Ana Sayfa > Köşe Yazıları > Başörtüsü Probleminin Çözümü İçin Bir Çağrı

Başörtüsü Probleminin Çözümü İçin Bir Çağrı

Değişimin Motoru Kadınlar ve İran Tecrübesi

Son yarım asırda değişimi büyük oranda kadınların sırtladığını kabul etmek zorundayız. Paradoksal bir şekilde, kadınları özgürleştirme savıyla ortaya çıkan pozitivist, modernist Batı tasavvuru, şimdilerde en büyük darbeyi de yine kadınlardan yiyor. İran devriminin başarıya ulaşmasında kadınların rolü en az erkekler kadar fazlaydı. Türkiye’de bedel ödeyen, değişimi taşıyanlar da yine kadınlardır.

İran inkılabı, bugünkü kadın algısı ve başörtüsü hassasiyetinde önemli bir kilometre taşıdır. 1979 İran devriminde Şah’ın sonunu getiren kadınlar olmuştu. Şah’ın devasa muhafız birlikleri halkın üstüne ateş açarken gözlerini bile kırpmamışlardı. Ancak saraya yürüyen kadınlar olunca kurgu bozulmuştu. Zira siyah çarşafları içindeki kadınlar askerlerin üzerine yürümeye başladığında, askerler aynı kararlılığı sürdürmekte tereddüte düşmüşlerdi. Bunun altında kültürel ve inanç faktörü kadar bizatihi pratik sebepler de vardı. Zira çarşafın içindeki pekala kendi yakınları da olabilirdi. Nitekim kadınların saraya yürüyüşü ihtilalin kırılma anı olmuştu.

Bugün Batı’nın müfrit örtü karşıtlığının altında İran deneyimi önemli yer tutar. Asıl karın ağrısı, din ve medeniyet algısındaki farklılık kadar –hatta ondan bile fazla- İran kalesinin düşmesi ve çarşaflı kadınların buradaki rolüdür. 

İşte o olay ABD ve Avrupa devletlerini telaşlandırmıştı. Aynı telaşa kapılan başka ülke yönetimleri de vardı. Ki Batı’nın da tazyikiyle, yeni bir Şah tecrübesine mani olma adına yasakçılıktan medet umuldu. Esasen var olan kısıtlamalar daha zecri şekilde uygulanmaya başladı. Zamanın darbe yönetimi, çareyi üniversitelerde kılık kıyafeti devlet dairelerindekiyle eşitlemekte bulmuştu. Yani erkekler ‘günlük tıraşlı, ütülü ceket pantolon, boyalı ayakkabı ve kravatla’, hanımlar ‘hafif makyajlı, başı açık ve etekle’ üniversiteye gireceklerdi. Kurallar, öğretim üyeleri ve öğrencileri de kapsıyordu. Bunun tepki çekmesi doğaldı. Nitekim bazı öğretim üyeleri: ‘benim sakalıma sadece karım karışabilir’ diyerek istifalarını sundular. Zamanla kuralların işlemeyeceği ortaya çıktı, yasaklar tavsadı ve fiilen kalktı. İstisnası ise başörtüsü idi…       

O gün bu gündür rüşt ispatı ihalesi tamamen kızların üzerindedir. Aynı düşüncedeki erkekler bir engellemeyle karşılaşmazken, kızlar isteseler de kendilerini kamufle edememişlerdir. Bir kısmı da bilinçli olarak tercihlerinde ısrar etmişlerdir. Tıpkı sakalı için tavır koyan öğretim üyeleri gibi…

Aslında Türk ve İran gelenekleri arasında bidayetinden beri fark vardı. Bunu mazeret adına söylemiyoruz, ancak realitede bizde çarşaf, çadur, burka hiçbir zaman yaygın bir örtünme biçimi olmamıştır. 19. asır sonlarında bir ara yaygınlaşma istidadı göstermiştir. Ancak bu daha ziyade İstanbul’la sınırlı kalmıştır. Üstelik Sultan Abdülhamid zamanında saraya çarşafla girilmesi de yasaklanmıştır. Zira sık Babıali baskınları yaşandığı dönemde, çarşaf istismar edilmiş, bazı erkekler tarafından da giyilip, sızmalar yaşanması üzerine güvenlik gerekçesiyle belli başlı devlet dairelerine girişte çarşaf yasağı uygulanmıştır.

