Ana Sayfa > Dış Politika > Arap Dünyasında Dönüşümler: Yemen

Arap Dünyasında Dönüşümler: Yemen

Giriş: Arap dünyası, Tunus’ta “Yasemin Devrimi” adı altında başlayan Mısır’da ivme kazanan ve Libya’da iç savaşa dönüşen dünya ölçeğinde en fazla bireysel silahlanmanın olduğu Yemen’de ise “sivil itaatsizlik” eylemleriyle başlayıp kabile-yönetim ve terör (El-Kaide) savaşlarına dönüşen bölgesel bir uyanış/diriliş rüzgârının etkisindedir. Araplar bunu “2. Arap Baharı” diye isimlendiriyor ve 1848 yılında Avrupa’da başlayan uyanışın bölgesel izdüşümü olarak görüyorlar. Ortadoğu bölgesindeki bu direnişlerin I. Dünya savaşından (1914–1945) sonra Arap dünyasını paylaşan İngiltere, İtalya, Fransa gibi istilacı güçlere karşı verilen 1. uyanışın devamı olduğunu, 2. uyanışla bu küresel güçlerin bakiyelerinin de giderileceğini iddia ediyorlar. [1]

Soru(n):Bildiride, Yemen’de San’a Üniversitesi önündeki meydanda 11 Şubat 2011 Tarihinde Mısır’da Hüsnü Mübarek istifasını kutlayan ve “Bizim de yapmamız gereken budur”  “Yaşasın Mısır” diye başlayan olaylar analiz edilecektir.[2] Daha sonra sistematize “Sivil İtaatsizlik” eylemlerine dönüşen direnişin boyutlarını ve geldiği iç savaş riski aşamalarını tahlil ederek, şu soruların cevabını arayacağız:

  • Gerçekten 2. Arap uyanış dalgasıyla küresel güçlerin ve küresel sermayenin temsilcileri konumunda olan kavmiyetçi-patrimonyal yönetimlerin tasfiye mi ediliyor?
  • Yoksa hem İran’ın dünyanın önemli enerji merkezi olan Ortadoğu’da etkin olmasının önünü kesmek hem de bölgede Irak işgalinden sonra iyice bozulan Batı imajını düzeltmek için soğukkanlı bir reel politika mı izleniyor?
  • Çünkü mevcut durum, dünya petrol rezervlerinin 3/2 bulunduran Ortadoğu’da özgürlük, hürriyet ve liberal değerlere yönelik taleplerin öne çıkmasını sağlayan demokrasi rüzgârlarının tersine estiği ve totaliter yapıların daha da baskılarını artırıp kitle ölümleri yaptığını göstermektedir.
  • Nitekim Suriye’nin yaptığı kitle katliamlarına dünyadan gelen tepkilere karşılık Rusya’nın mevcut yönetime destek vermesi, burada yaşananların soğuk savaş döneminden beri yapılan mücadelenin izdüşümü olduğu izlenimini vermektedir.[3]

Yemen’in Konumu: Yemen Cumhuriyeti Kuzey Yemen’deki Yemen Arap Cumhuriyeti ile Güney Yemen’deki Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin birleşmesiyle Mayıs 1990 yılında kurulmuştur.  Fakat Kuzey ve Güney şeklindeki bu tasnif daha öncelerine aittir. İngilizler Hint yolu üzerindeki stratejik konumundan dolayı Yemen ile yakından ilgilenmişler ve 1839 yılında Aden’i, 1880–1890 yılları arasında ise bütün Güney Yemen’i işgal etmişler, 1905 yılında Osmanlı ile yaptığı anlaşma gereği ikiye bölmüşlerdir. Osmanlı Devleti’nin 1916 yılında Yemen’den çekilmesiyle Kuzey Yemen İmam Yahya’nın egemenliğine geçmiştir. İngiliz hükümranlığındaki Güney Yemen ise 1967 yılında bağımsızlığına kavuşmuştur.

Uzak doğu, Yakındoğu ve Ortadoğu kavramı modern tanımlamalardır. Kültürel, siyasi, stratejik ve iktisadi çerçevelere göre değişen dönemsel ve bağlamsal özellikler taşımaktadır. Afroavrasya anakıtası içinde merkezi bir konuma sahip olan ve Ortadoğu diye sunulan coğrafyanın kuzeyinde Türkiye; güneyinde Yemen bulunmaktadır. Her iki ülke de gerçekten stratejik konuma sahipler.  Arap Yarımadası’nın Afrika’ya bakan güney ucunda yer alan Yemen, kuzeyden Suudi Arabistan, doğudan Umman, güneyden Hint Okyanusu (Aden Körfezi), batıdan Kızıldeniz’le çevrilidir. Yani Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu dolayısıyla Afrika ve Asya kıtalarını; bölgesel olarak ise Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu stratejik eksenlerini birleştirmektedir. Babu’l-Mendeb Boğazı, Kızıldeniz’in ve dolaylı olarak da Akdeniz’in Hint Okyanusuna açılma noktasıdır. Bu da Yemen’i, en önemli petrol arz noktalarından biri kılmaktadır. Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra stratejik önemi yeniden artan Aden Körfezinin Basra Körfezi’nden çıkan petrolün Avrupa’ya taşınmasının yanı sıra Hint Okyanusu’nun ve Uzak Doğu’nun Avrupa’ya bağlandığı en kısa yol olduğunu belirtirsek, Yemen’in önemi iyice artıyor. Dünyadaki dokuz önemli boğazdan üçünün burada, diğer ikisinin de İstanbul ve Çanakkale olduğunu da unutmamak gerekiyor.[4]

Amaç: Yemen’de sivil itaatsizlik ile başlayan direniş, nasıl oldu da kabile ve El-Kaide ile mevcut yönetim arasındaki bir savaşa dönüştürüldüğünün incelenmesi birinci hedeftir. Dünyanın en fakir 48 ülkesinden biri olan Yemen’de bugünlerde halkın yaşam kalitesi gittikçe kötüleşmekte, iç savaşı andıran çatışmalar yaşanmakta, her gün ölüm olmakta, ama Türkiye ve Dünya’nın gündemi sadece Suriye, Libya’da yaşananlardan oluşmakta; Yemen göz ardı edilmektedir.

Yöntem: Arap baharı ve/ya Yasemin Devrimi adıyla özgürlük, eşitlik ve liberal değerleri öncelenmek istenmesini, reel politik ve yapılandırmacı (konstrüktivist) ve yapısalcı teori açısından değerlendirmek gerekiyor. Öyle görünüyor ki, masa başında yapılan akademik kuramlar ile reel politik arasında gittikçe büyüyen bir uçurum söz konusudur. Bu riske rağmen realist, liberal ve yapısalcı yöntemlerin hepsinden faydalanarak pratik için kuramlar geliştirmektir. Bölgeye olası katkı için basit de olsa bir neden-sonuç duygusuna, gerçekliği basitleştirme ve yorumlama aracına ihtiyaç vardır. Özellikle realist ve liberal yaklaşımların açmazları üzerinde duran yapısalcı yöntem, uluslararası politikanın gerçekliğini ve söylemini şekillendirmede kültürün ve fikirlerin önemi üzerinde durur.[5] İncelenen ve analiz edilmeye çalışılan alan Ortadoğu olunca gizil bilimler ve aşırı yorumların da devreye girdiğini düşününce, yapılacak çalışmanın zorluğu da ortaya çıkar.[6]

Dünya petrolünün 3/2 içeren bölgede reel politik gereği birbirleriyle savaşmış, şu anda halklarıyla savaşan yönetimlerin bulunduğu Ortadoğu’yu anlamak, dış küresel güçlerin ve devlet dışı aktörlerin (çok uluslu şirketler, OPEC, Arap Birliği, İslam Konferansı Teşkilatı vb) etkinliğini analiz etmekle mümkün olabilir.  Zira çift kutuplu dünyada Sovyet ve Batı çekişmesi bölgenin ekonomik ve siyasal yapılarına doğrudan etki etmiştir.[7] ABD hegemonik sistemi, Körfez ve Irak savaşlarından sonra yenidünya düzeni ve imparatorluğunu merkezileştirme projesinin en önemli adımı[8] analizimizde aklımızda tutarken, buna ilaveten Ortadoğu’da yaklaşık beş yüz yıl kalmış Osmanlı’nın bakiyesi olan bir “entelektüel-siyasi elit” mevcut ve potansiyel etkinliğini de unutmamak gerekir. Bu tarihi birikimin ürün toplumlararası bir jeo-kültürel bütünlük en yoğun Yemen’de bulunmaktadır.

Bu bağlamda hedefimiz Yemen’deki direniş hakkında birinci elden bilgiler vermek; böylece Ortadoğu’da “Mutlak hâkimiyet ve/ya mutlak terk” politikasını bırakan[9] ve “güç dengesi sisteminin yapısına yani güç dağılımının olduğu kadar işleyişine” de dikkat eden bir Türkiye açısından olası çözüm önerilerine katkıda bulunmaktır.  Çünkü bölgedeki olaylar analiz edilirken “Avrupa karşısında doğrudan hâkimiyet kurmuş yegâne medeniyet havzasının siyasi yapılanması” olan Osmanlı birikimi ve bu tarihi mirasın eseri olan Türkiye Cumhuriyetinin stratejileri olmadan tutarlı analiz yapılamaz.

Bunu söylemek “Neo Osmanlıcılık” değildir bilakis Türkiye’nin ulaşabileceği güç potansiyeli olabileceğinden daha düşük düzeyde gösterilerek Türkiye dışında oluşmuş bulunan güç merkezlilerine endeksli politikalara karşı olası çözüm önerileri üretmeye çabalamaktır. Bunu gerçekleştirmek mümkündür çünkü “Türkiye, bu asrın başında Avrasya üzerinde hâkim olan sekiz çok uluslu imparatorluk yapısından (İngiltere, Rusya, Avusturya-Macaristan, Fransa, Almanya, Çin ve Japonya) birini oluşturan Osmanlı Devleti’nin mirası üzerine kurulmuş modern bir ulus-devlettir.” [10]

Bölgede en uzun parlamenter sistem arayışına sahip olan laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak Avrupa Birliğine girme uğraşısı veren Türkiye, bu özellikleriyle “Medeniyetler Savaşı” teziyle oluşturulmaya çalışılan jeo-kültürel kutuplaşma ve dışlanma tuzağını bozacak potansiyele sahip tek ülkedir.[11]  Uluslar arası yapılanmaları anlamak ve analiz etmek için geçmişi temel almak ama geçmişin tuzağına, şanlı tarih sendromuna düşmemek şarttır.

I.       ARAP YARIMADASI /ORTADOĞU’DA PATRİMONYAL YAPI VE YASEMİN DEVRİMİ

Ortadoğu, ateş altında yaklaşık on sekiz ülkenin halkları önemli değişim ve dönüşümler yaşıyor. Aslında yeni modern bir terim olan “Ortadoğu” kavramını tarifinde bile anlaşmazlık vardır. Fakat genel olarak kuzeyinde Türkiye, güneyinde Yemen, doğusunda İran, batısında Mısır var. Yemen, dört yüz yıla yakın Osmanlı yönetimi altında kaldı ama Memluklular döneminden beri Mısır’ın etkisi yoğun olarak hala hissediliyor. Ortadoğu bölgesinin şekillenişi o kadar yapay ki bayrakları bile aynı renklerden oluşuyor. Sadece Mısır, Irak ve Suriye bayraklarında farklı figürler ufak bir fazlalık olarak bulunuyor.

Ortadoğu, Yakındoğu, Uzakdoğu gibi kavramlar, I. Dünya Savaşı’yla birlikte İngilizler tarafından kullanılmaya başladı. II. Dünya Savaşı sonrasında iyice sosyo-politik açıdan kabullenildi. Bunlar bir zamanların üzerinde güneş batmayan imparatorluğu olan İngiltere’nin dünyadaki kontrol ve egemenliklerini sürdürmek için kullandığı jeo-politik kavramlar ve hepimizde sorgusuz sualsiz benimsemiş gözüküyoruz.

 

Sykes-Picot Antlaşması

1916’da İngiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Fransa temsilcisi M. F. George Picot arasında imzalandığı için adına “Sykes-Picot Antlaşması” denilen metin gereği, Osmanlı topraklarını mezhep ve kabile farklılıkları temel alınarak olası çatışmaları sürekli gündemde tutacak şekilde İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya arasında paylaştırıldığı malumdur.[12]

Osmanlı yönetimi I.Cihan Harbinde bölgeden çekildi. Jeopolitik olarak çekirdek konumunda olan Ön Asya’ya yani Anadolu’ya çekilip yeni bir devlet kuruldu. Arap dünyası “Zulmet ve cehalet dönemi” diye düşündükleri Osmanlı sonrasında özgürleşeceğini düşünürken Batılı güçlerin istilasıyla karşılaştı. Önceden Osmanlı zamanında hilafet ve İslam dini referanslı yönetim yerine, kavmiyetçi- seküler veya aşiret ve dini referanslarla yönetilen ama küresel siyasi ve ekonomik güçlerin himayesinde varlıklarını sürdüren totaliter yapılara dönüştürüldü. Fiili ve fikri sömürgeden kurtulalım derken daha sert bir sarmalın içine düştüler. Özellikle Yasemin devriminin başladığı Tunus, ivme kazandığı Mısır ve şu an bütün dünyanın gözü önünde sivil katliamların yapıldığı Suriye’nin yapısına bakıldığı zaman sosyalist zihniyet belirgindir. Baascı zihniyetin karşısında ise Arap milliyetçiliği (Nasırcılık) başta Mısır olmak üzere diğer Arap ülkelerinde baskındır.[13]

Demokrasi, Cumhuriyet, Sosyalizm ve İslam kavramları her yeri kaplamış ama kimse ataerkil ve patrimonyal yapıdan vazgeçmek istemiyor. Irak’ın durumu malum her gün muhtelif şehirlerde bombalar patlıyor ve onlarca insan ölüyor.[14] Libya ve Suriye’de kardeş kardeşi öldürüyor. Yakındoğu diye isimlendirilen bölgedeki Afganistan ve Pakistan’ın durumlarının farklı olmadığını görünce soğukkanlı reel bir politik ile bölge yeniden dizayn edilmeye mi çalışılıyor, sorusu akla geliyor. Çünkü gelişmeler demokrasi, insan hakları, yoksulluk ve yolsuzluğu ortadan kaldıracak bir sistem arayışını göstermiyor.[15] Tersine dünyada üretim, hammadde ve enerji ihtiyaçlarının karşılanması Çin’in olağanüstü güçlenmesi karşısında yapılan bir nevi “ön alıcı” savaş olduğunu düşündüğümüz zaman bölgede demokrasi, insan hakları ve liberalizm gibi kavramların nasıl örtücü bir şekilde kullanıldığını gözlemlemek mümkündür. Çünkü hegemonya zihniyetinin ahlaki hiçbir değere bağlı olmaz ve hile aldatma üzerine kuruludur.[16]

Halk on yıllardır süren totaliter rejimlerin yolsuzluk ve yoksulluk getiren politikalarından bıktı ve değişiklik istiyor ama nasıl? Totaliter rejimler, Arap dünyasındaki azınlık ve/ya mezhep farklılıkları üzerine kurulu, kabilevi-patrimonyal hâkimiyetini iyice pekiştirmiş ve asla bundan vazgeçmeyecek gibi gözüküyor.[17]  Hz. Muhammed’in yüzyıllar önce ortadan kaldırmaya çalıştığı yapının Haşimi kabilesinden Emeviler tarafından yeniden ihdas edildiği malumdur. O zaman itibaren bölgenin kabile ve aşiret yapısı dikkate almadan yapılan analizlerin tutarlı olamayacağı açıktır. Çünkü kabile ve mezhep farklılıkları jeo-kültürel parçalanmayı daha mikro bölünmelere ve kutuplaşmalara götürmüştür[18]. Osmanlı bölgeden çekildikten sonra her biri bir aşiretin veya önemli bir aşiret destekli liderler tarafından uzun yıllardır yönetiliyorlar. Kimse elindeki yetkiyi devretmek istememektedir.

