doğrudan hedef alınmıyor. Bunu isminin hiç bir yerde geçmediğinden anlayabiliriz. Fakat Doç. Abdüllatif Tüzer bu yazısında bahsi geçen yazının doğrudan onu hedef aldığını iddia ediyor. Aynı zamanda doğrudan isim vererek, incitici, kırıcı bir dil kullanarak, eninde sonunda önemli bir değer olan Prof. Uluğ Nutku Hoca’yı fişleme görevini üstleniyor. Yani Prof. Uluğ Nutku ‘tetikçilikle’ yargılarken asıl kendi ‘tetikçi’ durumuna düşüyor.

    2- Siz ne kadar Doç. Abdülalatif Tüzer’in ‘Prof.Dr. Uluğ Nutku’nun öne sürmüş olduğu tez ve iddialara vermiş olduğu somut, tatminkar cevaplar hem de konuları derinlemesine ve kapsamlı ele alışını ancak alkışlamam gerekecek’ iddiasında bulunsanız da benim böyle bir girişimde bulunmama gibi bir hakkım olduğunu unutmayınız. Sanırım bu da yine sizin cümlelerinizle ‘Konuya/konulara salt rasyonel, objektif, önyargısız ve saf bir akılla bakabilme istidadını maalesef beceremiyoruz. Bunun tarihsel, kültürel, sosyolojik eğitimsel ve dinsel altyapısı olduğu da aşikar.’
    Kendi bakış açınızın/açılarınızın doğruluğunun,yanlışlığının bir kesinliği olmadığını unutmayınız. Doç. Abdüllatif Tüzer’in Prof. Uluğ Nutku Hoca’ya katılmama özgürlüğü kadar sizin bana benim de size katılmama özgürlüğüm olmadığını unutmayınız.

    3- ‘Bir televizyon programına davet gibi’ siyasi arenada görülebilecek saçma bir fikri sanırım yazıları konu edinen iki insan da kabul etmeyecektir. Zira taraflardan biri bunu kabul etmeye kalkarsa ikisinin de insanların gözündeki değerleri düşecektir, düşmelidir. Bunun nedeni akademik camianın, bilim alanının, düşünce alanının bir gösteri dünyası olmadığındandır. Eğer ki bu alanların böyle bir alan olduğunu düşünüyorsanız lütfen gidip siyaset ya da ucuz sanat yapınız.

    4- Yorumunuzun başında beni bu yazıyı okumamakla yargıladığınız gibi bende sizi yazıların muhattabı olan Doç. Abdüllatif Tüzer’i tanıdığınız kadar, onun literatürüne, katkılarına hakim olduğunuz kadar Prof. Uluğ Nutku Hoca’nın da litaratürüne, katkılarına da hakim olup onu da tanıma zahmetine giriniz. Eğer durum böyle değilse yukarıda yazdığınız her şey benim dışımda yazıların muhattabı iki kişi tarafından da boştur, koftur, sığdır, yapaydır.

    Bu yazıya benim koyduğum tepkiye gelince…

    1-Uluğ Nutku Hoca’nın, Yeni Adana Gazetesi’de 22.02. 2009 tarihinde çıkan yazısına, üzerinden yaklaşık 2,5 yıl geçtikten sonra cevap verilmesi…Bunun nedeni de şu eğer ki, Doç. Abdüllatif Tüzer bu yazının kendisini hedef aldığını iddia ediyorsa neden 2,5 yıl bekledi? Bu yazının süresinin 2,5 yıl sürmeyeceği sizin de kanaatinizdedir. Eğer ki bu basit yazı 2,5 yıl sürdüyse Doç. Abdüllatif Tüzer’in üretkenliğine gölge düşecektir.

    2-Yukarda da belirttiğim gibi Prof. Uluğ Nutku Hoca’nın yazısında Doç. Abdüllatif Tüzer’in adı geçmiyor ama Doç. Abdüllatif Tüzer bu yazısında şahsına yazıldığını iddia ediyor. Aynı zamanda Doç. Abdüllatif Tüzer bu yazısında hiç de etik olmayan bir tavırla fişleme işine girişiyor. Onu yetiştirdiği iki öğrenciyle vurmaya kalkıyor, felsefe tarihini yanlış bildiğini vurguluyor, hatta sözlerini çarpıtıyor. Bu yazının Prof. Uluğ Nutku Hoca’nın değerini zedeleyecek şekilde kaleme alındığı ve bu amaş için yazıldığı gün gün gibi aşikar…( Burada şunu demek de etik değil, unutmayınız: ‘Prof. Uluğ Nutku Hoca zaten gözümüzde bir değil’ gibi bir karşı çıkış gösterirseniz bu başlı başına ahlaksızlık olur.)