Bu hatırlatmaların yapılması, konunun yasakçılığa gerekçe yapılmasının yersizliğini ortaya koymak içindir. Zaten gerçekten güvenlik zaafı doğuruyorsa, devlet buna tedbir almayıp da ne yapacaktır ki?

Bu arada aptal ve iradesiz yerine konduğumuza mı yanalım, yoksa Şah (bizler muhafızı) yerine konduğumuza mı? Peki Şah kimdi? Halkını ezen, ülkesini birilerinin “ileri karakolu” derekesine düşüren, bir noktada da halkı tarafından alaşağı edilen bir zalim diktatör. Alaşağı eden kimdi? Çarşaflı-açık, sosyalist-İslamcı, münevver-cahil İran halkı… Tercih ve takdir sizin…

Bırakınız Okusunlar… Bırakınız Çalışsınlar…

Mevcut yasakların en aptalcası okumanın önüne konan tahditlerdir. Hiçbir gerekçe okutmamanın mazereti olamaz. Şekil özün önüne geçirilemez.

Çıkarılan her türlü engele rağmen, kızlarımızı mutlaka okutmalıyız, hem de istidatları ölçüsünde en iyi eğitimi almalarını sağlayarak. Ne adına olursa olsun, ister düşünce ve felsefi inanç, isterse sırf şahsiyetine düşkünlük, tavır koyabilen, uğruna bedel ödediği değerleri olan insan, makbul insandır. İlave saygı ve ihtimamı da hak eder. Dünyanın neresinde olursa olsun onları okutmak, beyinlerimizin heba olup gitmesine mani olmak boynumuzun borcudur. Düşünsenize, böylesi irrasyonel, indi tavırlarla okutamadığımız bir beyin, belki de tüm insanlığa eşsiz bir katkı sunacaktır ve biz buna mani oluyoruz. Hayır, buna kimsenin hakkı yok, önce insan, sonra yine insan…    

Bu cümleden olarak, kaynağı dışarısı olan okutmama keyfiyeti mutlaka AB’nin gündemine taşınmalıdır. Anayasa mahkemesinin gerekçeli kararı konunun mağduru olanlar tarafından AİHM’in önüne götürülmelidir. Başvuru ne kadar çok, ne kadar farklı gerekçelerle olursa o kadar iyi olacaktır. 

Okutmama için söylenenlerin tamamı çalıştırmama için de geçerlidir. Bunu teslim etmekle birlikte, diğeriyle aradaki bir nüansa, bir de şerden doğabilecek hayra işaretlemeden geçmeyelim. Bir kere alanında en iyi olanı kimsenin yok sayma lüksü olamaz. Yeni bir Einstein kimono da giyse, çarşaf yada cübbe de giyse kılığı-kıyafeti ondan istifade edeceklerin gözlerine görünmez. Faraza CERN’in bunu kriter yapması beklenemez. Elbette herkesten Einstein olmasını bekleyemeyiz. Ülkemiz açısından pratikte şöyle bir faydanın doğması da beklenebilir. Yegane alanı kamu olarak gören, para ve kariyeri orada arayan anlayışı sarsması ve kamuyu da terbiye etmesi buradan istihsal edilecek hayırdır. Yani vasatizm hastalığıyla malül kamunun, kendi dışında kalan dinamiklere yenilmesi ülkeyi zıplatacak bir devrim olacaktır.

Bırakınız Seçilsinler…

Üstün nitelikli dahi olsalar, kadınların bir kısmının seçilme hakkından mahrum olmaları tek kelimeyle züldür. Onlar sadece erkeklere yada tek bir tercihleri kendileri gibi olmayan diğer hemcinslerine destek hizmeti sunmakla görevli, buna mahkum kimselerdir. Ve elbette bu kabul edilemez. 

En son 1999 seçimlerinde tahditsiz temsil hakkına kavuşmak üzereydik. O fırsat da kaçırıldı. Zira hanımlardan biri, refikini yarı yolda bıraktı; diğerine ise yüce mecliste “haddi bildirildi”. Had bildirenlere vekaletin asıl sahipleri hadlerini hatırlatmakta gecikmediler. Ancak giderayak yasak mazarratını daha da kesifleştirerek, ülkenin sırtına yüklediler. Tecrübelerden tarihte iz bırakanın had bildirenler değil, haddi bildirilen olacağını kestirebiliriz. 