Örneğin Ürdün Haşimi Krallığı, Suud Arap Krallığı, Saltanat-ı Umman (Oman), Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap ve Katar devletleri de kabilevi yapılardır.

Ayrıca cumhuriyet ve sosyalizm kavramlarını kullanan devletler de vardır. Tunus Cumhuriyeti, Irak Cumhuriyeti, Mısır Arap Cumhuriyeti, Suriye Arap Cumhuriyeti, Sudan Cumhuriyeti gibi. Ama olayların yoğunlaştığı Cezayir ve Libya, hem Sosyalist, hem Cumhuriyet hem Demokratik nitelemelerini birden resmi olarak kullanan devletlerdir. Özgün adlarını verirsem durumun vahametini daha iyi anlarız: el-Cumhuriye el-Cezairiyye ed-Demokratiyye eş-Şa’biyye el-İştirakiyye; el-Cemahiriyye el-Arabiyye el-Libiyye eş-Şa’biyye el-İştirakkiyye el-Uzma.

Bu durumu görünce bölgede yaşanan onca baskı, zulüm ve haksızlığa niçin Petrol ihraç Eden Ülkeler Örgütü, Arap Birliği, İslam Konferansı Teşkilatı, Körfez işbirliği Konseyi gibi yapılanmaların ciddi bir itirazlarının olmamasının sebebi de ortaya çıkmış oluyor. Özellikle Suudi Arabistan bölgedeki olaylardan çok rahatsız ve bunun bir Arap Baharı değil, bir fitne ve fesat hareketi olduğunu söylüyor ve buna yönelik politikalar geliştiriyor. “Karşılıklı bağımlılık” ilkesi gereği Suudi Arabistan, ABD’nin bölgedeki politikasını destekleyici konumdadır.[19]

ABD’nin de bölge demokratik bir hayat gibi bir tahayyülünün dahi olmadığı Körfez ve Irak savaşlarıyla zaten ortaya çıkmıştı. Yeni Dünya Düzeni’nin ilk uygulama alanı burası olmuştu. Uluslararası düzen ABD’nin hukuki ve reel politik patronajlığında yeniden yapılanacak, bir nevi imparatorluğunu merkezileştirmeye çalışmaktadır. Üstelik bunun maliyeti, bu düzenin oluşturduğu güvenlik ile ekonomik-politik güç elde eden aktörlerce ortaklaşa paylaşılacaktır.[20]

Sorun; bölgede ataerkil ve neo-patrimonyal yapıyı modern terimlerle aynen devam ettirmekten kaynaklanmaktadır. Liberal, çoğulcu ve hesap veren bir demokrasi söz konusu değildir. Her yönetici adı ne olursa monarşik yapının korunmasını; iktidarın babadan oğla geçmesini istemektedir.   Arap dünyasının içinde bulunduğu durumu görünce bu patrimonyal yapının son tahlilde bölge halklarının lehine olmadığı ortadadır.

Halk değişiklik istiyor ama gerçekten demokratik  bir yönetim gelecek ve kaynakları azami oranda halkın ihtiyaçları için kullanacak mı? Öyle görünüyor ki bu zor; çünkü en son Mısır örneğine baktığımız zaman ”Mübareksiz bir Mübarekçilik” söz konusu gibi. Yargılanma süreci başladı ama Mübarek ekibinin Mısır yönetimindeki ağırlığı apaçık ortadadır.

Araplar değişiklik istiyorlar ama bunu din merkezli yani bir nevi İslamcılık şeklinde olmasını istemiyorlar. Zaten oldukça muhafazakâr olan yapıya dini yorumlarla meşruiyet sağlanıyor. İktidar tarafı, Başkanlık sarayı önündeki Seb’ın caddesinde kılınan Cuma namazı hutbesinde toptan ‘Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin’ diyor fitne ile ilgili hadisleri okuyorlar. “Allah’a, Hz. Peygambere ve sizden olan Emir’e itaat edin, eğer ayrılığa düştüğünüz bir husus olursa Allah’a götürün” ayetini vurguluyorlar. Allah’ın sabredenlerle beraber olduğunu ve ayrılığa düşüp enerjiyi boşa harcanmaması gerektiğini söylüyorlar. “İsyan’ul Medeni” denilen itaatsizliğin hayatı kilitlediğini, yolları kesmenin, gazı kesmenin fitne olduğunu anlatıyorlar. Nitekim Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih[21]de muhalefeti yol kesici, terörist ve müfsitler olarak niteledi. Meydan okumalarına aynı meydan okumayla cevap vereceklerini söyledi. Kendisine 32 yıl iktidarda olduğunu söyleyenlerin, üç ay içinde memleketi felakete sürüklediğini belirtmesi tam bir paradokstu. Yani mevcut durumun iyi olmadığını o da kabul etmektedir. Nitekim İstanbul’da dünyanın en fakir 48 ülkesinin durumunu görüşmek için yapılan uluslararası toplantıda Yemen var. Buna karşılık, muhalefette önemli ölçüde ayetlerden hareket ediyor ve silahsız bir direnişi öncelediklerini söylüyorlar. [22]

Özgür ve demokratik bir yönetimin olabilirliği için de Türkiye’yi örnek gösteriyorlar. Türkiye’de son onlu yıllarda İslami değerleri önemseyen muhafazakâr bir yönetim var ama Batı ile ilişkilerini geliştirmek isteyen, demokratik değerleri evrensel kriterler ölçüsüne yükseltmek için Avrupa Birliğine girme sürecini hızlandıran bir ülke olarak görüyorlar. Başbakan Erdoğan 1990’lı yıllarda İstanbul belediye başkanlığı döneminden bu yana yaptıklarıyla “pozitif örnek” olarak sunuluyor.[23] Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ziyareti ve buralarda hiç rastlanılmayan halkın arasına karışıp onlarla görüşmesi, pozitif örneği iyice pekiştirmiştir. Bireysel bu tutumların örnekliğinde tabiî ki Türkiye’nin başta Filistin ve Gazze ablukasına yönelik siyasi tutumları, Suriye ve Libya’da sivil halka yönelik uygulamaların kaldırılmasını talep etmesi, Somali de olduğu gibi açlık gibi toplumsal ve insani dramda çözüm için çabalaması, uluslararası alanda sürekli mazlumun yanında olup, saldırganı kınamasının oluşturduğu minnettarlığın büyük etkisi vardır.[24]

Yemen’den, Arap yarımadasının stratejik noktasından Türkiye demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak gelişmesini örnek alınan bir yapı olarak gözüküyor[25]  Çünkü İslam âleminde en uzun parlamenter sisteme sahip devlet geleneğini devam ettiren Türkiye, bu sarmalın içine çekil(e)mezse, bölgesel barışın ikinci kez temininde önemli katkılar yapabilir. Eğer bölgede yeniden bir barış imkânından söz edeceksek, yapay isimlendirmelerle değil, gerçekten “Afrikalı, Avrupalı, Asyalı, Balkanlı ve Kafkasyalı” bir geleneğin ürünü olan Türkiye Cumhuriyeti’nin olası katkıları göz ardı edilemez.[26] Fakat bunu “model ihracı veya model devşirmesi” olarak görmek tutarlı değildir. Belki yeni modernleşme tecrübelerini, bölge halklarının  adalet, eşitlik ve özgür bir gelecek kaygılarına cevap verecek şekilde değerlendirme çabası olabilir.Türkiye’nin son yıllarda demokratik çoğulculuk ve ekonomik gelişmelerle pekiştirdiği tarihsel-kültürel birikiminin bölgesel ve küresel istikrara katkı sunan bir karşılaştırma söz konusu vardır denilebilir.[27]

 

II.   YEMEN’DE KIRILGAN YAPI

 Yemen’e Türkler, ilk defa Selçuklu Sultanı Melikşah döneminde 11. yüzyılda gelmiştir. Yavuz Sultan Selim,  başka bir Türk devleti olan Mısır Memluklarıyla yaptığı 24 Ağustos 1516 da Mercidabık savaşıyla Suriye ve Filistin; 22 Ocak 1517’de Ridaniye savaşıyla Mısır ve Hicaz’ı ele geçirerek bölgede önemli bir dönüşümü de başlattı. Yemen hâkimi Baybars, Selim Han adına hutbe okuttu. Baybars öldürülünce Çerkez İskender Bey Yemen’e hâkim oldu. Osmanlı Devleti dönemin önemli sömürge güçlerinden olan Portekizlilere karşı ilk savunma hattını burada oluşturdu. Kanuni Sultan Süleyman zamanında ise Yemen’de ilk Osmanlı yönetimi başladı (1539). Buraya Yemen Beylerbeyliği adı verildi.[28]

Osmanlı Yemen’i kontrol altına alınca, İslam âleminin en önemli merkezleri olan Mekke ve Medine’yi koruma altına aldı. Ayrıca stratejik olarak Hicaz’ın korunması, Suriye ve Anadolu’nun korunmasını da sağlamıştı.  Bundan dolayı dört yüz yıl, buraya her türlü desteği verdi. Osmanlı Devleti parçalanma sürecinde bile bütün imkânsızlıklarına rağmen 7. kolordusunu burada tuttu. Ekonomik ve Siyasi açıdan oldukça zor dönemler yaşadığı sıralar Hicaz demiryolu ve (1888 İstanbul Anlaşması) Kızıldeniz ile Akdeniz’i birbirine bağlayan Süveyş kanalı projelerini hayata geçirmeye çalıştı. Bu iki proje bile günümüz dünyasının enerji üretim ve arz merkezlerinden olan Arabistan bölgesine verilen ehemmiyeti göstermektedir. [29]

Dünyanın dokuz önemli boğazının beşini kontrolünde tutan bir cihan devletinin projelerini bu bağlamda bir kez daha düşünmekte fayda var. Bu bağlamda tarihte Sünni Osmanlı-Şii Safevi devleti ile günümüzde kültürü ve sosyal dokusu İslam ağırlıklı olmasına rağmen bütün dini inanışlara karşı eşit mesafede durmaya çalışan Laik Türkiye Cumhuriyeti ile şii İran devletinin bölgedeki etkinliğinin devam ettiğini[30] unutmadan yorumlar yapmakta fayda var. Buna bir de Mısır’ı ilave edecek olursak, bölgede tarihsel-kültürel etkinliğini sürdüren üç devlet bulunmaktadır. Çünkü bölgede, Hitit-Asur-Mısır, Bizans-Selçuklu-Fatimi-Osmanlı-Safevi-Memluklu ilişkilerine kadar götürülebilecek bir denge faktörü vardır.[31]

 

Mevcut Kırılgan Yapı

Yemen Cumhuriyeti, dünyanın en fakir ülkelerinden birisidir. Ortalama ömür yaşı 50 olup okuma yazma oranı bölgede en düşük ülkedir. 1990 yılında Kuzey ve Güney Yemen birleşip tek devlet olduktan 4 yıl geçince Güney Yemen, haksız paylaşım iddiasıyla yeniden ayrılmak istedi. Kısa sürede bu istek bastırılmasına rağmen mevcut direnişte ayrılma riski iktidar tarafından sürekli gündeme getirildi. Zeydi Husiler ile sürekli çatışmalar oluyor ve Arap Baharını destekleyen Ali Muhsin Salih,  Husilere karşı savaşan birliklerin lideriydi ve altı kez şiddetli çatışmalar oldu.  Suudi Arabistan kendi sınırına yakın yerlerdeki Şii bu yapıdan rahatsız. İran tarafından desteklendiklerini iddia ediyor. Suudi Arabistan, Husilere yapılan operasyonlarda yardımcı olduğu gibi direnişin başladığı aylarda sürekli olarak Ali b. Abdullah Salih yönetimine destek verdi.  Suudi Arabistan, sürekli olarak “Küresel bir uyanış” değil, bir “Fitne hareketi” olduğunu vurgulamaktadır. Yemen’deki yönetim de sürekli olarak aynı husus üzerinde durmaktadır.

Yemen’in geleceğinde etkili güçler: Kuzey Hareketi; Şii yani Husi Hareketi ve ayrılıkçı diye nitelendirilen Sünni Güney Hareketi; yani El-Kaide. Aslında Husileri tam olarak İsna Aşeriyye yani On İki İmam Şiiliği diye adlandırmak doğru değil bunlar ülkenin %45’ini oluşturan ve Sünniliğe en yakın mezhep olan Zeydilerin bir kolu ama biraz da Caferiliğe yakınlar, yani genel Zeydi yapı ile On İki İmam Şiiliği arasında bir yerde duruyorlar. Yemen’de küresel güçlerin ilgisini çeken hususlardan birisi de Yemen’in Usame bin Ladin’in baba yurdu olması ve ona yönelik herhangi bir hareketin karşısında olunacağının açıklanmasıdır. Ama temmuz ayı sürecinde Güney Yemen’de insansız savaş uçaklarıyla birçok operasyon yapılıyor ve onlarca insan öldürülüyor.

İran Faktörü

Amerika’nın Irak’ı işgaliyle birlikte Ortadoğu’da etkin olmak isteyen iki önemli güç kaldı: Mısır ve İran. Mısır, son rüzgârla epey hasar aldı ve İran daha öne çıktı. Bu sebeple olsa gerek Arabistan yarımadasındaki her yerde direnişlerin safında yer aldığını açıkladı. Arap dünyasının genelinden farklı bir akideye İsna Aşeriyye Şiiliği öğretisine sahip olan İran’ın dünyanın önemli enerji üretim ve arz merkezlerinden biri olan bölgede etkili olmaya çalışmasından ABD ve İsrail’in son derece rahatsız olduğu malumdur. [32]

İran, Yemen’deki az sayıdaki Şiilerin önünü açmak istiyor ama bunu dolaylı yoldan “vekil” kullanarak yapmaya çalışıyor; yani yine Zeydi olan devlet başkanına karşı sürekli ayaklanan Zeydi Husileri desteklediği iddiaları var. İran’ın ülkedeki Şiiler yerine “vekil” gibi Husileri desteklemesi etkili midir bilemiyorum ama yönetimin Husilerle çatışmalarında Suudi Arabistan’dan ile işbirliğini arttığı ve destek aldığı iddia ediliyor. Hâlbuki 1. Körfez savaşında Irak tarafında yer aldığı için Yemenli bir milyona yakın işçi tazminatları bile ödenmeden sınır dışı edilince Yemen ekonomisi zor anlar yaşamıştır.