    3-Doç. Abdüllatif Tüzer’in yazısındaki bu tavrı onunda değerini düşürmektedir. Ona yakışan ve okuyucularının ondan beklediği bu tür bir tavırla yazmamasıdır. Yaptığı düpedüz erk savaşıdır. Bu yazısında Prof. Uluğ Nutku’ya ‘Bak, seni nasıl ekarte ettim’ gibi bir mesaj vermektedir. Eskiden siz vardınız artık ben varım gibi bir tavırdır bu. Durduğu yere, geldiği noktaya onun bu tavrı bir okuyucusu olarak yakıştıramamak da en doğal hakkımdır.

    4- Belki de en önemlisi budur: Doç. Abdüllatif Tüzer, Prof. Uluğ Nutku Hoca’yı tetikçilikle suçlarken kendisi de tetikçilik yapmaktadır. Hatta, Prof. Uluğ Nutku ve onlar gibi olanları yargılarken kendi de yargıladıkları gibi davranmaktadır. Eskiden peygamberler onlardı da şimdi Doç. Abdüllatif Tüzer ve onun gibiler mi oldu diye bir soru aklınıza gelmiyorsa kuru bir şakşakçılık yapıyorsunuz demektir. Eskiden pohpohlanmayı bekleyen Prof. Uluğ Nutku Hoca ve onun gibilerse şimdi de pohpohlanan Doç. Abdüllatif Tüzer ve onun gibiler midir? Belki de Prof. Uluğ Nutku Hoca’nın anlatmak istediği de tam da budur. O kadar bilime kapalısınız ki akademi camiasını siyasi alanlar olarak görüyor, o alanlarda siyasi erk mücadelesi veriyor ve tıpkı siyasiler gibi iktidar mücadelelerine giriyorsunuz. Ya da istediğimizi söyleyebilelim diye karşınızda olan insanları ekarte etmenin türlü yollarını bulup, onları tetikçilikle suçlayıp, fişleyip akademiyi, bilim alanlarını taht kavgalarının mevcut olduğu alanlara dönüştürüyorsunuz. Sonra da ‘kamil insan’ naraları atıyorsunuz. Bu yazının şakşakçılığını yapmanızın temel nedeni de bu zaten. Sadece kendi profilinize saygı duyuyorsunuz kendiniz dışındakilerden haberiniz bile yokken bol keseden atabiliyorsunuz.

    5- Bildiğim en güzel şey de haddini bilmektir. Bir şey daha biliyorum ki haddini bilmekten ötede de kendini bilmek var. Bu yüzden kendinizi biliniz.

    Not: Yazımlar malum kişileri rencide etmiş olabilirim. Bunun nedeni nefsime yenik düştüğümden değil, aklıma ve inandığım şeye güvenimdendir.

    Sevgiler, saygılar…

    1. Değerli Ahmet Aktaş Bey…

      Yorumunuzdan her iki tarafa da hakkını vermeye çalışan bir tavrınız olduğunu, felsefenin bu tür kişisel hırs ve arzulara alet edilerek değerinin düşürülmemesini istediğinizi görüyorum. Bu incelikli tavrınız için teşekkür ederim size. Ancak özellikle bir konu üzerinde yoğunlaşarak Doç. Dr. Abdüllatif Tüzer’in haksızlığına ve ahlaki olmayan tavrına işaret ediyorsunuz. Neden Doç. Dr. Abdüllatif Tüzer 2,5 sene bekledi diye soruyorsunuz. Henüz doçentliğini alıp arkasını sağlama almadığı için diye de yorum yapıyorsunuz. Eğer Doç. Dr. Abdüllatif Tüzer’in hedef aldığı Prof. Dr. Uluğ Nutku’ya ait yazıların neler olduğunu dikkatli incelemiş olsaydınız, Uluğ Nutku’ya reddiye yazısının, özellikle Prof. Dr. Uluğ Nutku’nun son iki-üç aylık zaman dilimi içerisinde Bilim ve Ütopya dergisinde yayınlanan yazısına (http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=14629.0) ve orada kendisini “yeniyetme ilahiyatçı” olarak aşağılamasına, felsefeden ilahiyatçı olarak hiçbir zaman anlayamayacağı ve yetersiz olduğu ithamına, kişiliğin değeri, onur ve felsefi dürüstlük adına bir cevap olduğunu rahatlıkla görürdünüz. Ben Doç. Dr. Abdüllatif Tüzer’in bu yazısının, Prof. Dr. Uluğ Nutku’nun yazısına karşın daha insaflı ve daha felsefi olduğunu düşünüyorum. Sanki Doç. Dr. Abdüllatif Tüzer şunu diyor: Herhangi bir kişi ya da olaya dönük ciddi bir iddianız varsa, iyice araştırmadan, iyice düşünmeden ve felsefi bir temellendirme gayreti göstermeden iddianızı uluorta dile getirmeyin. Eğer getirirseniz sonuçlarına katlanırsınız. Hele ki mesele, bir kişilik, erdem ve onur meselesi ise…
      Saygılarımla