Çözüm yine de geleneksel formatın dışında gerçekleşmek durumundadır. Peki nasıl? Yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya… TBMM’ye ve Avrupa Parlamentosuna başörtüsünü sokarak…

Avrupa Parlamentosuna Girmenin Yolları

Avrupa Parlamentosuna girmenin yolu bellidir. Daimi çalışanları dışında oraya gazeteci olarak, yani görev icabı girebilirsiniz. Bunun için ihtiyaç duyulan şey akredite olmaktır. Onun dışında dinleyici yada protestocu olarak girebilirsiniz. Elbette müsaade edilen kadar ve müsaade edilen ölçülerde… Bir de misafir yani davetli olarak girilebilir. Bunun için de parlamentonun onay ve davetine ihtiyaç vardır. Gerçi gitmişliğimiz yok ama, olsa olsa mantığıyla presedürün aşağı yukarı böyle olduğu tahmin edilebilir. 

Son ihtimal parlamentonun bir azası olarak orada bulunmaktır. Ki bunun için ülke parlamentolarından seçilmiş olmak gerekir. Gidecek isimler üzerinde parlamentolar arasında bir teyitleşme yaşanıp yaşanmadığını ise bilemiyoruz.

Kolayca tahmin edilebileceği gibi bizim öngörümüz hiçbir kategoride kendine yer bulamıyor. Belki münferiden –o da dinleyici sıfatıyla- girişin istisnası bulunabilir ama bildiğimiz kadarıyla bugüne kadar oraya başörtülü girildiğine dair bir örnek yok. Aslında parlamento pek çok sivil toplum kuruluşu temsilcisine, en marjinal kişi ve gruplara varıncaya kadar kapılarını açmaktadır. Kanun kaçakları bile hoşgörüden nasiplenebilmektedir. Siyasi mülteci yada suçlulara ilave müsamaha gösterilmesi ise esasen yadırganmaması gereken bir husustur. Ancak burada bazı ülkeler için kantarın topuzunun kaçırıldığını da hemen belirtmeliyiz. Türkiye’nin kırmızı bültenle aranan teröristlerin ağırlanmasına tepkileri epey fazladır.

Marjinal kişi ve gruplar oraya girmekte, seslerini duyurmakta zorluk çekmiyorlar. Keza ülkemizden etnik, dini yada felsefi olarak kendini farklı, mağdur hissedenler maddi manevi ilgi ve destek bulmakta zorlanmıyorlar. Gelin görün ki, burada da nesnel, objektif kriterlerin işlediğine kani olamıyoruz. Alın size başörtüsü meselesi… Parlamento kurulduğundan beri onlarca yıldır, yüzlerce milyon insanın muzdarip olduğu bir konu, henüz AB’nin dikkatini çekmeyi başaramadı. Bu derece körlüğün ancak iradi olabileceğinin akla gelmesi doğaldır. Bilinen, tek bir kişinin bile henüz oraya gir/e/memiş olmasıdır.  

Hal böyle iken, başörtüsü ile parlamentoya girmek hayal, hatta hayal ötesi değil midir? Belki öyledir, gelin görün ki hayallere sınır koyamayız. Martin Lüther King’de meşhur konuşmasına ‘bir hayalim var’ diye başlamamış mıydı? Hayalleri, rüyaları olmayan neye yarar ki? Kim bilir belki de tamamen gerçektir de denemediğimiz için bilemiyoruzdur. Zira bugüne kadar hiç aklımıza gelmedi, hiç teşebbüs etmedik.

O halde ilk yapılması gereken teşebbüs etmek, kapılarını çalmaktır. Önce, buyur edilip edilmeyeceğimiz, edilirsek nasıl ağırlanacağımızı görmemiz lazım. O zamana kadar söylenecekler en nihayet dedikodudan ileri geçmeyecektir. Ve biz, galiba, iş yapmaktan çok dedikodu üreten bir milletiz.

Unutmamak gerekir ki, ‘hiçbir şey vakti gelmiş bir fikirden daha güçlü olamaz’. Bazen atılan tek bir adım, ortaya çıkan tek bir kişi yada fikir, insanlığın değişimini sağlar ve kimse de buna mani olamaz. Bize göre dem bu demdir.