Kırılgan yapının en önemli unsurlarından olan Husilik meselesi üzerinde biraz daha duracak olursak[33] soracağımız soru şudur: Devlet başkanı da Zeydi olmasına rağmen Husilerin altı kez ciddi çatışmaya girmelerinin gerekçesi nedir? Husiler, devlet başkanının (halifenin) Kureyş kabilesinden olması gerektiğine inanıyorlar. “İmamlar Kureyşten Olmalıdır” hadisini-sözünün (mevzu) tutarsızlığına rağmen dinin hegemonik güç olmasındaki yerini göstermesi açısından önemli bir veridir.[34]  Yemen’de selefi söylem de etkilidir. Camiuatu’l-İman Üniversitesi mezunları bu bakış açısına yakın görüldüğü için ABD tarafından takip edilecekler listesine alınıyormuş. Nitekim Selefi lider, Başkan Salih’in yerine gelecek yeni yönetimin el-Kaide ile savaşmasının İslami olmadığını açıkladı ve uyardı. Abdulmacid ar-Raimi, muhalefet partileri sözcüsünün ABD ve diğer batı ülkeleriyle işbirliği yapabileceklerini söylemesini sert sözlerle eleştirerek bunun İslam inancına aykırı olduğunu söyledi[35]

Kısacası, Arap Baharı adı altında başlayan eylemlerin neticesinde Yemen’deki kırılgan yapı başarısız devlete dönüşmektedir.[36]  ABD merkezli insansız uçak destekli operasyonlar, daha demokratik ve insanca bir hayat isteyen Yemen halkının durumunun iyice kötüleştiğinin göstergesidir. Hâlbuki yoksulluk ve devlet gelirlerinden yoksunluk, bölgede terörist grupların eleman bulmalarını kolaylaştırdığı bir gerçek. Üstelik Yemen’de El-Kaide üç parça ve her biri diğerine hükümran olmaya çalışıyor. Özellikle iki yan grup Usame b. Ladin’in kurucu olduğu ve şu an Nasır el-Vahaişi’nin liderliğini yaptığı ana birimi etkilemeye çalışıyor. [37]

 

Değişim devrimi ve değişimin adresi: San’a Üniversitesi

San’a üniversitesi önündeki meydanda 11.02.2001 tarihinde başlayan direniş hareketin ilk günlerinde iktidar partisi Genel Halk Kongresi taraftarı da gösteri yapıyordu. Daha sonra Mısır’da Tahrir Meydanı gösterilerinin etkinliğini görmüş olsalar gerek ki, San’a’daki Tahrir meydanı Yönetim taraftarlarının merkezi olmaya başladı. Böylece olası çatışmaların da önüne geçilmiş oldu. Üniversitelerin açılması ertelendi. Üniversite önünde muhalifler, Tahrir meydanında yönetim taraftarları gösterilerini sürdürmeye başladı.

Üniversite’nin önündeki meydandaki direnişi birçok sivil toplum kuruluşu ve muhalefet partileri organize etti. Ama gençliği ve kadınlar arasında etkili olan Yemen Islah Birliği (et-Tecemmu’ el-Yemeni li’l-Islahi) ise muhalif ana parti olarak öne çıktı. Sünni ve İhvan-ı Müslimin’e yakın bir siyasi duruş sergileyen parti, üniversiteyi “Değişimin Adresi” olarak ilan ediyor. [38] İngilizce ve Arapça “Fasit Yönetim Defol”, “Adalet, özgürlük ve eşitlik istiyoruz” “Fakirlerin Devrimi”, “Ya Ali Defol, Yeter Artık”, “Akademiya Gençliğin Devrimini Destekliyor”  gibi pankartlar her tarafa asılmıştı.

Diğer muhalif büyük siyasal grup ise Yemen Sosyalist Partisi (el-Hizbu’l-İştiraki) olup eski Güney Yemen’de güçlüdür. Parti Başkanı Dr. Numan mustakbel cumhurbaşkanı olarak görülüyor.[39] Bunların dışında Zeydi Hak Partisi (Hizbu’l-Hak) önemli işleve sahiptir.[40] Ayrıca Adalet Partisi (Hizbu’l-Adl) var. Nasırcı bir çizgide olan Birlik Partisi ve genel olarak sosyalist fikirleri taşıyan Ulusal Arap Sosyalist Partisi de direnişe destek veriyor.  San’a üniversitesi önündeki en büyük destekçi ise Başkan’ın kardeşi olan Ali Muhsin Salih, Husilerle önemli çatışmalarda bulunmuş bu komutan askeri birliğiyle muhaliflerin korumasını yapıyor.[41]

İktidar taraftarları ise Tahrir Meydanı’nda gösterilerini sürdürüyorlar. Peki, bu “kontrollü gerilim politikası” ne kadar devam edecek? Bir tarafta dünyada bireysel silahlanmanın en üst sınırda Yemen’de nüfusun üç katı silah var ve kabilevi yapı çok önemli olup ağır silahlara sahiptir. Son yıllarda El-Kaide bağlantısı veya diğer nedenlerle terör eylemleri ile ön plana çıkan Yemen’de sivil itaatsizlik eyleminin başlatılması çok önemli bir aşamadır.

 

Devrim Güncesi:

1. Mart 2011 Gazap Günü. Ülkede ve Arap yarımadasında önemli etkisi olan ve Camiatu’l-İman rektörü Abdülmecid Zindani muhalefeti destekleyen bir konuşma yaptı[42]. 20 binden fazla kişinin katıldığı bir protesto eyleminde yaptığı konuşmada değişimin kardeşkanı dökülmeden, şiddete başvurulmadan ve diyalog yoluyla yapılmasını istemesinin ve herkesi aklıselime davet etmesinin, protestoların bundan sonraki seyri açısından ipuçları vermesi açısından önemli bir konuşmaydı.[43] Muhalifler, “Zafere Kadar Barışçı Devrim” için gerekçelerini anlatıyorlar. Nitekim 29.4.2011, ŞEHİTLERE VEFA CUMASInda SEVRETUNA SİLMİYYE: (Devrimimiz Barışçıdır” başlıklı bir bildiri dağıtıldı: Niçin Halk Düzenin Değişmesini İstiyor? Diye soruyla başlıyor. Çünkü bu yönetim:

  1. Ülkeyi yönetmede başarısız oldu. Siyasi ve iktisadi krizleri yönetemedi.  Yüce Halkımızın fertleri arasında hoşnutsuzluk ve nefret kültürünü besledi. Dini gruplar arasında gerginliği yaydı ve hızla yükselti.
  2.  Demokrasi, cumhuriyet ve devrimin ilkelerini bireysel ve aile yönetiminin ilkelerine dönüştürdü.
  3. Modern bir devlet kurmada başarısız kalındı. Kanun, düzen ve modern medeni toplum gerekliliklerini yerine getirmedi.
  4. Milletin malı ve ülkenin gelirleri kendisi, ailesi ve çevresi tarafından talan edildi. Bunlar devlet içinde her türlü fesadı işleyenlerdir.
  5. Düzen rüşvetle işliyor ve aracısız iş yapılamaz hale geldi.
  6. Ülkenin gelirlerini (petrol, balık, gaz, turizm vb) gasp ettiler, halk sürekli bir yoksulluk içinde yaşadı.
  7. Kötü yönetim, idari ve mali bozukluklar fesad) iyice arttı. Hukuk bağımsızlığı diye bir şey yok.
  8. Salih’in döneminde ülke eğitim, sağlık ve ekonomi vb. açısından tehlikeli konuma getirildi.
  9. Daha iyi bir gelecek için değişim isteyen barışçı devrim gençliğinin kanını döktü.

Son olarak, işte sebepler bunlar: “Yemen Yönetiminde kalmayı Hak ediyor mu?” diye bitiriyor bildiri. Gene cuma günü dağıtılan “Hür Ses” diye dört sahifelik küçük bir bültende “Kim Zelil Bir Hayat Yaşamak İster” diye bir başyazı var.  Burada devrimin üç hedefi olarak şunlar sunuluyor:

  1. Mevcut yapının (Başkan, Hükümet ve Parlamento) tamamen gitmesi şarttır.
  2. Demokratik, sivil bir devlet kurulmalıdır. Güçler ayrılığı ilkesi üzerine kurulu Demokratik ve sivil bir Parlamenter sistemin tesisi gereklidir.
  3. Ülke ekonomisinin ziraat, sanayi ve ticaret temelleri üzerine kurulması elzemdir. [44]

Buna karşılık iktidar taraftarları ise mevcut yapının bölgedeki birçok ülkeden iyi durumda olduğunu söylüyorlar. Her gün resmi gazete işlevi gören gazetede devrimin ilkelerinin korunduğunu iddia ediyorlar. Bu ilkelere bakınca değişim ve süreklilik ikilemini bölgede görebilirsiniz. Parmenides’in öğretisinin ironik bir şekilde yaşandığını, hiçbir şeyin değişmeden nasıl kalabildiğini görmek, yaşamak mümkündür. 33 yıl önce tespit edilen ve her gün tekrar edilen ilkeleri bir okuyunuz ve yukarıda muhaliflerin tespitleriyle karşılaştırınız bunu siz de göreceksiniz.

 

Yemen Devrimin altı ilkesi şunlardır:

1.   İstibdat ve sömürüden kurtulmak, adil bir cumhuriyet yönetimi ikame etmek, halk katmanları arasındaki imtiyazları ve farkları izale etmek.
2.   Devrimini kazanımlarını korumak için Milli ordu oluşturmak
3.   Halkın kültürel, siyasi, içtimai ve iktisadi açıdan seviyesini yükseltmek.
4.   İslam’ın nezih ruhundan beslenen düzenli kurumlar oluşturarak adil dayanışmayı sağlayarak demokratik toplum oluşturmak.
5.   Bütün Arap dünyasının birliği çerçevesinde vatanın birliği ve bütünlüğünü sağlamak için çalışmak.
6.   Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Kuruluşların ilklerine saygı göstermek, Uluslararası barışın sağlanmasına ve Milletlerin barış içinde yaşamalarını sağlayan ilkelere bağlı kalarak katkıda bulunmak [45]

Tekrar devrimin güncesine dönerek sivil itaatsizlik eylemleri ve bunun boşa çıkarmak için ortaya konulan tutumları analiz etmeye devam edelim.  Sivil itaatsiz tutumun Tunus, Mısır, Libya’dan farklı bir muhalefet tarzı olduğunu gören resmi birimler, 8 Mart 2011 gece yarısı muhaliflerin üzerine ateş açıldı, 3 ölü ve yaklaşık 70 yaralı direnişçileri silahlı karşılığa itemedi. Bunun üzerine 10 Mart 2011 yönetim geniş katılımlı bir toplantı yapıyor ve kuvvetler ayrılığı, yeni anayasa dahil olmak üzere her şeyin yapılacağını deklere ederek tansiyonu düşürmeye çalıştı fakat bu, kabul görmedi. 11 Mart 2001 Cuma günü onbinlerce insan, San’a Üniversitesi önündeki meydanı ve caddeleri doldurdu. Şehitlere cenaze namazı kılındı ve yönetimin gitmesi gerektiği vurgulandı.

18 Mart 2011 Cuma gününü muhalifler Yevmu’l-inzari yani uyarı gün ilan ettiler ama çok sert bir karşılık gördüler. Açılan ateş sonucunda 56 kişi hayatını yitirdi. Buna karşılık sivil itaatsizliğe devam edileceği vurgulandı. Her evde en az üç silahın bulunduğunu düşünülecek olursa bu tepkinin ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkar. Bu çerçevede, 25 Mart 2011 Cuma günü ise “Yevmu’l-irhal” yani “yönetimden gitme günü” olarak ilan edildi.

İktidar taraftarları ise Seb’in caddesinde Cuma namazlarını kılıp, muhalifleri fasit, bozguncu ve küresel güçlerin işbirlikçisi olarak ilan etmeye devam ettiler. Kuran’dan ayetler okuyarak fitnenin ne kadar olumsuz olduğunu vurguladılar. Nitekim 6 Nisan 2011 uzlaşma veya diyalogun bittiği Ali Abdullah Salih tarafından ilan edildi. Muhalifler terörist, yobaz ve yol kesiciler diye nitelendirildi, görevden resmi süresi yani 2013 kadar çekilmeyeceğini söyledi.

Muhalifler ise 8.4.2011 Sebat cuması diye ilan ederek Körfez İşbirliği Konseyi üyesi Suudi Arabistan, Kuveyt, Imarat, Uman, Katar, Bahreyn’in hazırladıkları Başkan Ali Abdullah Salih’in görevi bırakmasını öngören plandan dolayı teşekkür eden broşürler dağıtıldı. Barış planı, muhalefetin bir uzlaşı hükümeti kurmasını ve Salih’in bir ay içinde görevini bırakmasını öngörüyordu.

Plan, Salih ve çevresine dokunulmazlık tanırken Salih’in istifasından sonra iki ay içinde devlet başkanlığı seçimi yapılmasını ve referanduma sunulmak üzere yeni bir anayasanın hazırlanmasını içeriyordu. İktidar ise bu planı tanımadığını bir kez daha açıkladı. Muhalefet, tek şartlarının yönetimin gitmesi gerektiğini 15 Nisan 2011 gününe, “Cumatu’-ısrar” ismi vererek gösterdi. Gene bir ilerleme olmadı

22 Nisan 2011:Son Fırsat Cuması” diye güya bir fırsat daha verildi. Cumatu’l-fırsati’l-ahire: ar-Rahili fevri; Matlubu’l-Muctema”); yani hemen git, daha doğrusu defol, toplumun istediği bu, Son Şansın diyor muhalefet ama durum hiç de olmadı. Çünkü Başkan Salih, geçen hafta yaptığı açıklamalarda stratejik ve zekice bir çıkış yaparak kendisine tanınan iki haftalık süreyi reddetti. İktidarı istiyorsanız oy sandığına gideceksiniz, değişim anayasal çerçevede olacak, komploları ve darbeleri reddediyoruz dedi. Yani seçimle gelemeyeceğini bildikleri için bunu yapıyorlar diyerek muhalefete yüklendi. Bu oldukça makul bir öneri gibi gözüküyordu ama muhalifler, mevcut yönetim altında yapılan bütün seçimlerin tek galibin Salih olacağını ve bu tuzağa düşmeyeceklerini belirttiler.

23 Nisan 2011: Muhalefet, genel grev çağrısı yaptı. Güneyde, özellikle Aden’de buna uyulduğu söyleniliyor. Tüp gaz sıkıntısı had safhaya vardı. Normal fiyatı 1200 riyal olan tüp, karaborsada beş liraya yükseldi. 27 Nisan 2011 Suudi Arabistan’da iktidar ve muhalefet tekrar bir araya geldi. Herkes bir çözüm önerisi çıkabilir diye beklerken, aynı gün sabahleyin Sana Üniversitesi arka taraflarında silah sesleri gelmeye başladı. Görüşmeler ülke içinde sabote edildi ve ümitler görüşmeler başlarken söndürüldü.

1 Mayıs Pazar günü yapılan barış toplantısı da başarılı olamadı. Körfez ülkelerinin hazırladığı plana Devlet Başkanı olarak değil de iktidar partisi başkanı olarak imzalamak istediğini söyledi. Sonra bundan da vazgeçti. Muhaliflerin kendi sarayında kendi önünde antlaşmayı imzalaması gerektiğini vurguladı. Muhalefet ise bunun ne anlama geldiğini iyi bildiği için kesinlikle yanaşmadı.

Başkan Salih, kendisi giderse Güney Yemen’in ayrılacağını Somali gibi olunacağını, El-Kaide terör örgütünün ülkeye musallat olacağını vurgulayınca muhalifler, bunların hepsinin yönetimin oyunu olduğu belirtti.[46]

6 Mayıs 2011 “Güney’e Vefa Cuması” diye isimlendirdiler. İktidar taraftarlarının güney ayrılmak istiyor tezine reddiye olarak bu isim verildi ve birlik mesajı yayımlandı.

10 Mayıs 2011. Muhaliflere ateş açıldı.  12 ölü, onlarca yaralı olunca, karşı silahlı direnişe girilmedi.

13 Mayıs 2011 “Cum’atu’l-Hasm” Yani bıçak kemiğe dayandı diye isimlendirilen Cuma namazında yönetimin gitmesi isteği tekrar vurgulandı. Taiz ve Aden’de başlayan Sivil İtaatsizlik eylemleri olarak işyerlerini kapatılması, toplu taşıma araçlarının çalışmaması gibi uygulamaların başkent Sana’da başlamasına karar verildi. Ama uygulamada diğer iller gibi başarılı olunamadı. KİK hazırladığı barış planında Salih’in yargılanmaması şartını bile kabul ettiklerini belirten muhalefet yetkilileri, yönetimin zaman kazanmak için adımlar attığını, halkı gaz,  benzin ve gıda sıkıntısına sokarak muhalefete destek vermemelerini temin etmeye çalışmakla itham etti.