  6. TUBA hanım,
    ben felsefede master yapmış ve şu anda doktora yapan biriyim, felsefeyi sizden öğrenecek değilim. bu adam derken ben uluğ hocaya hakaret etmedim, adam kelimesinin anlamını öğrenip öyle konuşun lütfen. felsefeden nasibi yok derken, felsefeyi sadece bir açıdan ele almaya çalışan ve başka görüşleri olan insanları ideolojist zanneden, oysa kendi ideolojisini savunduğunu unutan biri olmasını eleştirdiğim için söyledim. nitekim bazı felsefecilerimiz sürekli ortaçağı eleştirirler, din hakimiyeti var bu dönemde felsefe yok derler ama bakıyorum bunu diyenlerin çoğu ortaçağ hıristiyan kelamını çalışmışlardır. örnek verecek olursak, betül çotuksöken. petrus abelardus denen ikinci sınıf bir ilahiyatçı hakkında doktora tezi hazırlamıştır.

    şimdi gelelim şu mistik düşünceli dediğiniz filozoflara… hegel tübingen üniversitesinde ilahiyat okumuştur. yine heidegger freiburg üniversitesinde ilahiyat okumuştur. feuerbach heidelberg üniversitesinde ilahiyat eğitimi almış sonra da hegel felsefesi okumak için yarıda bırakmıştır. descartes la havre kentinde cizvit kolejinden mezundur. bunlar ilahiyatçı değil mistik düşünceye sahipler demek çocukça bir savunudur. eğer bir zahmet wikipediaya bakarsanız öğrenirsiniz hanımefendi. bize felsefe öğretmeye kalkışmayın. biz bu felsefeyi çoğundan daha iyi biliyoruz.

  7. ha unutuyordum az kalsın. türkiyedeki sayılı filozoflardan deniyor. türkiyede filozof mu var ki sayılılarından biri de uluğ nutku hoca olsun. türkiyede filozof olacak tek şahsiyet vardı, hilmi ziya ülken, ama onu da istanbul üniversitesi felsefe bölümünden kovdular. adamcağız ankara ilahiyata geldi, sonra çağırdılar ama gitmedi. felsefeyi ilahiyata getiren adam sayılabilir hilmi ziya hoca. hatta bazı arkadaşlar bilmiyorlarsa öğrensinler, istanbul felsefeyi üniversite reformunda kovdukları ilahiyatçı hocalar kurmuştur. hatta babanzade ahmet naim, üniversiteden atıldıktan sonra bir yıl ayakkabı boyamış ve sonra kahrından ölmüştür. alman felsefeci diye pozitivist adamları getirdiler, mesela reicheinbach bir felsefeci değil de almanyada bir üniveristede fizik bölümünde hocaydı. sonra çıkıp da ilahiyatçıları eleştirip duran, hatta onlara örümcek kafalı diyen bazı akademisyenler gidip baksınlar, batıda bu iş nasıl oluyor diye. bir de övünürler ama ortada felsefe çalışması yok. türkiyede doğan özlem ve ömer naci soykan dışında doğru dürüst felsefeci yok, hatta felsefeyi bilen yok. bunu alman felsefecilerin talebesi koskoca hüseyin batuhan nasıl acıacı itiraf ediyor bir okuyun da görün. ideolojik yaklaşmayı bırakıp el ele felsefe yapmaya bakacağımıza, şu cümleleri yazıyor olmamız ne acı.
    herkese saygılar…

  8. Yorumlarıma devam edersem beni de Prof. Uluğ Nutku Hoca’yı da ‘müslüman mahallesinde salyangoz satmakla’ suçlayacaksınız…Çekiliyorum…
    Çekildiğim haklı olduğunuz ya da sizi haklı bulduğum anlamına gelmiyor. Bilginize…
    Sevgiler,saygılar.

  9. üç kurşunum var üçüde kuru sıkı …kimse sofistlik yapmasın olayın iç yüzünü bilip bilmeden konuşmasın ve dalkavuktan felsefeci falan olmaz bunu herkes bilsin. dünyayı belden aşağı gören zihniyetin , öğrencilerini tehtid eden ve öğrencilerinden çalan hoca nereden gelirse gelsin ne yazarsa yazsın boştur. çünkü felsefe adam gibi adam olamaya işaret eder. nasipsiz adamların felsefeyle işi yoktur. kim felsefeyi nekadar iyibiliyorsa bilsin aferin ona bu tür şahıslara sokratesi hatırlatırım.ve son olarak artistik patinajlığın temelliği içerisinde entellektüel masturbasyona gerek duymuyorum.selamlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir