Ana Sayfa > Dış Politika > Bir Darbe İki Ülke: İran-Türkiye

Bir Darbe İki Ülke: İran-Türkiye

Türkiye’nin genelde enerji ve özelde petrol yasalarının temelini oluşturan ve 1954 yılında yürürlüğe giren Petrol Yasası, Türkiye’nin iç dinamiklerinden çok, dış politik gelişmelerin etkisiyle ortaya çıkmıştır. 1954 Petrol Yasası, komşu ülke İran’da 1949 yılında başlayan ve 1953 yılında bir askeri darbeyle sonuçlanan süreçle yakından ilişkilidir. Yine TPAO’nun da aynı yıllarda kurulduğu ve kuruluş aşamasında İran’da yaşanan bu darbe sürecinin etkisi olduğu görülmektedir.

Dönemin güçlü siyasi lideri ve İran Petrolünün Millileştirilmesi girişiminin mimarı Muhammed Musaddık’ı deviren darbe, 1953 yılında CIA ve İngiltere desteğiyle yapılmıştır. İran siyasi tarihinin önemli bir dönüm noktasını oluşturan bu darbe, aynı zamanda Türkiye’nin de enerji ve petrol politikalarını değiştirmesine yol açmıştır.

Aslında Musaddık’ı deviren bu darbe, İran’ın yaşadığı ilk modern askeri darbe değildir. Osmanlı modernleşmesinin etkisinde kalarak 20. yüzyılının başında Meşrutiyet İnkılâbı’nı yaşayan (1906) İran, daha sonra İngiliz ve Rusların işgaline maruz kalmış ve Birinci Dünya Savaşı’nın ağır şartlarında giderek zayıflayan bir siyasal ve ekonomik duruma düşmüştür.  İşte ilk modern askeri darbe bu şartlar altında gerçekleşmiş ve Rıza Şah liderliğindeki Pehlevi Hanedanlığının kurulmasına zemin hazırlamıştır. İran’ın o dönemdeki tek düzenli yapıya sahip silahlı gücü olan Kazak Ordusu komutanı Rıza Şah’ın 1923 yılında Tahran’ı basması ve Kaçar Hanedanlığı’na son vermesiyle meydana gelen bu darbe, ülkede bir dönemin kapanmasına yol açmıştır. Ülke artık Rıza Şah Pehlevi Hanedanlığı’nın yönetimine geçmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın zor koşulları altında siyasal ve ekonomik olarak zayıflamış bir ülkede iktidarını sağlamaya çalışan Rıza Şah, 15 yıllık bir saltanatının ardından gelen yeni bir yabancı istilasıyla beraber, yerini oğlu Muhammed Rıza Şah’a bırakmıştır.

Muhammed Rıza Şah’ın ilk dönemi II. Dünya Savaşı’nın ağır şartlarına denk düşmektedir. Nazilerin siyaset sahnesi çıktığı, petrolün hayati önem kazanmaya başladığı ve bu doğrultuda İngilizlerle Rusların bölgesel ve uluslararası çıkarlarına göre İran’ı yönetmeye çalıştıkları bu dönemin ardından, Soğuk Savaş’ın başladığı ikinci dönem gelmektedir.

 Soğuk Savaş döneminin başlangıç yılları sayılabilecek olan 1950’lı yıllarda, İranlı aydınlar arasında ve Sovyetler Birliği etkisinde kalan Hizb-i Tudeyi İran (Tudeh Partisi) gibi partiler aracılığıyla İran’ın ulusalcı siyasal vurgularının arttığı bir dönem gözlenmektedir. Bu dönemde İran Meclisi’ndeki Milli Cephe Grubu ve bu grubun lideri Muhammed Musaddık’ın da ulusalcı politikalara vurgu yapan bir yaklaşımla siyaset sahnesinde yer aldığı görülmektedir. Musaddık, ABD menşeli şirketlerin o dönemde Suudi Arabistan ve Venezüella petrollerini işletme karşılığında kârın yarısını petrol sahibi ülkelerle paylaştığını görmüş ve Anglo-Iranian Oil Company adlı İngiliz petrol işletmecisi şirketle 1933 yılında imzalanan ve ardından defalarca eklemelerin yapıldığı anlaşmaya karşı çıkmıştır. Musaddık, İran’ın bu şirketin petrol işletmelerinden elde edilen kârdan çok az pay aldığını savunmuştur. 28 Aralık 1949 yılında söz konusu anlaşmanın yeni eklemelerinin İran Meclisi’nde onaylanması gündeme geldiğinde Musaddık, anlaşmanın onaylanmaması yönünde hareket etmiştir. Hizb-i Tudey-i İran ve İran Milli Cephe Grubunun halk arasında başlattığı propagandalarla, İran petrollerinin millileştirilmesi istemiyle halk gösterileri başlamıştır.