Tabii iktidar tarafı da cumalara isimler veriyordu, bu felsefe tarihinde meşhur nominalizm (isimcilik) ve realizm (gerçekçilik) tartışmasını hatırlatıyordu. Ali Abdullah Salih, muhalefetin bütün isimlendirmelerini realist ama doğru-adil olmayan yöntemlerle boşa çıkarıyor ve adeta kedinin fareyle oynadığı gibi insanlar ve geleceğiyle oynuyordu.

18 Mayıs 2011 Körfez İşbirliği Konseyinin ve bazı Batılı delegelerinde onayı almış yenilenmiş antlaşma metni imzalanacaktı. Fakat son anda Salih, tekrar vazgeçmiş. Başkan, yani köşe kapmaca oyunu devam ediyor.

Bununla birlikte 19 Mayıs 2011 Cuma’nın adı, “Yemen Halkının Birliği” denilerek bir ümit beslendi. Çünkü 22 Mayıs İki Yemen’in birleşme gününde yönetimsiz ilk ciddi birleşme bayramını kutlayacaklarını vurguladılar. Bunun için olsa gerek 20 Mayıs 2011 günü devlet başkanlığı sarayına “İkna Yürüyüşü” kararı aldındı ama uygulamaya geçilmedi.

22 Mayıs 2011: el-‘îdu’l-Vahde Birleşme Bayramı alternatif bir şekilde kutlandı. Yemen halkının dünyaya terörist diye gösterilemeyeceği, gerek Husi gerekse Güney’deki terör eylemlerinin arka planında resmi birimlerin olduğu, halkın demokratik bir yapıyı sivil itaatsizlikle barış içinde istedikleri belirtildi.[47] 

Bu açıdan bireysel silahlanmanın en yüksek olduğu bu ülkede, sivil itaatsizliğin denenmesi önemliydi. 22.Mayıs 2011 Körfez işbirliğinin önerdiği anlaşmayı muhalefet kabul etti, Salih de imzalayacağını söyleyince gerçekten çifte bayram olacağı varsayıldı. Ama akşama doğru imzalamayacağını açıkladı. Üstelik ertesi gün ana muhalefetin önde gelenlerinden Sadık el-Ahmar’ın evinde yapılan arabuluculuk görüşmelerinin ağır silahlarla basılması üzerine çatışmalar başladı.  Ahmar kabilesi ile yönetim birlikleri arasındaki çatışmaya rağmen üniversite önündeki gençlik, barışçı direnişe devam etmeye kararlı olduklarını söylüyor. Kendi güvenlik yetkilisini görüşmeye gönderdi ve oradayken füze ile mekânı vurmasıyla istediğini elde etti. Ahmar ailesine bağlı silahlı güçler Hasaba mıntıkasındaki devlet dairelerini ele geçirdiler ve yönetim güçleriyle sokak çatışmaları başladı.

İç savaş gibi devam eden çatışmalar sürecinde San’a Üniversitesi önündeki sivil itaatsizlik eylemleri de devam etti. 3 Haziran Cuma günü devlet başkanı Ali Abdullah Salih Cuma namazında füze ile yaralanmasıyla sokak çatışmaları zirvesine ulaştı.[48] Ağır yaralanan Salih, Suudi Arabistan’a götürüldü, ameliyat geçirdi. Hala orada, ama oğlu ve aile hala yönetimde ve geri gelmesi için elinden geleni yapıyor. Nitekim sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlar ve siyasi krizin çözümü için iktidar partisi ve tedavisi Suudi Arabistan’da devam eden Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih 8.9.2100 tarihinde düzenleyeceğini söylüyor.

Bir ay önce de bunu söylemişti. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) barış planını yeniden devreye sokma kararı aldığı bildirildi. Daha önce birçok defa askıya alınan KİK barış planını yeniden devreye sokma kararı alındığı halkın ekonomik krizine çözüm aranacağını söylemesi karşısında muhalefet ise bu çocuk oyunlarından bıktıklarını bir kez daha tekrarlıyor[49] ve 9.9.2011 Cuma günü halkı tepki vermeye çağırıyor. Cumanın isminin “Nasrun minellah ve fethun garip” yani “Yardım Allah’tandır ve fetih yakındır” ayetiyle isim verilmesi hala bir ilerleme olmadığını, halkın iyice yoksulluklaştığını ve bezgin hale geldiğini göstermektedir. Devrim taleplerini barışçı yöntemlerle olacağını Mısır, Libya ve Suriye olmayacaklarını söyleyen Yemenliler,  [50]daha kötü bir duruma düştüler ve örtülü bir iç savaş sürüyor, üstelik de dünya kamuoyundan gizlenerek. Devrimin başlamasından yaklaşık yedi ay geçmesine rağmen muhalefetin gözle görülür bir başarı sağlayamaması, Ali Abdullah Salih’in zekice manevralarla, ulusal ve uluslar arası dengeleri kullanması sonucunda halk yöneticilerin istediği aşamaya geldi ve devrimcilere olan desteklerini zorunlu olarak kesmeye başladı.[51] Fakat sivil itaatsizliğin başarısız kalması, hükümetin başarısı anlamına da gelmedi, direnişçilere katılım çoğaldı, silahlı çatışmalar artmaya başladı.

Yemen’de eğitimli gençlerin çoğunluğunu oluşturdu Taiz’de güvenlik güçlerinin göstericilere ateş açması sonucu 3 kişi ölü, çok sayıda yaralı olduğunu  (15.09.2011) ertesi günü cuma gösterileri tekrar ayaklanmanın ilk günleri gibi oldu. ”Sadakat ve sözünde durma Cuması” olarak isimlendirilen günde Cuma öncesi ve sonrasında büyük gösteriler yapıldı. General Ali Muhsin’e bağlı değişik askeri birliklerden moral desteği geldi. Gittikçe artan yoksulluk, düşük hayat standartları ve yolsuzluklar karşısında pes etmesi beklenen halk, direnişlerini yedinci ayını doldururken, sivil itaatsizliğin başkent Sana ve çevresinde büyük çatışmalara katılmaya başladı. Sana’ya40 kilometremesafede olan ve Salih’in oğlu Ahmed Salih’e bağlı birliklerin yüzde kırkının bulunduğu Arhab bölgesinde yoğun çatışmalar oluyor.

Üzücü olan taraf kesinlikle şiddet taraftarı olmayan Abdülmecid Zindani’ye bağlı insanlarda silaha sarıldı. Mısır’daki ”İhvan-ı Müslimin” hareketlerine yakınlığı ile bilinen ”Islah” cemaatinin üyeleri de artık doğrudan Ahmed Salih’in birlikleri arasındaki şiddetli çatışmalar devam ediyor.[52] 18.9.2011 günü Cumhuriyet özel muhafızlarının gösteri yapan direnişçilere ateş etmesiyle başlayan çatışmalarda 26 kişi hayatını kaybetti. Ali Muhsin Salih’e bağlı askerler de direnişçilere yardım etmeye çalıştı.[53] Ölü sayısı 53 ulaştı ve Suudi Arabistan tankları tıpkı Bahreyn’e olduğu gibi Yemen’e de girdi. Yemen savaş uçakları da Sana çevresindeki köyleri bombalamaya başladı. Muhaliflerin kampına füzeler fırlatmasıyla ölü sayısı 57’ye ulaşmıştır. Öyle gözüküyor ki daha da artıracaktır.[54] En az sekiz milyon insanın açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir ülke ve yöneticilerinin halkını bu derecede katledilmesinin hiçbir izahı olmadığı ortadadır.

Sana ve çevresinin bombalandığı, Hasaba mıntıkasında Haşid kabilesi lideri Ahmar ve askerleriyle cumhuriyet birliklerinin savaştığı bir zamanda Ali Abdullah Salih geri döndü. (23/9/2011) Bunun bir iç savaş ilanı olduğu düşünen, Cuma gününü son günlerde yüze yakın öldürülen insan için vefa günü olarak nitelendirirken, yönetim taraftarları ise kutlamalar yapıyorlar.[55] Ali Abdullah Salih, sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrar diyalog çağrısı yaptı, ABD görev  ve yetki değişimi önerdi, ama geldiği günün ertesinde yoğunlaşan çatışmalar sonunda 40 kişi öldürüldü. Böylece bir hafta içinde ölenlerin sayısı yüzelliye ulaştı.[56]

 

ARAP BAHARI MI SOĞUKKANLI REEL POLİTİK Mİ?

Muhalifler, Arap yarımadasında hareketlenmeleri 2. Uyanış/diriliş olarak görülüyorlar.  1848 yılında Avrupa’da başlayan uyanışın bölgesel izdüşümü ve Arap dünyasını paylaşan İngiltere, İtalya, Fransa gibi istilacı güçlere karşı verilen 1. uyanışın devamı olduğunu, 2. uyanışla bu küresel güçlerin bakiyelerinin de giderileceğini iddia ediyorlar. Şimdi bu önermelerin tutarlılığını analiz edelim:

 

Arap Uyanışı (mı?)

Osmanlı yönetimi 1. dünya harbinde bölgeden çekildi. “Zulmet ve cehalet dönemi” diye düşündükleri Osmanlı sonrasında Arap dünyası özgürleşeceğini düşünürken, Batılı güçlerin istilasıyla karşılaştı.[57] 1. Uyanış dedikleri 1914–1945 arasında bu güçlere karşı özgürlük mücadeleleri vermeleridir. Önceden Osmanlı zamanında hilafet ve İslam dini referanslı yönetim yerine, kavmiyetçi- seküler veya kavmiyetçi ve dini referanslarla yönetilen totaliter yapılara dönüştü. Fiili ve fikri sömürgeden kurtulalım derken, daha sert bir sarmalın içine düştüler. Kabile ve mezhep farklılıkları jeo-kültürel yapıyı daha mikro bölünmeleri ve kutuplaşmaları pekiştirdi. [58]. Mevcut karmaşa ve kaos önemli oranda bu yapının ürünüdür.

 

“Siyasi (ortak) akıl”

Yasemin devrimi adı altında yaşanan gelişmeler de  Arap aydınları hilafet ve kavmiyetçi yapıların dışında 3. yönetim tarzını arıyorlar: “Siyasi (ortak) akıl” modeliyle kurulacak dini değerleri dikkate alan modern bir devlet zihniyeti geliştirmeye çalışıyorlar. Onlara göre, bu, halkın/ümmetin devleti olacaktır, akide/dini öğretinin devleti değil. İhvanu’l-Muslimin kurucusu Hasan el-Benna, talebesi Abdülkadir Udeh, Seyyid Kutup’un fikirlerinden; Yusuf Kardevi’nin önerilerinden istifade edilecek. Bunların yanı sıra modernizemle yüzleşen Muhammed Abid Cabiri, Muhammed Arkun, Burhan Galyon, Abdullah Urevi, Rıdvan Seyyid gibi oldukça farklı yelpazedeki âlimlerin fikirlerine başvurulacağından bahsedilmektedir. Bu arayışlar bağlamında cevabını aradığımız soru/n tekrar hatırlayalım:

 

Soru(n); gerçekten ABD, 2.uyanış dalgasıyla küresel güçlerin ve küresel sermayenin temsilcileri konumunda olan kavmiyetci-patrimonyal yönetimlerin tasfiyesine yardım mı ediyor? Yoksa hem İran’ın dünyanın önemli enerji merkezi olan Ortadoğu’da etkin olmasının önünü kesmek, hem de bölgede Irak işgalinden sonra iyice bozulan imajını düzeltmek için soğukkanlı bir reel politik mi izliyor?

Özellikle İsrail’in Filistin’e yönelik politikalarını ve ABD’nin Irak işgalini Arap halkları seyretti ama bu aynı zamanda müthiş bir karşı bilinç de oluşturdu. Türkiye, İsrail ilişkilerinde Gazze Ablukası ve Mavi Marmara Gemisinde yaşananlar sonucunda ortaya çıkan Birleşmiş Milletler raporu, Türkiye’nin itirazı, uluslar arası gerilimler ve Mısırlıların Kahire İsrail büyükelçiliğini basmasıyla ortaya çıkan gelişmelerle zirveye ulaştı.[59] Buna bir de çoğu Arap ülkesinde yoksulluk ve yolsuzluk getiren, öncelikle küresel sermayeye ve kendi çevresine hizmet eden “Kleptokrasiler”in totaliter uygulamalarını ilave edersek bu bilinç iyice güçlendi. Çünkü mevcut yapı, “üretimsizlik” üzerine kurulmuştur. 450 milyar dolar rezervi olmasına rağmen Suudi Arabistan başta olmak üzere, zengin-fakir Arap ülkeleri tüketim üzerine kurulmuştur. İlber Ortaylı’nın ifadesiyle söyleyecek olursak, “Üretemeyen toplumlar örgütlenemezler. Böyle toplumlar 50 tane bahar yaşasalar, arkasından kızgın yaz sıcağı ve soğuk gelir. Evvela toplumun üretmesi lazım. Bu olmadıkça, buralara bahar kolay gelmez.”[60]

2. Uyanış dalgası diye de isimlendirilen gelişmeler, acaba mevcut kavmiyetçi yönetimler ve onların şahsında küresel güçlere, özelikle ABD’ye karşı oluşan bu “karşı bilinç”in ortaya çıkaracağı belirsizlikleri en aza indirgemek için desteklenen soğukkanlı bir reel politik gereği olan bölgesel hareketlilik olabilir mi? Bana bu daha tutarlı gibi geliyor.

 

Soğukkanlı reel politik ve Sivil İtaatsizliğin İflası

Tunus’da sular duruldu ama yeni yönetim diye sunulanın hakikaten demokratik ve sosyal adaleti sağlayacak, yolsuzluk ve yoksulluğu kaldıracak projeleri var mı? Mübarek gitti deniliyor. O, Enver Sedat’ın politikalarını nasıl bir başka kulvarda devam ettirdiyse, yeni gelenler (diyemeyeceğim; çünkü aynı kadro) “Mübareksiz bir Mübarekçilik” yapacak gibi gözüküyor. Halk bunu anladı galiba, yeniden hareketlendi Mısır’da. El-Baraday var, diyeceksiniz ama O’nun da geçmişine bakınca, bölgede etkin güçlere rağmen politikalar üretebilecek biri mi diye sormak gerekiyor.

Yemen’de durum aynı, bu gerçeği bildiğinden olsa gerek, Başkan Salih, bensiz bir hafta zor idare edersiniz diye muhaliflere rest çekmişti. Amerika’nın göstericilerin taleplerine dikkat edilmeli sözünün olası çözüm önerilerinin reddi anlamına geldiği için “Amerika kim oluyor, kendi işine baksın” diye bir karşı çıkış yapmak istedi. Ama hemen ertesi gün, yanlış anlaşıldım diyerek geri adım atması mevcut yapıların siyasi konumlarını belirlemek için önemli veriler.

