Ana Sayfa > Gündem > Aidiyet Duygusu ya da ‘Araf’ta Yaşamak

Aidiyet Duygusu ya da ‘Araf’ta Yaşamak

araf

“…Sevse de, nefret de etse, Avrupa dediğimiz şeyle başa çıkmayı öğrenmesi gerekecek. Bilgisini kendi kimliğine, nereli olduğuna dair kendi kavramıyla birleştirmesi gerekecek. Burada yaşamaya karar verse de vermese de, doğduğu yer burası. Ben burada doğmadım. Buraya geldim, kaderim hiçbir zaman tam çözemediğim bir şekilde bu kıtanın toprağına bağlı. Benim hiçbir zaman hâkim olamadığım meseleleri onun öğrenmesini, donanımlı olmasını, güç kazanmasını istiyorum. Ben ortalıkta bir misafirin, bir yabancının kafa yapısıyla dolaşıyor, kendimi bir yere oturtamıyorum. O bir yere ait. Bu dünyada herhangi birimizin bir yeri olabileceği ölçüde bir yeri var. Cam kulelerin, çeliğin ve betonun ötesini görebilmek için tarih bilmesi gerekiyor. Bugün olduğumuz yere nasıl geldiğimizi bilmesi gerekiyor. Onu geleceğe hazırlamaya çalışıyorum, bunun için geçmişi bilmesi gerekiyor…”

                                                                                                              Cinlerle yolculuk- Cemal Mahcup

 

Altı sene önceki halet-i ruhiyyemi bundan daha iyi anlatan bir paragraf olmazdı. Bir zamanlar ben de tıpkı Roman kahramanı Yasin gibi ait olamadığım bir kıtada, yabancısı olduğum bir ülkede bir misafirin, bir yabancının kafa yapısıyla dolaşıyor,  toplumda kendimi bir yere oturtamıyordum.

Her gün gezdiğim caddeler, dolaştığım meydanlar, takıldığım kafeteryalar, alışveriş yaptığım AVM’ler, spor yaptığım parklar Lost dizisindeki canavar gibi üzerime üzerime geliyor ve beni bir odaya hapsediyordu. Hakikatte ise ben mahpusluğu iç dünyamda, öz benliğimde yaşıyor ve mutlu olmam için bir şeylere ait olmam gerektiğini düşünüyor ama o şeylerin ne olduğunu; bir yer mi, kültür mü, ortam mı, aile mi bilemiyordum. Bildiğim tek bir gerçek vardı; o da ruhumda bir ur gibi taşıdığım yabancılık hissinin ve aidiyet duygusu yoksunluğunun beni mutlu etmediğiydi.

Çok göçmen, çok kaçak, çok yabancı ve çok sığınmacı tanımıştım. Hepsinin ortak noktası yabancılık hissi ve bir yere ait olamama duygusunu taşımaları idi. Bu duyguyu yıllar önce gelmiş, bir takım sosyal ve siyasi haklar elde etmiş ve topluma entegre olduklarını iddia eden insanlarda dahi görebiliyordum.

Ülkeme döner, bir iş bulur, kendi hayat görüşüme uygun bir bayanla evlenir, çoluk çocuğa karışırsam yerim yurdum olur, yeri yurdu olan insan da bir yere ait olur, bir yere ait olan insan da herhalde mutlu olur diye düşünüyordum  ama…  ne gariptir, şimdi bunların hepsine sahip olmama rağmen hâlâ içimde bir yerlerde bir boşluk var; aidiyetsizlik duygusu.

Yüreğimden bu duyguyu söküp atamıyorum. Öyle ki, doğup büyüdüğüm, hatıralarımın büyük çoğunluğunun hafızama kazındığı baba ocağı diye tabir edilen, insanın en güvende en huzur içinde ve en “aitlik duygusu”  içinde olması gerektiği mekânda dahi kendimi bir misafir ya da bir yabancı gibi hissediyorum.  İşte bu duygu bana çok acı veriyor. Gücüme gidiyor. Nasıl olur da insan atalarının, dedelerinin yurdunda kendini yabancı ve garip hisseder.

Bir yere ait olmak belki hava kadar, su, ekmek kadar insana lazım. İnsanların büyük çoğunluğu bu duyguyla hareket edince;  ortak bir siyasi görüşü paylaşınca, bir kuruma, cemaate üye olunca, aynı takımı tutunca ya da hemşerilik duygusuyla kenetlenince mutlu ve güvende olacaklarını düşünüyorlar. Oysa aidiyet duygusu insana mutlak değil, keyif verici maddeler gibi geçici bir mutluluk veriyor. Sonra da insan kendini tıpkı içinde bulunduğum durum gibi derin boşlukta ya da basit, sıradan bir hayatta hissediyor.

Mesele bir yere, kültüre, dine, millete, medeniyete … vs ait olmak ya da olmamak meselesi; arafta yaşamak… Yine de genetik ya da başka bağlarla bir yerlere bağlıyız.

Peki  beni içimde yaşadığım topluma bağlayan bu görünmez bağlar nedir? Dini ve milliyetçi söylemler mi? Din, vatan, toprak, millet, bayrak… vs. Hayır. Zaman geçtikçe anlıyorum ki, bu mefhumlar her devirde fabrikasyon malları gibi yeniden üretilip piyasaya sürülüyor,  içleri zamana, zemine ve mevsimine göre farklı malzemelerle dolduruluyor. İş kaygısı mı, aile mi, tarih mi, kültür mü? Hayır, hayır…  Hayır, bunların hiç biri beni içinde yaşadığım topluma bağlamıyor.

Ben ne tahammülsüzlüğün, ikiyüzlülüğünün, yalan, dolan ve riyanın tavan yaptığı içinde yaşadığım bu topluma ne kanın, gözyaşının, savaşın, ihanetin ve kavganın yaşandığı Ortadoğu toplumlarına ne de bencilliğin, ferdiyetçiliğin ve maddiyatçılığın hakim olduğun Batı toplumlarına aitim. Benim tüm bu toplumlarla ne bir bağım ne de bir aidiyet duygum var. Belki de tek bağım “aidiyetsizlik duygusunun” bizatihi kendisidir.

Arafta yaşamak herhalde bu olsa gerek…

İsa Avcı

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.