Meclisler Laik Abdest mi Almıştır?

Avrupa Parlamentosuna ulaşmak için önce TBMM’ye ulaşmak şart. Peşinden oranın labirentlerinden sıyrılıp ancak ondan sonra Brüksel’in, Strasburg’un yoluna düşülebilir. Bunun hemen akla: ‘demek ki bu iş kafadan yatar, zira nasıl olsa daha okyanusa ulaşamadan derede boğulmak mukadderdir’ düşüncesi gelebilir. Gerçekten de:

–Bırakınız TBMM’ye girmeyi, bütünüyle kamusal alandan kovulma riski yok mu?

–Var elbette.

–Bir taraftan yasağın daha da genişletilmesi süreci işlemiyor mu?

–Evet işliyor.

Dahası yaşanmışlıklar ve türlü mazeretler sıralanabilir. Sorular doğal hatta gereklidir. Düşüncenin uçuk bulunması, fantezi gibi görülmesini de yadsıyamayız. Şimdi fantastik bir soru soralım… Soru şu: ‘ünlü filozof-hekim İbn-i Sina cana gelip adını taşıyan hastaneye yönelse sonuç ne olur?’. Sorudaki hastanenin yerine pekala TBMM’yi de ikame edebiliriz. Elbette ihtimaller de orada zikredilenlerden farklı olamaz. Aslında fantastik sorumuzun gerçek hayatta yaşandığını da, onun sonucunun ne olduğunu da biliyoruz.

–Peki Merve Kavakçı tecrübesinden sonra daha iyi bir noktada mıyız? Yoksa durum daha mı kötüleşti?

–Önce daha da geriye gidiş yaşandığını biliyoruz. Ancak artık ikili bir süreç aynı anda yaşanmaktadır. Yasakçılık Sezer ile zirve yapmıştı. Ama o zirve, aynı zamanda işin cılkını çıkarmak, yasakçılığın dibini bulmak manasına geliyordu. Her müfrit tavrın, her zorlamanın reaksiyon doğurması kaçınılmazdır. Nitekim oradan sadır olan tepki, kesin ve sahici bir yüzleşmeye kapı aralamıştır. Yaşananlar da en nihayet, bunun tezahürlerinden başka bir şey değildir. Görünen yasakçılığın arızi ve arkaik olması ve sürdürülebilirliğinin bulunmamasıdır. Bir başka gerçek de, hala hafife alınamayacak bir direnç potansiyelinin varlığıdır. 

Nitekim konuyu kangrenleştirme, kördüğüm haline getirme cihetine gidilmiştir. Bu katılaştırmanın ne kadarının iradi, ne kadarının kendiliğinden olduğu da tartışılabilir. Ancak oluşturulan hassasiyet, meselenin içerde çözümünü dışarıdan çok daha zor hale getirmiştir. Hülasa mevcut partilerle ve halihazır şartlarda TBMM’nin çözüm kabiliyeti elinden alınmıştır.

O halde proje daha başından yatmış mı oluyor? Öyle ya, güçlü teşkilatları bulunan koca partilerin yapamadığını kim nasıl yapacaktır? 411 el hiç derekesine indirilmişken, örgütsüz halk ne yapabilir ki? Dahası bizde spontane gelişen hareketlerin sonu genelde hüsranla sonuçlanmamış mıdır? Tabandan başlayıp başarıya ulaşan kaç örneğimiz vardır ki?

Bir çırpıda akla gelen bu haklı sorulara yenilerini ilave etmek de çok mümkündür. Ancak olaya bir de olumlu yönden, yani bardağın dolu tarafından bakalım.

Bir kere her büyük yürüyüş bir ilk adımla başlar. Kınayıcıların kınamasına aldırmadan çıkılan ‘doğru’ yolun sonu hemen her zaman selamettir. İnanmayan Rosa Parks’a bakabilir. Hani toplu taşım aracında beyazlara tahsisli ön koltuğa oturup, ısrarlara rağmen kalkmayan, bu hareketiyle zenci-beyaz ayrımcılığının bitirilmesi meşalesini ateşleyen kadın… Yıllar sonra Beyaz Sarayda ağırlanıp, ABD başkanı tarafından taltif edilen kadın… O, bugün yaşayan efsanelerden biridir…