Yemen yönetimi, sivil itaatsizliği kırmak için devrim güncesinde görüleceği üzere birçok kez görevden çekilebileceğini, Körfez İşbirliği Konseyi’nin önerilerine açık olduğunu, kabul edeceğini söyledi ama her defasında vazgeçti. Artık halkın sinir uçlarıyla oynamaya başladı, her türlü tahriki yaptı. Ölüm ve yaralanma ile sonuçlanan eylem yaptı. Ama buna karşılık görmeyince ana muhalefeti oluşturan liderlere yönelik kışkırtmalara başladı. Uzlaşma veya diyalogun bittiği (6.5.11) resmen Ali Abdullah Salih tarafından ilan edildi. Muhalifler terörist, yobaz ve yol kesiciler diye nitelendirildi, görevden resmi sürecisi yani 2013 kadar çekilmeyeceğini deklere etti.[61]

 SONUÇ:  Bütün dünyanın gözü önünde gerçekleşen sivil katliamlar, Suriye ve Libya’daki olaylar tarafından örtülendi. Hâlbuki bireysel silahlanmanın dünyada en fazla olduğu ülkelerden biri olan Yemen’de yapılan ve oldukça başarılı olan sivil itaatsizlik eylemleri, yönetim-kabile ve yönetim-El-Kaide adı altında yapılan çatışmalarıyla başarısızlığa uğratıldı.

 Burada önemle durulması gereken husus, Gandi örneğinde görüldüğü gibi bir başarı sağlayamaması, istilacı güçlerin yabancı olmaması, neo-patrimonyal ( yöneticilerin ve elit bir tabakanın) yıllardır devletin gelirlerini aralarında paylaşımı, halkın yoksulluk ve her türlü demokratik hak ve özgürlüklerinden yoksunluğunu getirdi. 

1990 yapılan devrim öncesi ve sonrasında nasıl önemli bir gelişme sağlanamadıysa maalesef Arap Baharı öncesi ve sonrasında özgürlük, demokrasi ve liberal değerler adına bir kazanım olmadı. Üstelik halkın yaşam kalitesi daha düştü, gıda fiyatları iyice arttı, paranın değeri daha düştü. Yüzde 40’ının açlık sınırında yaşadığı Yemen halkı, 7 ayı geçen halk ayaklanmalarının oluşturduğu ekonomik ve siyasi krizle mücadele ediyor. Belki yeni isimler gelecek, yeni programlarla bölgede etkili olacak, ama yakın dönemde halkın refah durumunda önemli bir gelişme olmayacak gibi gözüküyor.

Bununla birlikte Arap dünyasında başlayan değişim ve dönüşümün sadece bölgesel olacağı ve buralarda gösterilen direnişlerin ve sivil itaatsiz eylemlerin küresel boyuta taşınmayacağı anlamına gelmeyeceğini vurgulamak gerekir. Nitekim İngiltere, ispanya, Yunanistan, İsrail ve en son ABD görülen eylemler, mevcut ekonomik eşitsizliklere,  haksızlıklara, yoksulluğa başkaldırıdır. Kahire ile Madrid, Londra, Kudüs ve New York arasında adil bir yönetim, ekonomik istikrar, iş ve gelecekten ümit var olma kaygısındaki gençlerin anarşist eğilimler taşıyan sivil itaatsizlik eylemlere dönüşmektedir.

Tunus, Mısır, Libya, Yemen’de demokrasi yok, totaliter yapılar mevcut, ama diğer batı ülkeleri demokrasinin yılmaz savunucuları gözüküyor, fakat gençlerin sorunları aynı, işsizlik, fakirlik, gelecekten hiçbir ümidin kalmamasından bunalan gençler, oralarda değişim ve dönüşüm istiyor.[62] Nitekim 17 Eylül 2011 dünya finansının sembol caddesi ve New York Menkul Kıymetler Borsasının bulunduğu “Wall Street” te ekonomik sömürüye karşı başlayan gösteriler ABD’nin Los Angeles, Chicago, Denver ve Seattle gibi kentlerine de yayılmaya başladı.  Brooklyn köprüsünü trafiğe kapattıkları gerekçesiyle 700 kişinin şiddetle bastırılarak gözaltına alınmasına rağmen gösteriler devam ediyor. Arap dünyasındaki gösterilere karşı demokratik olunmasını isteyen ABD yönetimi, kendi ülkesinde aynı tavrı göstermiyor.

Sonuç olarak, tikel olarak incelemeye çalıştığımız Yemen’de organize eylemlerle sivil itaatsizliğin bütün iyi niyetli çabalara rağmen başarısızlığa uğraması,  eş zamanlı olarak dünyanın farklı bölgelerinde görülmeye başlayan ve haksız uygulamalara yönelik direnişlerin sivil itaatsiz boyutlarının ihmal edilmesini gerektirmiyor.

Prof.Dr. Mevlüt Uyanık    *
Hitit Üniversitesi ve Yemen Sana’a Üniversitesi Öğretim üyesi
– Haber Lotus –


* Prof.Dr. Mevlüt Uyanık, Hitit Üniversitesi ve Yemen Sana’a Üniversitesi Öğretim üyesidir. Bu metin 1-2 Kasım 2011 tarihlerinde Kocaeli Üniversitesinde düzenlecek olan Uluslar arası Ortadoğu Kongresine sunulmak üzere hazırlanmıştır.

mevlutuyanik@yahoo.com/mevlutuyanik@gmail.com/05053192651/Faks:03642346357.Yemen hakkında master yapan Veysi Karabulut beye metni okuyarak yaptığı katkılardan dolayı teşekkür ederim.

[1] I.Dünya savaşı sonrasında müttefikler tarafından kurulan ve iki savaş arasında sembolik olarak bağımsızlıklarını ilan eden ülkeler, II. Dünya savaşından sonra sömürgeci Batı devletleri tarafından çizilen yapay sınırlar temel alınarak birer birer bağımsızlıklarına ulaşmışlardır. Ömer Turan, “Medeniyetlerin Çatıştığı Nokta: Ortadoğu” Yenişafak, İstanbul 203.s.293.

[2] Yemen’de direnişin başladığı gün Sevr (Devrim) gazetesinde Hüsnü Mübarek’in kesinlikle çekilmeyeceğini söylüyordu. Gazetenin “Din ve Hayat” başlıklı Cuma ekinin kapağında Rebiu’l-evvel’in Peygamber efendimizin doğduğu ay olması nedeniyle Ulemanın “Müslümanlar arasında tevhidi (birlik) korumaları ve fitneden kaçınmaları” gerektiği belirtiliyor.  Din’in mevcut yapılara meşruiyet sağlayan bir tarzda konumlanıyor, direniş hareketleri “fitne olarak” nitelendirilmesi için aynı gazetede “Güvenlik imandan öncedir” diye bir yazı vardı. Suudi Arabistan müftüsünün “gösteriler Arap devletlerinin parçalanmasına yöneliktir” diye bir haber de direnişin resmi birimlerce nasıl gözüktüğünü ve sonraki olacakları haber veriyor gibiydi.

[3]“Soğuk savaşın step devi SSCB’nin sıcak denizlere inme politikası ile ABD’nin çevreleme (containment) doktrinin en yoğun çatışma alanı Ortadoğu olmuştur. ABD yönetimi Türkiye’nin kuzeydoğusundan başlayan İran ve Pakistan’ın kuzeyinden Afganistan’a uzanan ABD çıkarlarını koruyucu kalkanın stratejik mihveri olarak görürken, SSCB aynı yıllarda tarihi jeopolitik stratejisinin doğrultusunda bir taraftan Basra körfezini çevreleyen Afganistan-Suriye-Güney Yemen-Etiyopya hattında sağlam bir jeopolitik zemin kurmaya planlamakta diğer taraftan Türkiye-İran ve Irak’taki iç politika dengelerini zorlayarak Kafkasya’dan Basra’ya kadar iniş yollarını aramaktaydı.” Bkz. Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslar arası Konumu, Küre Yay. İstanbul 2009, s.135. Körfez savaşı ile başlayan ve Irak işgali ile devam eden bölgede ABD’nin hâkimiyetini pekiştirmiştir. Avrupa ülkeleri ile olan gerilim için bkz. age. s.345–348.

[4]  Basra körfezini Hint okyanusuna bağlayan Hürmüz Boğazı, Akdeniz’i Hint okyanusuna bağlayan Süveyş Kanalı, Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan Çanakkale ve İstanbul boğazları burayla dolaylı irtibatlı Cebelitarık Boğazı ve Malakka, Sunda, Lombok, Mataram boğazlarının tamamı bir şekilde İslam Konferansı Örgütü üyesi ülkelerin kontrolü altındadır. Davutoğlu, age,  s.121,129–135, 255; Turan, age.s.16–20,359–362, 326, http://www.mfa.gov.tr/turkiye-yemen-siyasi-iliskileri.tr.mfa

http://www.yemenkonsoloslugu.com/yemenhakkinda-1.html

http://www.yementimes.com/defaultdet.aspx?SUB_ID=34339

[5] Joseph S.Nye, Jr ve David A Welch, Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak, çev. Renan Akman. İş Bankası Yay. İstanbul 2010. XVI. 6–13.15.92 vd; Haydar Çakmak, (der.) Ulusal arası İlişkiler,  Platin Yay. Ankara 2007, s.138–160 (Realizm, Neorealizm, Liberalizm ve Yapılandırmacı Yaklaşımlar bölümleri yazarı Yücel Bozdağlıoğlu,); Deniz Ülke Arıboğan, Uluslar arası İlişkiler Düşüncesi, İstanbul 2007, s.243 vd.

[6] Bölgeyle ilgili gizil örgütlerinde hedefleri olabileceğine dair değerlendirme için bkz. Serdar Turgut lluminati neye hazırlanıyor? (24/10/2011)
Tavistock görünürde bir düşünce üretme merkezi olarak kendini gösteriyor. Ama aslında dünyanın çeşitli yerlerindeki ülkelerin yönünü belirlemek için çalışıyorlar.
Bir klinikleri de var, burada özellikle Freud’un beyin yıkama yöntemleri üzerine çalışıyorlar ve bu yöntemlerin kitleler üzerine nasıl kullanılacağını araştırıyorlar. Ve sonunda dünyanın her bölgesindeki farklı kültürlere ve farklı siyasi iklimlere yönelik yöntemleri çıkarıyorlar.
Bu tür gizli bilimlerle uğraşanlar son olarak Arap Baharı’nın da birdenbire çeşitli ülkelerde ortaya çıkmasını, bu örgütün çalışmalarına bağlıyorlar. http://www.haberturk.com/gundem/haber/672552-illuminati-neye-hazirlaniyor

[7] Nye ve Welch, age, s.15, 295;  John Simmons  “Economics” The Study of Middle East”. Ed.Leonard Binder, New York 1976, s.571.

[8] Mehmet Akif Okur, Emperyalizm, Hegemonya, İmparatorluk, a kitap, Ankara 2010, s. 18, 20,25, 52.

[9] Davutoğlu, age, s.56–57,66.

[10] Davutoğlu, age, 7, 45, 137, 556. Bu tarihsel birikim Orta Asya’dan gelen hareketli ve dinamik bir kültürü İran’ın yerleşik kültür süzgecinden geçirerek Anadolu’ya taşıyan Selçuklu birikimi üzerinde kurulmuş olan Osmanlı Devleti’nin yeni siyasi yapının çekirdeğini Anadolu’da kurulmasını önceleyerek, yine Anadolu’ya çekilmiş ve yeni devletini kurmuştur. Böylece Osmanlı’nın temerküzünü Balkanlarda gerçekleştirmesin stratejik açılımının da Batı istikametinde Orta Avrupa’ya, Doğu istikametinde Mısır ve Hint okyanusuna doğru gerçekleştirmesinin avantajlarını koruyabilecektir. Bakınız. Aynı eser. s.428–429.

[11] Ahmet Davutoğlu, Medeniyetler Çatışması, Der. Murat Yılmaz, Vadi Yay. Ankara 1995, s. 179–185; Mevlüt UYANIK, Osmanlı Düşünce Tarihinde Parlamenter Sistem Arayışları: İslamiyetin Belirleyiciliği Üzerine Değerlendirmeler, Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002/2, s.47–60; a.mlf. Osmanlı Islahatlarının Nihai İfadesi Olarak Üç Tarz-ı Siyaset Ve Türkiye Cumhuriyeti’ne Etkisi, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye, Ankara. 2002, 14/790-800; Türkiye’nin Uluslaşma/Yeni Kimliğini Oluşturma Sürecinde Osmanlı  Kültürünün Yeri, Dini Araştırmalar Dergisi  Osmanlı Düşüncesi Özel Sayısı, c.2./5. (1999); UYANIK Mevlüt, Medeniyetler Arası Diyalogda Modern Türkiye’nin Konumu ve Önemi, Yeni Türkiye 2/9, (1996); ICAPA [International Conference of the Asian Philosophical Association] The Path to Alliance of Civilisations, University of Indonesia, Cakarta.4-6 November 2009; Günümüzde Medeniyetler Arası Çatışma Tezleri Ve Doğu-Batı Algılamaları” Millî Eğitim Bakanlığı Hizmetiçi Eğitim Etkinlik Programı Kültürlerarası Saygı, Hoşgörü Ve Diyalog Eğitimi Kursu 16-20 Mart, 2009, Mersin, Erzurum, 30 Mart-3 Nisan 2009, 27 Nisan-1 Mayıs Rize, Mevlüt UYANIK, Medeniyetlerarası Uyumun Simgesi: Türkiye, Yenişafak Gazetesi. 4 Ekim 2003; Huntington, Samuel P. (2006) Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, Okyanus Yay. Çev.M.Turhan,  Cem Soydemir, İstanbul. Deniz Ülke Arıboğan, Uluslar arası İlişkiler Düşüncesi, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2007, s.291 vd; Umut Uzer, Medeniyetler Çatışması, Haydar Çakmak, (der.) Ulusalarası İlişkiler,  Platin yay. Ankara. 2007.

[12] Turan, age, s. 15, 31–32.

[13] Simmons. Agm, s.371/372; İbrahim M. ABU-RABİ Arap Dünyasındaki İslami Uyanışın Göze Çarpan Özellikleri: Çok Boyutlu Bir Yaklaşıma Doğru , http://medeniyetmektebi.org/mm/index.php?option=com_content&task=view&id=41717&Itemid=40

[15]Uyanık,Mevlüt, http://www.haberlotus.com/2011/04/ii-arap-uyanisi-mi-sogukkanli-reel-politik-mi/. Bunun en iyi örneği, bölgedeki olayları anında bütün dünyaya duyuran el-Cezire kanalının da sahibi olan Katar devletidir. Orada da farklı bir yapı yok, ama ABD başkanının mikrofon açık olduğunu unutup söylediği üzere kişi başına düşen ekonomik gelirin fazlalığından dolayı, Katar ve bazı emirliklerde karşı hareketler bulunmuyor. Ya da Bahreyn örneğinde olduğu gibi görmezlikten geliniyor.

[16] Okur, age,  18, 20,25, 52,259, 289,309

[17] Mevlüt Uyanık, http://www.stargazete.com/acikgorus/kabilecilik-degismeden-arap-dunyasi-degismez-haber–337461.htm

[18] Davutoğlu, age, s.330. Nitekim Başbakan Erdoğan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, Sömürgeci-kolonyalist dönemin ve o dönemin değişik biçimlerde, farklı versiyonlarda sürmekte olan anlayışının dünyaya yaptığı tahribat, hatta kötülük üzerinde durmuştur. Çünkü sömürgeci-kolonyalist dönemin ve süregelmekte olan anlayışının küresel düzende halklara ödetmeye devam ettiği ağır faturadan bahsetmesi önemlidir. Özellikle Sykes-Picot anlaşmasıyla Osmanlı coğrafyasında yapay devletler, emirlikler, krallıklar oluşturdular. Aslında  bu, o yapay devletlere sömürgeci- kolonyalist güçlerle eski düzenin farklı senaryoyla sürdürülmesine imkan verecek hanedanlar dayatmasından başka bir  şey değildir.  Böylece doğal kaynaklarının, yer altı zenginliklerinin dayatılan hanedanlıklar sayesinde eski sömürgeci güçlere aktarılmasını güvence altına aldılar. Milletin egemenliğine dayanmayan hiçbir yönetimin meşru olmayacağı sözü, buradaki sömürgeci güçlere hizmet eden hanedanlara yönelik ciddi bir eleştiridir. Yerleşik dünya düzenini sorgulan ve küresel eşitlik, küresel adalet ve küresel özgürlük vurgusu, Fransa ve İngiltere yöneticilerin ucuz petrol siyasetine nasıl yenik düştüklerini ironik bir şekilde gözler önüne sermiştir. Erdal Şafak; New York’ta tarihe not. http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/safak/2011/09/24/new-yorkta-tarihe-not, Okan Müderrisoğlu, Kilit ülke, anahtar lider: http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/muderrisoglu/2011/09/24/kilit-ulke-anahtar-lider

 

[19] Welch ve Nye, age, s.376.

