Çarşamba, Ağustos 12, 2020
Ana Sayfa > Köşe Yazıları > Avrupa’da Koruyucu Aile ve Türkler

Avrupa’da Koruyucu Aile ve Türkler

KORUYUCU

Sabah, bir yandan aceleyle çocukları okula hazırlarken, diğer yandan haberleri takip ediyorum. Fransa’da gurbetçi bir ailenin başına gelen traji-komik bir olaydan bahsediyor spiker. İddiaya göre Fransız komşular, Türk aileyi çok gürültü yapıyorlar ve çocuklar şiddete maruz kalıyorlar diye polise şikayet ederler. Polisler eve gelirler ve ailenin elinden beş çocuğu alarak koruyucu ailelere teslim eder. Çaresiz kalan gözü yaşlı anne yetkililere şöyle seslenir: “Allah rızası için ellerini vicdanlarına koysunlar. Onların elleri her yere yetişiyor. Ben yavrularıma doymadım, onlar çok küçükler. Ben büyüklerime sığınıyorum. Başbakan’dan, Cumhurbaşkanı’ndan yardım istiyorum. Bu konuya el atsınlar, bir an önce çocuklarım buraya gelsin. Orada bir dakika, bir saniye çocuklarımın kalmasını istemiyorum. Ben çocuklarımı aldıktan sonra asla o ülkede kalmam. Orada kalırsam benim de çocuklarımın da o ülkede hayatı bitmez.”

Sabah haberi kulaklarımda yer ederken hafızam beni yıllar öncesine, Avrupa’da yaşadığım yıllara götürdü.

Dortmund’da bir hususu görüşmek üzere Rahmetli Mehmet Yarbay’ın huzurundayım. Sadece ben değil, Avrupa’nın dört bir yanından derdi, tasası olan herkes onunla görüşebilme, halini arz edebilme ümidinde. Mübarek kimseyi kırmak istemiyor. Her bir şahsı dikkatle, olgunlukla dinliyor. Gönüllere su serpen tavsiyelerde bulunuyor. Ben halimi arz ederken, yan tarafımda bir baba söze karışıyor: “efendi hazretleri şu çocuklar çok yaramaz diyor 8-10 yaşlarındaki iki evladını göstererek, ne durdan anlıyorlar ne sustan. Ne edep dinliyorlar ne erkan biliyorlar. Ocağıma incir ağacı dikecekler. Şu yaşlarında elin memleketinde yemediği turşu kalmadı. Bir dua etseniz, okusanız üfleseniz kötü huylarından, alışkanlıklarından kurtulsalar…”  O anda mübarek bana dönerek; bak evlat bu memlekette bir an bile durma, ve sakın burada evlenme, geri memlekete dön, hizmetini orada yap, İnsanımıza faydalı ol. Ben tüm vatandaşlarımıza geri dönmelerini salık veriyorum, çünkü burası kadir kıymet bilinecek yer değil. En takvalı olanın en günahtan kaçınanın midesine ultrason marifeti ile bakılsa bir kg hınzır eti görülür.”

Almanya’da 40 m2’lik evimde üst kattaki komşu ile muhatap olduğumda aklıma hep şu hikaye gelirdi; zamanın birinde samimi bir Müslüman delikanlı Almanya’ya tahsile gelmiş. Alman komşusu o genç sayesinde İslam ile müşerref olmuş. Bir gün ona demiş ki; delikanlı seni çok seviyorum çünkü İslam hakikatlerini senin sayende öğrendim, bazen de sana çok kızıyorum çünkü eğer bu hakikatleri daha önce anlatsaydın kalbi İslam hakikatlerine benden daha ziyade açık olan babam Müslüman olarak can verecekti. İşte üst kattaki ihtiyarı her gördüğümde bu hikayeyi hatırlardım bir farkla ki, ben ona bırakın İslamı anlatmayı, ellerimle boğmak istiyordum çünkü inatçı katırın bize hiç tahammülü yoktu, en ufak bir sorunda hemen polise şikayet ederdi.

Bu anıları niye mi anlattım? Temeli, eski Yunan, eski Roma ve Hıristiyanlık düşünceleri ile yoğrulmuş Avrupa medeniyet ve kültürünün insanımıza müspet manada verebileceği bir değer olmadığı gibi bu düşüncenin bir ürünü olan Avrupa zihin yapısının özellikle Müslüman ve Türklere karşı önyargılarla dolu olduğunu vurgulamak için anlattım.

Bir rakam vermek gerekirse Almanya’da her yıl 5000 Türk çocuğu çeşitli sebeplerle koruyucu aileye veriliyor. Rakam ürkütücü değil mi? Koruyucu ailelerin Alman aileleri olduğu düşünüldüğünde meselenin önemi ayan-beyan ortaya çıkıyor, çünkü aile Alman, Almanca konuşuyor, Hrıstiyan, farklı gelenek-görenekleri var. Çocuk ister istemez Alman gelenekleri ve hristiyan adetlerine göre büyüyecek. Hristiyan, Alman bir aileden, bizim çocuklarımızı dört dörtlük bir şekilde, kendi anadillerini konuşmalarını, dini vecibelerini, manevî değerlerini öğrenme konusunda yoğun bir çaba içine girmelerini beklemek zaten akla ziyan olsa gerek. Koruyucu aileler konusunda zaman zaman skandallar da olmuyor değil. Mesela çocukların alkolik, uyuşturucu müptelası ve eş cinsel ailelere verilmesi gibi.

1960’tan itibaren başta Batı Avrupa’ya çalışmaya giden insanlarımızın kazanç ve kayıplarını terazinin kefelerine koysak eminim kayıplar hanesi daha ağır basacaktır. Elbette yarım asır zaman diliminde işçilerimiz çok paralar kazandılar ve çok paralar kaybettiler. Evler, arabalar, arsalar, dükkânlar satın aldılar, ancak uzun bir tarih süreci olan kapitalist topluma alışamadılar. Alışabilmek için aileleri, çocukları, moral ve kültürel değerlerini kaybettiler. En başta da ruhlarını kaybettiler. İnsana güven duygusunu, itimadı, samimiyeti, sıcak ve candan olabilmeyi kaybettiler. Sıcak bir gülümseme vardı çehrelerde, çehrelerde insan yüreğini ısıtan tebessümü kaybettiler.

En önemlisi de gençler ve çocuklar kaybedildi. Sokaklarda başı boş binlerce Müslüman evladının yaşam tarzları Avrupalı akranlarından daha kötü durumda. Caddeler; “mein papa Türke- benim babam Türk” diye dilenen çocuklarla dolu. Kahvehaneler işsiz-güçsüz insanlarla dolu. Oyun salonları, kumarhaneler yarınlardan ümitsiz, mesleksiz gençlerimizle dolu. Özellikle genç kızlarımızın hali içler acısı. Bir tarafta Avrupa medyasının kasıtlı yayınları sonucu baskıcı, gerici ve gelenekçi kabul ettikleri aileleri, diğer yanda şaşalı, ışıltılı, sözde özgürce bir hayat…  Onlar için seçim yapmak hakikaten zor olsa gerek.

İsa Avcı

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.