Hatice Babacan’ın ortaya çıkışında yaşananların bir benzerinin yaşanması muhtemel, biraz da doğaldır. Yada Şule Yüksel Şenler’in tecrübesinin bir benzerinin tekrarlanması…

Şu halde yapılacak ilk iş bizim Rosa Parks’ı bulmaktır. Peşinden bulunan uygun figürü TBMM’ye sokmak geliyor. Kendisinin teyidini almadığımız için bizde mahfuz ismi zikretme hakkına sahip değiliz. Zaten maksat üzüm yemektir, bağcıyı dövmek yani birini vekil yapmak değil. Bu nedenle isim sadece bir araçtan ibarettir ve şu aşamada zikredilmesi de gerekmez. Şu kadarı var ki, başörtüsünü taşıyacak aday, mevcut algıların çaresiz kalacağı, konudan nemalananların muvazenesini sarsacak bir figür olmalıdır. Siyasette hasbilerin yükünü alıp, işini kolaylaştıran, siyaset cazgırlarının ise şablonunu alt üst edecek birisi…

O isim, yapılacak ilk seçimde vekil adayı olmalıdır. Savunanlar da karşı çıkanlar da kıvıranlar da esaslı bir imtihana tabi tutulmalıdır. Son birkaç seçimdir, istenirse bağımsız adayların da pekala meclise gönderilebildiğini gördük. Kaldı ki bir tek vekil eksik yada fazla olması partiler açısından önemi haiz bir konu değildir. Partilerden samimi olanlar bağımsız adaya doğrudan, o olmuyorsa, dolaylı destek vermeye zorlanmalıdırlar.

Seçim kazanılmasını müteakip, yemin için Güldal hanım’ın oturum başkanlığının seçilmesi isabetli olur. Olmaz a, diyelim orada başarılamadı. Tekrar, ama bu defa meclisin ikinci kadın başkanvekili Meral Hanım’ın oturum başkanlığında seremoni gerçekleştirilmelidir. Hadi diyelim işin içine ecinniler karıştı ve hiçbir şekilde başörtüsü ile Genel kurula, komisyonlara girilemedi. Zaten vekilimiz, normal hayatında başörtüsü takan birisi değildir, hatta dindar bile değildir. O halde, seremoni için Brüksel’i bekler. Normal yaşantısını ve rutin faaliyetlerini sürdürür. Bu arada Avrupa Parlamentosuna giden vekil koltuklarından birinin boşaltılarak, oraya kendisinin seçilmesi sağlanır, bu zorlanır. O da sağlandıktan sonra bütün dünyanın bakışlarının Brüksel’e / Strasburg’a çevrilmesine sebep olacak aşamaya gelinmiş demektir.

Bizce yapılacak engelleme çabaları beyhude olacaktır. Velev ki yürüyüş şeklen engellendi. Hiç önemli değil, zira maksat yine hasıl olacak, muhtemelen hayal edilenlerin ötesinde sonuçlar istihsal edilecektir. Engellediklerini, yeni bir zafer kazandıklarını düşünenlerin bu zaferi de yeni bir Pyrus zaferinden başka bir şey olmayacaktır. Kaldı ki dünya Türkiye’den ibaret değil, yürüyüşün Ankara’dan başlatılması yanında pekala start verilecek başka noktalar da bulunabilir. İlk denemenin ardından yada eşzamanlı başka teşebbüsler de pekala mümkündür.

Bir İhtimal Daha Var: Meseleyi Kaynağında Çözmek

Halen Avrupa ülkelerinden seçilmiş, bazıları Avrupa parlamentosunda görev yapan Türk asıllı parlamenterler var. Parlamentoya başörtüsünü sokmanın en kestirme yolu, mevcut Türk parlamenterlerden geçiyor. Alman –yada Hollanda vs- vatandaşı Türk parlamenterden… Bildiğimiz kadarıyla mevzuatta buna mani bir düzenleme bulunmuyor. Hoş olsa da bu neyi değiştirir ki? Zira, zaten amaç bunu ortadan kaldırmak, yani fiili durumu yeni bir fiili durum yaratarak sorunu Avrupa’nın kalbine taşımak değil midir?