[20]Davutoğlu, age, s.139,  314 vd, Ortadoğu’nun ABD’nin tekelinde olduğu mesajı, körfez savaşı öncesinde ABD karşıtlığı ile bilinen Irak ve İran gibi bölgesel güçlere sıkı işbirliğinde olan ve onlara silah yardımı yapan Avrupalı güçleredir. Aynı eser, s.345; Okur, age, s.18, 20,25, 52, 259,289–291, 309.

[21] Ali Abdullah Salih’in 32 yıllık siyasi geçmişi ana hatlarıyla şöyledir:

21 Mart 1946 yılında doğdu, aynı zamanda iktidar partisi Genel Halk Kongresi’nin lideridir. 1958 yılında Yemen Silahlı Kuvvetlerine, 1960 yılında da Askeri Akademiye giren Salih, Yemen’de devrimden önce (Kuzey ve Güney Yemen’in birleşmesi [yerel adı ile ‘’VAHDE’’] ) gerçekleşen tüm savaşlara katılmış; Sana’nın Güney Yemen kuşatması altında olduğu 70 gün süren savaşta istihbaratçı olarak görev yapmıştır.

Ali Abdullah Salih’in Geçici Başkanlık Konseyi üyeliğine ve Genelkurmay Başkanı Yardımcılığı’na atanması eski Devlet Başkanı Ahmed Bin Hüseyin el Hamdi’nin 24 Haziran 1978’deki suikastı sonrasında gerçekleşmiştir. İlk kez Yemen Arap Cumhuriyeti (Kuzey Yemen) Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanlığına 17 Temmuz 1978’de seçilen Salih, 17 Eylül 1979’da Albay rütbesine terfi etmiştir. 1982’de Genel Halk Kongresi Genel Sekreteri olduktan sonra, 1983’te Danışma Konseyi tarafından yapılan seçimle, ikinci kez Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanlığı’na getirilmiştir. Şura Konseyi, 20 Mayıs 1990’da Salih’e General rütbesini Yemen’in birleşmesi için üstün çabalarından ötürü vermiş ve Salih iki gün sonra Kuzey ve Güney’in yeniden birleştiğini ilan ederek Yemen Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığına seçilmiştir. Bundan 3 yıl sonra ilk parlamento seçimlerinde 16 Ekim 1993’te Cumhurbaşkanlığını yeni bir seçimle pekiştiren Ali Abdullah Salih, Yemen’in yeniden ayrılmasına yönelik her türlü harekete sertlikle müdahale etmiştir. 1994’te yaptığı anayasal değişikliklerle birlikte, bir kez daha cumhurbaşkanı seçilen Salih’e, 1997’de parlamento tarafından Mareşal unvanı verilmiştir. 24 Haziran 1997’de, oyların %96,2’sini alarak Yemen Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’na seçilmiştir. 2006 yılında yapılan seçimlerde ise, rakibi Faysal Bin Şamlan %21,8 oranında kalırken, Ali Abdullah Salih oyların %77,8’sini alarak makamını korumuştur. ANADOLU AJANSI – SİNAN YİTER – SANA-YEMEN

[22] UYANIK Mevlüt,  http://eilahiyat.com/alphacontent/esz-mainmenu-272/esz–272/2170-yemen-bcak-kemie-dayand.html; http://www.corumhakimiyet.net/YazarlarDetay/2599/YEMEN-BICAK-KEMIGE-DAYANDI.aspx Din Hegomonik Bir Siyasetin Aracı Olamaz, Siyasi, Tarihi, Dini ve Kültürel Boyutlarıyla İslam ve Şiddet, edit. Mümtaz’er Türköne, Ufuk Kitapları İstanbul. 2007. s.43–63.

[23] AB bakanı Egemen Bağış bu hususu şöyle açıklıyor: Ortadoğu, Türkiye Gibi Olmak İstiyor
Türkiye’nin Ortadoğu’daki popülaritesinin arkasındaki en büyük sebep demokrasisidir. Oradaki insanlar demokrasi uğruna hayatlarını tehlikeye attılar. Talepleri Türkiye gibi olmaktı. On binlerce insanı gece Kahire Havaalanı’na götüren, Başbakanımızın kendi milleti tarafından üç kere demokratik seçimlerle liderliğini ilan etmesiydi. Demokrasi en büyük gücümüz. Milleti tarafından tekrar tekrar güçlenerek iktidara taşınmış bir lider olduğu için Başbakanımıza bu muhabbet var.
— Arap Baharı olarak nitelendirilen süreç için ne diyeceksiniz? 
Yıllarca halka zulmeden diktatörlerin yıkılmasının sembolik bir anlamı var. Daha önemlisi buradaki demokrasi mücadelesi. Halkların canları pahasına demokrasi talebini haykırması demokrasi kavramına yeniden hayat veren bir süreç. Burada tarih yeniden yazılıyor ve küresel düzen yeni bir durumla baş başa kalıyor. İşte o yüzden Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci önemli.  Yıllardır Türkiye’nin AB üyelik sürecinin 1,5 milyarlık İslam coğrafyası tarafından yakından takip edildiğini söylüyorduk. Şimdi ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılıyor. Tunus’ta 26 yaşındaki bir seyyar satıcının yaktığı kıvılcım nasıl oluyor da bütün bölgeyi kaplayan bir ışığa dönüşüyor? Çünkü demokrasiye, özgürlüklere büyük ihtiyaç var. Çünkü Türkiye modeline ihtiyaç var. Oradaki halkların taleplerine bakın, hepsinin ortak bir noktası var. Hepsi de Türkiye gibi olmak istiyor.

http://www.aksam.com.tr/perezi-dinlemeyi-kendime-yakistiramadim–68250h.html  bu tezi daha rasyonel değerlendiren İlber Ortaylı için bkz.

Başbakan Erdoğan’ın Ortadoğu turu çok ilgi çekti. Erdoğan’ın Mısır’ın en önemli liderlerinden Nasır ile kıyaslanmasını nasıl yorumluyorsunuz?   
Bence, Erdoğan Nasır’dan çok daha başarılı ve tutarlı. Çünkü Nasır’ın arkasında böyle bir Türkiye yoktu. Nasır’ın arkasındaki Mısır nüfus artışı ve patlamasının sınırına gelmiş; eğitim ve sağlıkta inanılmaz sorunları olan, Arap dünyasına sahip çıkamayacak kadar fakir ve boyundan büyük yük altına giren bir Mısır’dı. Nasır’ın çözümü küçük maaşlarla herkese iş vermek oldu. Birtakım çözümleri çok çocukça, birtakım yerlerde de çok iddialı ideolojileri vardı. Arkasındaki Suriye, Mısır bir hiçti. Tayyip Erdoğan’ın arkasındaki Türkiye mukayese kabul etmez o dünyayla. Türkiye’de birçoğunun beğenmediği bir ordu, bir yönetici sınıfı, bir Dışişleri, bir kültür var. Arkamızda 1940’larda, 50’lerde halledilen bir sağlık devrimi var ve iyi kötü bir şeyler becerilmiştir. Bunlar çok önemlidir. Bunların hiçbiri o dünyada yok. http://www.aksam.com.tr/pacozlasma-var-ama-sokak-dili-kullanmazdim–67978h.html

[24] Thukydides zamanından bu yana uluslar arası politikada bu husus çok etkilidir. Welch ve Nye, age, s.31

[25] Mahir Arar, Yemen Times,10.02.2011:6. Mevlüt Uyanık Türkiye Siyasetine Dışarıdan Bakmak, http://www.haberlotus.com/?p=2439. Nitekim Başbakan Erdoğan, Mısır ziyaretinde laiklik ilkesinin önemini özellikle vurgulamıştır. Laiklik din karşıtlığı değildir, Müslümanlar iktidar olduklarında, Hıristiyanlar, Yahudiler ve ateistler de eşit yurttaşlar olarak saygı gösterilmelidir. Laiklikten korkunuz olmasın” demiştir. Sabah gazetesi. 15.9.2011:22. http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/kahraman/2011/09/19/misirda-laiklik-tartismak.

http://www.timeturk.com/tr/2011/09/19/arap-bahari-nda-islam-ve-laiklik-tartismasi.html. Türkiye’de laiklik karşıtı diye Anayasa Mahkemesi’ne kapatılması talebini düşündüğümüz zaman dinci-laiklik, Kemalist- Osmanlıcı gibi ayrımların ne kadar tutarlı olduğunu, gelinen aşamaları ayrıca analiz etmek gerek. Ömer Taşpınar. http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/taspinar/2011/09/19/kahire-washington-hattinda-turkiye-analizleri . Bu bağlamda Müslümanlık ile laiklik arasında bir çelişki olmadığını Başbakan Erdoğan göstermek istemiştir. “Gerekçesi ortada: insan diyor kendi hayatında laik olmak zorunda değildir, bir Müslüman olarak onun akaidi çerçevesinde yaşayabilir. Fakat devlet laik olmalıdır; olursa bu Müslümanlığa bir kısıtlama teşkil etmez.
Böyle bir irdeleme benim baştan beri pozitif laiklik dediğim koşulla ilgilidir. Yani, laik devlet, yurttaşlarının din ehli olmasını engelleyen bir devlet niteliği taşımaz. Tersine, “ihtida”ya / dönmeliğe (proselytism) davet etmeyen bir anlayışla tüm yurttaşlarının din vecibesini yerine getirmesine olanak veren bir devlettir, laik devlet. Eğer bir devlet din vecibesinin ifasında engel oluşturuyorsa, “yapma” diyorsa, bu da gene bir laiklik anlayışıdır ama negatif laikliktir. Türkiye’de Laikçilik denilen husus bir manada budur.

İkinci nokta şu: bir Müslüman laik olabilir mi? Olabilir. Şartını yukarıda belirttim. Sadece toplumsal alanda ve bir başkasının dini vecibesine şu veya bu biçimde mani olmamak koşulu dahilinde. Onun ötesinde özsel olarak tanımlanan bir laiklik ne Müslümanlık için ne de bir başka din ehli için söz konusudur. Son kertede din ehli kutsal kitabın ve enbiyanın buyruğu doğrultusunda hareket eden insandır. Bu bakımdan şahsın ahlakına, iç dünyasına dönük, ona müdahale eden bir laiklik anlayışı bu bağlamda kabul edilemez, bir “inanç” insanı için. Ve gene bu değerlendirmeden, laikliğin bir devlet sistematiği olarak anlaşılması zorunludur diye bir sonuç çıkarmak gerekir.

Üçüncü noktaya gelelim: pozitif laiklik bir toplumsal sözleşme olarak demokrasinin vazgeçilmez unsurudur. Çünkü demokrasi bir mesafe ve özgürlük rejimidir. Bir “karışmama” yani nötr olma durumudur. Tanımını kendimce verdiğim pozitif laikliği uygulayan devlet bu pozisyondadır. Dolayısıyla farklı kesimlerin, inançların, tercihlerin toplumsal düzlemde bir arada yaşayabilmesi eğer demokrasiyse, pozitif laiklikle demokrasi birbiriyle tamı tamına örtüşür. Böyle bir laiklik anlayışı laikliği demokrasinin bir parçası olarak görür. Oysa negatif laiklik / laikçilik, demokrasiyi laikliğin içinde eritme önceliklidir. Toplum / devlet önden laik olursa demokrasiye geçileceğine inanır ve iki olgu arasındaki öncelik sonralık ilişkisini tersine çevirir. Bunun yanlış olduğunu bir daha belirtmeye gerek yok. Bir toplumun önceliği demokrasiyse laikliğe gitmek zorundadır ama laiklik “içinden” bir demokrasi kurmak anlamsız ve işlevsiz bir zorlamanın içine düşmektir. Böylece şu şaşırtıcı noktaya geliyoruz: Erdoğan bu mesajıyla Türkiye modelini vurguladı. Yani, laikliğin Müslüman bir ülkede yaşayabileceğini ve anlamını ifade etti. Bu mesaj Avrupa’ya idi, Arap dünyasına olduğundan daha fazla. Laikliği biz Fransa‘dan aldık. Onlar da bunu 20. yüzyılın başında biçimlendirdiler ve maalesef bir negatif laiklik olarak tanımladılar. Aldığımız modelin “yanlışlığı” buradaydı, laikliğin özünde değildi. Hasan Bülent Kahraman: http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/kahraman/2011/09/21/iki-laiklik-arasinda-namazli

[26] Ortadoğu diye çizilen haritanın ‘Batı’sında Mısır ve ‘Kuzey’inde Türkiye var. Mısır, son olaylarda etkin konumunu yitirdi. Haritanın ‘Doğu’sunda yer alan İran bölgede mezhep merkezli bir yayılma politikası güttüğü için daima şüpheyle bakılıyor. O halde tıpkı I. Kadeş Barış antlaşmasının Mısırla M.Ö.1280’de  imzalayan Hitit devletinin işlevini görecek şekilde Türkiye, Ortadoğu’daki “Köşe devlet”lerin hepsiyle de ekonomik ve kültürel açıdan ilişkilerini geliştirerek önemli işlevler üstelenebilir. Sebeplerine gelince; II. Dünya Savaşı sonrasında, dünyayı Kuzey, Güney ve Gelişmekte olan ülkeler diye ayıran soğuk savaş stratejisine karşı direnç oluşturmak için Türkiye; NATO, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, AGİT gibi kurumlarla ilişkisini güçlendirerek yönünü insan hakları ve demokrasiye doğru olduğunu gösterdi.  1991 yılı itibarıyla “Çift Kutuplu Dünya” yerini tek kutuplu “Yeni Dünya Düzeni”ne bırakmaya başladı. 11 Eylül 2001 olayları vesile edilerek Ortadoğu ve Yakın Doğu diye isimlendirilen yerlerdeki enerji kaynaklarına yönelik müdahaleler başladı.

Türkiye bu yeni durumlara hemen gerekli refleksleri göstererek “özne” olmaya çalıştı. Yakın çevresiyle olan Orwelvari, herkes düşman politikası yerine “sıfır problem” adıyla ilişkilerini ekonomi ve kültür merkezli iyileştirmeye başladı. Vizeler kaldırıldı ve neredeyse kimlikle geçilebilecek kardeş ülkeler oluşmaya başlamıştı. İran ve Suudi Arabistan petrol merkezli bir ekonomik büyüme sağlarken Türkiye, önemli oranda petrol ve enerji ithal eden bir ülke olarak bölgede en büyük ekonomik kalkınmayı sağlayan devlet olarak bölgede tarihsel gücünü güncelledi.

Yakın bölgeyle yetinilmeyip Rusya ile de vizeler kaldırıldı. Çin, Hindistan gibi ekonomik ve siyasi açıdan önemli ama hep ihmal edilmiş güçlü devletlerle yeniden ilişkiler kurulmaya başlandı. Afrika’nın birçok ülkesine ve Latin Amerika’ya ulaşılma çabaları arttı. Böylece Türkiye’nin uluslararası siyasette görünürlüğü artmaya başladı. Bu etkinliklerin sadece resmi olarak değil STK ve ekonomi birliktelikleriyle ortaklaşa yapılması ülkemizin gücünü daha da artırdı. Velhasıl Türkiye’ye bölgesel barışı “Merkezi Devlet” olarak temin etmede önemli rol düşmektedir. Abdullah Türkmeni, Taazumu’d-Devri’l-Iklimi Li’t-Turkiya, Tunus 2010; al-Mustakbelu’l-Arabî, sayı.384.Şubat, 2011/2:158–162 (Hadi Gayloni’nin kitap tahlili), http://www.corumhakimiyet.net/YazarlarDetay/2549/ORTADOGU-DA-BARIS-ICIN-2-KADES-ANLASMASI.aspx. 25. Reinhard Baumgarten http://www.timeturk.com/tr/2011/09/20/sessiz-ve-derinden-ilerleyen-adam-abdullah-gul.html

[27] Cemal Haşimi, Yeni Türkiye ve Avrupa Devrimleri Birbirini Besliyor. Sabah. 24/10/2011:24

[28] Turan, age,s,57-59,67-68.         krş. http://www.mfa.gov.tr/turkiye-yemen-siyasi-iliskileri.tr.mfa

[29] Nitekim 18.4.1922 Tarihinde toplanan Meclis-i Vükela, Hariciye Nezaretinin Yemen’de yaklaşık kırk aydır maaş alamayan görevlilerin durumunu görüştü. Osmanlı Hükümeti ile İtilaf devletleri arasında kesinlik ve geçerlik kazanmış bir antlaşma mevcut olmamasına ve hukuken Osmanlı Devleti’nin hiçbir parçasının terk edilmiş ve ayrılmış sayılamayacağına göre, her türlü maddi ve manevi bağlarını korumakta olan Yemen’in, Osmanlı Devleti’nden ayrılmış sayılmasının caiz olamayacağı deklere edildi.

Bu nedenle Yemen’de bulunup da, Mondros Mütarekesi’nden sonra üstlerinin izniyle orada kalan komutan ve subaylarla, askeri memurların maaşlarının derhal ödenmesi için Harbiye Nezaretinden gelen yazı üzerine, gerekli işlemin derhal başlatılması konusunda Maliye Nezaretine talimat verilmesini karar altına almıştı. Metin Ayışığı, Osmanlı’nın Son Vilayeti Yemen: XIII. Uluslar Arası Türk Tarih Kongresine sunulan bildiri (4–8 Ekim 1999 Ankara http://w3.balikesir.edu.tr/~metinay/yemen.htm, ayrıca bkz http://www.stargazete.com/gazete/yazar/sedat-laciner/turkiye-nin-guvenligi-yemen-den-gecer-323250.htm

[30] Turan, age, s.121–126

[32] El-Siyasiye, Yemen; 6.3.2011:7, 17

[33] Zeydiler, önemli oranda Yemen’de yaşıyorlar. Şiiler ve Hanefilere en yakın mezheptir. Resulullah (a.s.), h. 9 yılında da Hz. Ali (r.a.)’yi halkını İslâm’a davet etmesi için Yemen’e göndermesinin bunda etkisi var mı bilemiyorum ama h. 820’den itibaren burada fiilen etkililer. Ziyadiler 1022 yılına kadar iktidarlarını sürdürmüşlerdir. Zeydiyye mezhebinden olan Ressiiler ise 1300 yılına kadar hüküm sürdüler.

1517’den sonra Yemen Osmanlı Devletine bağlandı ama Zeydi imamların dini otoriteleri devam etti. 30 Ekim 1918’e kadar Osmanlı yönetiminde kalan Yemen’in yönetimi Zeydi imamlara geçti. Zeydilerin dini lideri olan İmam Yahya 1924’te kendisini Yemen kralı ilan etti. İmam Yahya Yemen’in İtilaf devletleri tarafından işgaline razı olmadığı gibi Osmanlı birliklerinin kesinlikle teslim olmasını istemiyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında gerek hükümet ve gerekse ordu nezdinde siyaseten ve maddeten çok büyük yardımlarda bulunmuştu. Bu süre içinde hiç bir yabancı devlet veya Osmanlı Devleti’ne düşman bir devletle münasebete geçmedi. İmam Yahya yabancılar tarafından yapılan her türlü teklifi reddetti.

Zeydiler hukuk anlayışı olan Fıkhu’l-Hadevi Caferi Fıkhından Farklıdır. 14 temel şartı taşıyan ve Hz. Ali soyundan olan herkes imam olabilir, masumiyet sadece Hz. Ali, Hz.Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin içindir. Bunlar haricinde herkes günah ve sevabına göre değerlendirilir. Müslüman dosdoğru olmalı, takiyye diye bir şey olamaz, derler. Savaş ve benzeri durumlardaki ruhsatın takiyye ile karıştırılmaması gerektiğini, yalan ile farkının net bir şekilde belirli olduğunu belirtirler. Direnişi destekleyen Zeydiler, yönetimle çatışan ve İran tarafından desteklendiği iddia edilen grup olan Husilerin kesinlikle Caferi, İran Şiiliği’yle alakası olmadığını, Hadevi fıkhıyla amel ettiklerini ama yönetimle siyaseten ters düştüklerini söylüyorlar. Amerika ve İsrail karşıtlığı ve Suudi Arabistan’ın resmi öğretisi olan Vehhabiliği en büyük tehlike olarak gördüklerinden dolayı böyle denildiğini düşünüyorlar. Üniversite meydanında yönetim karşıtı gösterilerde yolsuzluk ve yoksulluk had safhada, zalim yönetime karşı direnişi (huruç) önemsediklerini ama kesinlikle Caferi Şiiliğiyle Husilerin karıştırılmaması gerektiğini vurguluyorlar.

Nitekim İran’da bu iddiaları ret ediyor. İranlı yetkili Abdulkerim Musavi Erdebili, Yemen yetkililerin Husilere İran’ın dini gerekçelerle yardım ettiği iddiasına karşı Kuzeyde Saada bölgesinde Husilere karşı yapılan savaşın Şiilere karşı olmadığını belirtmiştir. Husiler ile el Kaide militanları arasında irtibat bulunduğunu söylemiş. Saada eyaletinin bağımsızlığını isteyen Husiler imamet ilkelerine göre yönetim istiyorlar. 2004 yılında Husili lider Huseyin el-Badreddin Husi öldürülünce takipçiler silahlara sarılmış ve Yemen güvenlik güçleriyle savaşmaya başlamıştı. (Yemen Observer, 15.11.2009:1, www.yobserver.com

[35] Çarşamba günü (14.4.2011) yayınlanan “Bizim İsteğimiz Şudur: Uyarıyoruz.” Sana’daki selefi ekol adına konuşarak Emen Müslüman Kardeşler partisi olan Islah’ın bütün gücünü Salih’in görevden uzaklaştırılmasına yoğunlaştığını, bu hususta kendilerinin de aynı fikride olduklarını fakat esas krizin bu gerçekleşince olacağını ve önemli olanın İslamiyet’in uygulanması gerektiğini vurguladı.

Eğer Islah, şeriata dayanırlarsa sorun biter. Oysa Kuzey ve Güney’deki muhalifler sadece Salih’in gitmesi gibi yanlış bir ilkeye dayanıyorlar. Kuzeydoğu Yemen ise ayrılık planları yapıyor, bunların hepsi yanlış, herkes Şeriata dayanmalıdır. 1990’da demokrasinin kabulü ile Müslüman Kardeşlerin karanlık bir tünele girdiğini söyleyen ar-Raimi, Yemenlilerin demokrasi bırakmaları gereklidir. Bu hususu önemle hatırlatıyor ve uyarıyoruz, diyor. Çünkü problem siyasi değil, temel adalet ve şeriatın yokluğudur. (Yemen Observer, 16.4.2011:Cumartesi. S.1,3) demiş. Uyarı mı, tehdit mi artık ona siz karar verin.

[37]Islamist radicalism in Yemen Julie Cohn (The Council for Foreign Relations (USA) http://www.yementimes.com/defaultdet.aspx?SUB_ID=34468, Muhammed b.Selam, el-Kaeda in the Arabian Peninsula, Yemen Times, 17.2.2011:5; Noah Browning, Yemen, Ancestral Home of Osama bin Laden, National Yemen,13.2.2011:6)  Mevlüt Uyanık]Yemen’de tarihe tanık olmak http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1100095

[38] Yemen Islah Birliği Sahve (Uyanış) diye bir günlük gazete çıkarıyor. 24.2.2011 sayılı nüshasında Aden, Taiz ve Sana’daki gösteriler hakkında bilgiler veriliyor. Taiz, “Şimdi Değişim Zamanı” diye sesini yükseltiyor, “Yeni bir ruh ile hürriyet istiyor” başlığıyla günlük yorumlar, “Kültür kavramı ve değişim” diye akademik yazılar var. Kaddafi’ye tam sayfa yer ayrılmış. “Dizinin Son Bölümü: Tarzan Libya’da” başlığıyla yorum haberleri var. El-Islah ve El-Menâr (Aydınlık) adlı iki yayını daha var.

[39] DR. YASİN SAİD NUMAN- Halk ayaklanmalarının başlaması ile kurulan muhalefet koalisyonunun ve Yemen Sosyalist Partisinin lideri Yasin Said Numan, 1947 yılında güneyin ekonomi başkenti Aden’e 40 kilometre uzaklıktaki Lahj bölgesinde doğdu. Eski Güney Yemen Sosyalist Cumhuriyeti döneminde başbakanlık yapan Numan, Macaristan’da ekonomi doktorası yaptı ve Aden üniversitesinde yıllarca görev aldı.
1990 yılında Güney ve Kuzey Yemen arasında yaşanan geçiş döneminde önemli bir rolü olan Numan, yine 2009 yılında iktidar partisi Genel  Halk kongresi ile yapılan ”diyalog ve reform” görüşmelerindeki dört üyeden biriydi.
Numan birçok Yemenli yazar ve siyaset yorumcularına göre ”Batılı ve bölgesel güçlerin gizli ajandalarına bağlı kalmayan tek Yemenli siyasetçi” olarak nitelendiriliyor. . 22/06/2011 –AA. Sinan Yiter

[40] HASAN ZAİD- Şii El Hak partisi lideri Hasan Zaid geçiş konseyi üyeliği için adı geçen bir başka siyasi lider. Kuzeydeki Husi ayaklanmalarına desteği ile tanınan Hak Partisi 2005’den beri süren Husi ve ordu arasındaki savaşların savunuculuğunu yapıyor. Sana üniversitesi Felsefe ve Psikoloji bölümü mezunu Zaid birçok devlet okulunda görev yaptı. . 22/06/2011 –AA. Sinan Yiter

[41] Kuzey ordularının generali Ali Muhsin, Salih’ten sonra en güçlü askeri lider olarak biliniyor. 1961 yılında Yemen Kuzey Ordusuna katılan Muhsin, 1974 yılında Kahire Nasır Askeri Akademisinde eğitimini tamamladı.
General  Muhsin’in askeri serüvenleri ve başarıları hep Salih’in etrafında gerçekleşti. Yakın bir zamana kadar Salih’in en çok güvendiği askeri figürlerden olan Muhsin, Salih’in Kuzey Yemen’e başkan seçilmesinden önceki birçok ayrılıkçı ve sosyalist ayaklanmaların bastırılmasında ve yine 1994’ teki iç savaş mücadelelerinde Salih’le omuz omuza savaştı.
2004 yılında patlak veren Suudi Arabistan sınırındaki Şii Husi ayaklanmaları ile güvenlik güçleri arasındaki savaşları komuta eden Muhsin, Wikileaks belgelerinde ”Salih’in birkaç defa ortadan kaldırmayı denediği general”  olarak geçtiği iddia ediliyor.
18 Martta güvenlik güçlerinin Sana Üniversitesi önündeki rejim karşıtı göstericilerin üzerine ateş açılmasıyla 52 kişi ölmüş ve 3 gün sonra 21 Mart’ta Muhsin, tüm askeri gücü ile birlikte muhalifleri desteklemeye ve korumaya başlaşmıştı. 24.6.2011. AA. Sinan Yiter

[42] ABDÜLMECİD ZİNDANİ: Islah Partisi üyesi ve Yemen’in en büyük Radikal İslamcı lideri Abdülmecid Zindani 1942’de Taiz’in kuzeyindeki İbb kentinde doğdu. Aden Üniversitesi’nde başladığı eczacılık eğitimini Mısır’da tamamlayan Zindani, Mısır’daki İhvan-ı Müslimin hareketlerinin benzeri olan Islah Partisi’ne yakınlığı ile biliniyor.1980’li yıllardaki Afgan-Sovyet savaşlarında Afgan mücahitlere katılan Zindani, Usame bin Ladin ve Filistin Kurtuluş Örgütü liderlerinden Dr. Abdullah Azam’a olan yakınlığı ile dikkat çekiyor. Zindani Yemen’e döndükten sonra tamamen ücretsiz olarak eğitim veren ve rektörlüğünü yürüttüğü İman Üniversitesi ile kendini Yemen gençliğinin eğitimine adadı. Sadece İslami ilimlerin öğretildiği İman Üniversitesi, ABD tarafından faaliyetleri yakından takip ediliyor.2004 yılında ABD tarafından ”Uluslararası Teröristler Yetiştiren Lider” ilan edilen Zindani, Yemen’deki tüm batılı kültürlere savaş açmış durumdadır. İngilizce eğitimine karşı olan Zindani’nin İman Üniversitesi’nde eğitim gören Kenyalı bir öğrenci, İngiltere’ye yönelik bir uçak kaçırma eyleminde bulunmuştu. 24/06/2011 –AA. Sinan Yiter

[43] Mevlüt uyanık, Yemen halkı barışçı bir değişim istiyor http://www.yeniasya.com.tr/haber_detay2.asp?id=6203

[44] Mevlüt Uyanık, Yemen: Uzlaşma için Son Fırsat. http://medeniyetmektebi.org/mm/index.php?option=com_content&task=view&id=41698

[45] Uyanık, Mevlüt, Yemen: Uzlaşma İçin Son Fırsat http://www.corumhakimiyet.net/YazarlarDetay/2559/YEMEN-UZLASMA-ICIN-SON-FIRSAT–1.aspxhttp://medeniyetmektebi.org/mm/index.php?option=com_content&task=view&id=41698 Orta boy ve renkli olarak basılmış bir bildiride de Devrim Hakkında Âlimlerin Görüşleri naklediliyor. Abdülmecid b. Abdulaziz Zindani, Yusuf Karadavi ve Süleyman b. Kahd el-Avde’nin resimleri ve dönemin artık gençlere ait olduğunu, bunların siyasi ve ahlaki olarak başarıya ulaşacak güçleri olduğuna dair sözleri yazmışlar. [13.5.2011] Uyanık, Mevlüt. http://eilahiyat.com/alphacontent/esz-mainmenu-272/esz–272/2170-yemen-bcak-kemie-dayand.html

[46] Benzer kaygıları çok önceden Yemen Post (21.11.2009) başyazarı da belirtmiş. Kasım 2009 ortalarında Abyan bölgesinde El-Kaide militanlarına yönelik operasyonlarda ölen 62 insanın çoğu sivil, kadın ve çocuklardan oluşuyormuş. Bu nasıl oluyor, bir kaç militan öldürülüyor, geri kalanların tamamı sivil, böylece bir kamuoyu mu oluşturuluyor?  Diye akla geliyor. Çünkü bu insanların evlerinin yakınlarda El-Kaide’nin kamplar kurduğunu herkes biliyordu. Yönetim hiç bir şey yapmadı bu zamana kadar, bu nasıl açıklanacak diye soruyor ve başarısızlığın sebebini soruyordu. Mevlüt Uyanık, Yemen Gezi Notları VI.  http://medeniyetmektebi.org/mm/index.php?option=com_content&task=view&id=41686