Mesele Türk’e has olmadığına göre, başörtüsünü parlamentoya sokma ameliyesini bir başka Müslüman parlamenter de üstlenebilir. Sözgelimi kıta Avrupa’sında ağırlıklı olarak Kuzey Afrika kökenli Müslümanlar vardır. Fransız kabinesinde Fas asıllı bir bakan bile görev yapmaktadır. Keza başörtüsünde bize en yakın tartışmaların mekanı da yine Fransa’dır. İngiltere ise daha kozmopolit yapıya sahiptir ve ülkede Hind, Pakistan, kökenli büyük bir Müslüman cemaat yaşamaktadır. Onlardan biri de başörtüsü takmayı ve böylece parlamentoya girmeyi deneyebilir. Keza İngiliz, Alman yada Fransız herhangi bir Müslümanın aynı şeyi yapmaması için hiçbir sebep yoktur. Hatta daha bile tercih edilir. 

En nihayet bunu yapmak için ille Müslüman olmak da gerekmiyor. Konuyu gündeme getirmek isteyen herhangi biri de pekala aynı misyonu üstlenebilir. Üstelik bu kendisinin inanç yada inançsızlığından taviz vermesi anlamına da gelmez. Bu ne kendisinin tercihlerine halel getirir, ne de mevcut pozisyonunu terk etmesini gerektirir. Keyfiyet bir anlamda konu mankenliğinden ibarettir. İsimlendirmek gerekirse faraza Yeşillerin buna talip olması misyonlarıyla mütenasip bir çıkış olacaktır. Takdir kendilerine ait olsa da, bunun meşru ve haklı bir talep olmadığını kim iddia edebilir? Yada bir başka ‘özgürlükçü’ parti veya grupta pekala aynı şeyi kendine görev addedebilir. Avrupa en marjinal görüş ve akımların bile temsil edilebildiği özgürlükçülüğün bayraklaştırıldığı bir coğrafya yada medeniyetin adı değil midir? Gruplar yada onların içinden kişisel inisiyatifler niye beklenemesin?

Peki ya liberaller? Bir taraftan: ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ derken, öbür taraftan ‘…ama okumasınlar; çalışmasınlar, seçilmesinler’ diye kayıt düşme şansları var mıdır? Gerçi çifte standart her taraftadır. Sözgelimi serbest dolaşım hakkı hala elde edilememiştir. Malların serbestçe dolaştığı bir vasatta o malın sahibi tahditle karşılaşmaktadır. Böylesi garabet örnekleri ne yazık ki az değildir. Fakat haksız da olsa, müraice de olsa bunun tevili bir noktaya kadar mümkündür. Nitekim nüfusun büyüklüğü, hazmetme kapasitesi gibi lafazanlıklar,  kamuoylarında mevcut ‘Polonyalı muslukçu’ lakırdıları ile popülizme kaçarak zevahiri kurtarmaya çalışmaktadırlar. Peki ya durduk yerde bunun ötesine taşan dayatmaları nereye koyacağız? Yani kendi ülkesinde okutmama, çalıştırmama, seçtirmeme dayatmasını? Bizce kendi önlerine; Avrupa Parlamentosunun içine…

Çözümün parçası olmayanlar problemin kendisidirler. Şu halde buyurun paslı kilidi açmaya… İsteyen Avrupalı parlamenterler nezdinde kulis yapsın, isteyen misyonerlik yaparak hedefe yönelsin, yada başka fikir, proje üretsin… Ama herkes işin bir ucundan tutsun. Evet, Batılı ile dansta ayağa basılma ihtimali variddir. Hatta kendileriyle tokalaştıktan sonra parmakları saymakta da yarar vardır. Ama şunu da unutmayalım, onların mezhebi geniştir, kolay alınmazlar, küsmezler. Bizim de ben oynamıyorum, ben sana küstüm dememiz anlamsızdır. Gelin, içeridekileri silkeleyelim, dışarıdakilerle de onların ve herkesin anlayacağı açıklıkta konuşalım… Avrupa parlamentosuna başörtülü parlamenter girdiğinde sahici bir diyalog başlamış demektir… Cahil-alim, zengin-fakir, akıl-vicdan sahipleri, buyurun hayata anlam katmaya… Halk göreve…

Mehmet Niyazi Yavuz

– Haber Lotus –

HLotus

One thought on “Başörtüsü Probleminin Çözümü İçin Bir Çağrı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.