[47][47] Nitekim Abyan ve Zencibar bölgesinde el-kaide’ye yönelik diye başlayan operasyonlardan sonra 180 bin kişinin göç ettiği, ortaya çıkan ölü ve yaralıların niteliğine bakıldığı zaman da halkın demokratik taleplerinin üstünün örtüldüğünü ve bütün dünyaya El-Kaide ile sadece biz mücadele edebiliriz mesajı verildiğini bölge yetkilileri AA verdiği açıklamalarda belirtmişlerdi. 16.06.2011. AA Sinan Yiter

[48] Mevlüt Uyanık, Arap Uyanışı mı, Soğukkanlı Reel Politik mi? Eski-Yeni Düşünce Dergisi, Yıl: 2011, Sayı: 21, Sayfa:106; http://www.timeturk.com/tr/2011/04/07/yemen-devrimi-tikandi.html

http://www.haberpusula.com/sivil-itiatsizligin-iflasi:-yemen-haberi–516106.html

http://www.haberpan.com/haber/sivil-itiatsizligin-iflasi-yemenhttp://www.timeturk.com/tr/2011/05/25/sivil-itiatsizligin-iflasi-yemen.html

[50] Mevlüt Uyanık, Yemen Halkı barışçı devrim istiyor. http://www.yeniasya.com.tr/haber_detay2.asp?id=6203, http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber–29145–213-yemen-libya-olmak-istemiyor.html

[51] ADEN/SANA (A.A) – 06.09.2011 – Sinan Yiter. Bu tespitleri daha Arap baharının başlangıcında yapmış ve kamuoyuna sunmuştuk. Mevlüt uyanık, Yemen’de devrim tıkandı. http://www.forumgazetem.com/2011/04/dr-mevlut-uyanik-yemende-devrim-tikandi-ve-ulkede-karamsar-bir-tablo-olustu”/

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=231808, http://wwww.75main.com/hot-news/50-hot-news/51554-yemen-devrimi-tkand

Sana- Yemen’de Sana Devlet Üniversitesinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mevlüt Uyanık, 32 yıldır iktidarda bulunan Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih aleyhine başlayan protestoların seyrini değerlendirdi. Dünyanın önemli stratejik merkezlerinden biri olan Yemen’in bölgedeki diğer Arap ülkelerinden farklı olarak kendi kendine yetebilecek kaynaklara sahip olması nedeniyle önem arz ettiğini ifade eden Uyanık, buna rağmen Yemen halkının ”yoksulluk ve yolsuzluk” ile karşı karşıya olduğuna işaret etti.

Hayat standartlarının çok düşük olduğu ve bir kişinin ortalama maaşının 100 ile 150 dolar arasında değiştiğini kaydeden Uyanık, Yemen halkını  ”çok temiz, mütedeyyin ve Ortadoğu coğrafyasında Türkiye ve Türklere karşı en yakın millet” diye tanımladı. Yemen’de Osmanlı dönemini anımsatan Uyanık,  ”yıkılmakta olan bir devlet ile yeni kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti’nin neden buraya önem verdiğini ve 7. Kolordunun neden burada tutulduğunu anlamak için buranın stratejik öneminin iyi anlaşılması gerektiğini”  söyledi.

‘Yemen bir serhat şehriydi’

Kendisini ”Hadim-ül Harameyn” (kutsal toprakların hizmetçisi) olarak adlandıran Osmanlı’nın dönemin küresel güçlerine karşı Yemen’i güvende tutarak Hicaz bölgesini güvende tutacağına, Hicaz’ı güvende tutarak kutsal toprakları ve Suriye’yi güvende tutacağına ve dolayısıyla Anadolu’yu güvende tutacağına inandığını belirten Uyanık, ”Yemen Osmanlı için bir serhat şehri olmuştur” dedi. ”Yemen’de cereyan eden olayları ele alacak olursak, Arap dünyasının aşiret yapısını iyi analiz etmemiz lazım” diyen Uyanık, İslam peygamberinin bu aşiret anlayışını kaldırmak için uğraştığını, bunun Muaviye dönemi ile tekrar ihsas edildiğini, ama Osmanlı döneminde bölgenin ”Yemen Beylerbeyliği” diye adlandırılması nedeniyle aşiret yapısının uzun bir süre hissedilmediği görüşünü savundu. Osmanlı’nın bölgeden çekilmesi ile Fransa, İngiltere ve İtalya’nın bölgeyi yeniden şekillendirdiğini ve aşiret reislerinin idare ettiği küçük ”sultanlıklar” oluşturduğunu kaydeden Uyanık, ”Araplar Osmanlı hâkimiyeti bittikten sonra oldukça demokratik ve özgür bir yapıya kavuşacaklarını sanırken daha sert bir sarmalın içine düştüler” dedi.

‘Devrim tıkandı’

”Yemen devrimi tıkandı ve ülkede karamsar bir tablo oluştu” diyen Uyanık, sözlerini şöyle sürdürdü: ”Burada Kuzey ve Güney problemi var. 1990’da bunlar birleştiler, ama 94’te Güney Yemen bağımsızlığını ilan etti ve çok sert bir şekilde bastırıldı. Eğer bu gerçek kaçırılırsa, bugün sosyalist yapıya sahip güney illerinde cereyan eden hadislerde önemli bir noktayı atlamış oluruz. Çünkü Güney Yemen, Kuzey Yemen’i besliyor. Buna rağmen Güney, Kuzeyin kendisine adaletli dağıtım yapmadığından şikâyetçi. Devrimin neden bu kadar uzadığı meselesinde şunu söylemek gerekir ki, Yemen, diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi bastırılmış ve sindirilmiş bir muhalefete değil de, daha rahat, organize ve özgür bir muhalefet sistemine sahip. Burada ana muhalefet partisi mecliste temsil ediliyor ve her birinin yayın organları var. Dolayısıyla nispi bir temsil var burada. Fakat 32 yıllık bir tecrübesi olan Salih’in buradaki muhalif hareketlerin belli bir çıkmaza girdiğini gördükten sonra soğukkanlı bir reel politik ile süreci uzattığını ve insanları kötümserliğe ittiğini gördük. Ana caddeler trafiğe kapatıldı, esnaflar dükkânlarını açamadı, tüp gaz sıkıntısı baş gösterdi ve bir yıldırma politikası sisteme sokuldu. Kısacası buradaki durum hükümet lehine devam ediyor ve kilitlendi.’

Husi meselesi

Prof. Dr. Uyanık, Kuzey-Güney sorununun dışında bir de Husi meselesinin olduğuna işaret ederek, Suudi Arabistan sınırında 2004’ten itibaren Husiler ile yönetim arasında altı tane önemli çatışmanın olduğunu ve çatışmaların ara sıra devam ettiğini söyledi. Husilerin İran’daki Şii yapısı ile karıştırıldığını ifade eden Uyanık, bu kavramları şöyle tarif etti: ”Aslında yönetimin mensup olduğu ‘Zeydilik’ mezhebi Şiiliğin bir koludur ve Husiliğin temelinde ise kendilerinden olmayan bir kabileden gelen devlet otoritesine karşı olunması gerçeği yatar. Bu işin teolojik temelidir. İkincisi mevcut yönetimin yoksulluk getirdiğini ve yolsuzluğa battığını söyleyen Husiler, şu anda dışarıda devam eden gösterilerde muhalefet arasında ‘Hizb-ül Hak’, yani ‘Hak Partisi’ olarak yerlerini alıyorlar. Burada Sana Üniversitesi’nde görevli öğretim üyesi zeydi dostum Üstat Murtaza ile yaptığım görüşmede, ‘Biz Şia’ya, yani İsne Aşara’ya (On İki İmama) uzağız hatta Türkiye’deki Sünni Müslümanlığa daha yakınız’ ifadesini özellikle vurguladı.’

Ülkenin aşiret yapısına da değinen Uyanık, devrim hareketinin kilitlenme nedeninin burada yattığı fikrinde. Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in çok zekice davrandığını belirten Uyanık, ”Salih üç ayrı kabileden eş alarak her şeye rağmen bu aşiretlerin desteğini sağlamış oluyor” dedi. Prof. Dr. Uyanık, Salih’in diyalog çağrılarının muhalefet tarafından ”Yine siyasi manevra yapıyor” diyerek çevrildiğini, bununla birlikte muhalefetin çözüm önerilerini ortaya koyamadığını belirtti. Muhalefetin ”Salih gitsin sonrasına bakarız” havasında olduğunu kaydeden Uyanık, Salih’in ise mevcut dengeleri gözetebildiği için iktidarını koruyabildiğine inanıyor. Uyanık, ”Bu yüzden Salih sonrası için Yemen’in Somali olabileceği ihtimalleri telaffuz ediliyor” dedi.

‘Yemen’de El Kaide var mı?’

”Gerçekten El Kaide Yemen’de sanıldığı kadar etkili mi?” sorusuna net bir cevap veremeyeceğini bildiren Uyanık, halkın El Kaide’nin izlediği terör ve şiddet politikasına sıcak bakmadığını ifade etti. Bu görüşünü, 18 Martta göstericilerin kampında düzenlenen kanlı saldırıya şiddet yoluyla karşılık verilmediğine işaret eden Uyanık, dün Sana’da ve evvelki gün Taiz’de cereyan eden şiddet olaylarına da bir misilleme yapılmamasının temelinde ”din adamlarının ve muhalif kalemlerin barış ve kardeşkanı dökülmemesi” çağrısının yattığını söyledi.

Dünyada oluşan El Kaide algısı hakkında ise Uyanık, ”Usame bin Ladin’in babası Yemenli ve terörü en çok besleyen etken yoksulluk. Fakat buna rağmen halk El Kaide faaliyetlerine çok prim vermiyor. El Kaide yapılanmasının Yemen’de yaygın olduğu izlenimini dünyaya yayan en önemli unsur, bu topraklarda meşhur bir karakter olan İman Üniversitesi Rektörü Abdülmecid Zindani’nin ‘El Kaide’ye yapılacak Batı menşeli saldırı bize yapılmış bir saldırıdır’ açıklaması olmuştur” dedi.

El Kaide’nin Yemen’de ”çok parçalı, dağınık” bir yapıya sahip olduğunu kaydeden Uyanık, ”Bu parçaların arasında güç savaşı var. Bunu da Ali Abdullah Salih çok iyi kullanıyor. Mesela bundan birkaç gün önce güneyde Abyan kentinde bir mühimmat fabrikasında patlama oldu ve 150’ye yakın kişi hayatını kaybetti. Bu patlama kara propaganda ve buradaki giriftar yapıya iyi bir örnektir” dedi. Bu patlamayı yönetimin El Kaide’nin yağmalama olayı olarak lanse ettiğini hatırlatan Uyanık, muhalefetin ise olağanüstü hale ve her yerde sıkı güvenlik önlemlerine işaret ederek oradaki yağmalamadan devleti sorumlu tuttuğuna işaret etti.

7 Nisan 2011. AA. Sana.

[52] Sinan Yiter, Anadolu Ajansı. 15–16.2011 SANAA

[56] Salih, gerek Körfez İşbirliği Konseyi (KİK); Suudi Arabistan ve ABD ile işbirliği içinde olmaya hazır olduklarını söyledi. Hükümetin feshi ve yetkilerinin devri için herkesi masa başına davet eden Salih, söz konusu geçiş ve devrin barıştan yana olan insanlara verilmesi gerektiğini ifade etti. Gençlik devrimini başlatıp sürdüren gençlere seslenen Salih, ”Sizler kurbansınız, devletten nemalanan ve yıllardır bu ülkenin sırtından geçinenlerin piyonu oldunuz” dedi. Hükümet olarak ülke genelinde yaşanan çıkar kavgalarından galip gelenin kendilerinin olacağını belirten Salih, iktidarın değişimini isteyenlere ”gelin diyaloğa açığız” çağrısında bulundu.http://www.sabah.com.tr/Dunya/2011/09/25/salihin-donusu-yemeni-kana-buladi ; SANA (A.A) – 25.09.2011 – Sinan Yiter. http://www.haberler.com/devlet-baskani-salih-ulusa-seslendi-3016223-haberi/

[57] Sömürge eğitiminden geçen Arap elitler, Selçuklu-Osmanlı dönemini tarih dışına itildiğini söyleyerek bu dönemi tarihsizlik olarak nitelendirmişlerdir. 1258 Bağdat’ın ele geçirilmesiyle fiilen sona eren Abbasi (kabilevi) yapının sona ermesiyle Arap ulus devletlerinin doğduğu dönemi bu şekilde nitelendirilmesinin yanlışlığını Albert Hourani şöyle açıklamaktadır. 1516–1918 arasına dair Arap tarihiyle ilgili bir şey bulamazsınız. Eğer Osmanlı egemenliği olmasaydı Arap Dünyasının yıkıcı Batı sömürgeciliği ile belki de birkaç asır önce yüzleşmek zorunda kalacağı ve muhtemelen de aynı dönemde sömürgeci idareler altında kalan diğer birçok bölge gibi yoğun bir tasfiyeden geçeceği ihtimali göz ardı edilmektedir. Osmanlı eğenliğinin Arap Dünyasının gelişmesini engelleyen sömürgeci bir yapı değil bu asırlarda dünyanın bir kasırga gibi kültür tasfiyesinden geçiren Batı sömürgeciliği karşısında korucuyu bir kalkan olduğu anlaşılmaksızın sömürge eğitiminden geçen Arap aydınlarındaki anti Osmanlı imajını kırmak çok güçtür.  “The Ottoman Bacground of the Modern Middle East” den nakleden Davutoğlu, age, s.408

[58] Davutoğlu, age, s.330

[59] Mevlüt Uyanık, Türkiye’ye Politik Turlar http://www.corumhakimiyet.net/Yazarlar/6/MEVLUT-UYANIK.aspx, http://www.sabah.com.tr/Dunya/2011/09/12/arap-baharinin-ruhu-tahrir-meydanidir; http://tr.euronews.net/2011/09/10/buyukelcilik-baskini-sonrasi-kahire-gergin/ Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı iki uçak dolusu iş adamıyla birlikte 12 Eylül 2011 akşamı Mısır’a gitti. Doğu Akdeniz’de dengeler bakımından Mısır’ın oldukça kritiktir konumda olduğunu ve tarihi işbirliğimizi gündeme getiren Başbakan Erdoğan, stratejik işbirliğini artıracaklarını söyledi. 5 Mısırlı askeri öldürmesi ve akabinde Kahire büyükelçiliğinin basılmasıyla Ortadoğu’da iyice zor duruma düşen İsrail’e yönelik izalosyonun daha artacağı, Filistin’in BM devlet olarak tanınma başvurusu İsrail yönetimine yönelik eleştirileri İsrail içinde artırdı. Haarets (12.9.2100 tarihli başyazıda ulusal onur ve prestijle alakalı boş sloganları bırakmalı denildi. Sabah.13.9.2100:1, 16

HLotus

One thought on “Arap Dünyasında Dönüşümler: Yemen

  1. Sayın Prof.Dr. Mevlut Uyanık hocam, Makaleniz çok güzel elinize sağlık.Birde İslam dünyası ile ilgilendiğiniz içinde size teşekkür ederim.Diyorsunuz: Yemende neler oluyor? Bede diyorum ki, neler olmadı ki; Orta doğu ve İslam ülkelerinde olanlar (olaylar) Yemen-dede aynısı oluyor. Ancak olmayan şeyler, Allah’a tam dönüş, birlik beraberlik ve hoşgörülü konuları hiçte söz konusu oluyor.lakin kendimize çeki düzen vermeden, (Hz. Mehdinin) zuhur edip bizi kurtaracağın beklemekteyiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.