O dönemde İran’ın Başbakanı olan Şah’ın yakın adamı ve İngiliz siyasetlerinin savunucusu (Sepehbud) Hac Ali Rezmara, 3 Mart 1951 yılında petrolün millileştirilmesi istemlerinin teknik, ekonomik ve siyasi ortamla uyuşmadığını ve bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını söyledikten sonra bir suikast sonucunda hayatını kaybetmiştir. Bunun üzerine Musaddık, İran’ın yeni başbakanı olmuştur. Musaddık’ın, İran petrollerinin millileştirilmesiyle ilgili söylemlerini hayata geçirecek siyasi güce ulaştığı 1951 yılı, aynı zamanda başta İngiltere olmak üzere birçok ülkenin Musaddık aleyhinde planlara başladığı bir yıldır.    

Musaddık’ın 28 Nisan 1951 yılında Başbakan olur olmaz yaptığı ilk girişimin 30 Nisan tarihinde İran petrollerinin millileştirilmesiyle ilgili kanunu meclisten geçirmek olduğu görülmektedir. Bu sürecin ardından 1952 yılında Musaddık’ın liderliğini yaptığı Milli Cephe ile Hizb-i Tudeyi’nin Meclis çoğunluğunu elde etmesi sonucunda İran şahının tahtından feragate zorlandığı bir dönem yaşanmıştır. İran şahının bu baskılara dayanamayarak Roma’ya kaçışı, Batılı ülkelerin darbe planlarını hayata geçirmeye başladığı dönem olmuştur. İngilizlerin ABD ile anlaşarak hazırladığı darbe planının önderliğini General Zahidi yapmıştır. İlk girişimi başarısızlıkla sonuçlanan darbe planı, 19 Ağustos 1953 tarihinde tekrar hayata geçirilmiş ve General Zahidi önderliğinde darbeciler Musaddık’ı düşürmüştür. Roma’ya kaçan İran şahı, Musaddık’ın azledilerek tutuklanmasının ardından, üç gün sonra İran’a geri dönmüştür.

Darbeye önderlik eden ve darbe sonrasında başbakan olan General Zahidi, petrol işletmeleri konusunda İran ile Anglo-Iranian Oil Company arasında yaşanan anlaşmazlıkta ABD’nin arabulucu olmasını istemiştir. ABD’nin aracılığıyla Amerikan şirketleriyle Anglo-Iranian Oil Company konsorsiyumu ve İran arasında 5 Ağustos 1954 yılında bir anlaşma imzalanmıştır. Yapılan anlaşmaya göre İran petrollerinin işletilmesi Anglo-Iranian Oil Company, Royal Ducth, Fransız Petrol Şirketi ve 5 Amerikan şirketi tarafından paylaşılmıştır.

İran’da petrol oyunları çerçevesinde bu süreç yaşanırken, Demokrat Parti’nin hükümet ettiği Türkiye’de de 1954 yılında ABD’li M. Ball’ın hazırladığı “6326 sayılı Petrol Kanunu” hayata geçirilmiştir. Bu tarihe kadar geçerli olan ve Türkiye’nin ilk petrol yasası olarak anılabilecek 1926 yılında çıkarılan kanuna göre, Türkiye’de petrol konusunda tek yetkili mercinin devlet olduğu görülmektedir. İran’da 1949 yılında başlayarak 1953 yılına kadar süren petrolün millileştirilmesi sürecinin Batı ile iyi ilişkiler geliştirme peşinde olan Türkiye’de de etkili olduğu görülmektedir. Dönemin hükümeti tarafından 12 Kasım 1952 yılında yayınlanan 3/15833 sayılı kararnameyle[1] petrol konusunda devlet tekeli kırılmış ve Türkiye petrolleri konusunda uluslararası şirketlerin faaliyetleri başlamıştır.

İran’da petrol konusunda yaşanan sorunlardan ders çıkaran ABD’nin, 1954 yılında kendisini ziyaret eden Celal Bayar’ı Türkiye’de petrol işletmelerinin devlet tekelinden çıkarılması konusunda ikna ettiği ve Ball aracılığıyla hazırlanan kanunun hayata geçtiği görülmektedir.

Aynı şekilde 1954 yılında 6326 sayılı kanun ile hemen ardından çıkarılan 6327 sayılı kanunla TPAO’nun kuruluşu gerçekleşmektedir. TPAO’nun kuruluş yıllarındaki amaç ve faaliyetlerine bakıldığı zaman da İran’da 1953 yılında yaşanan “Petrol Darbesi’nin” psikolojik etkilerinin olduğu görülecektir.

Özellikle Soğuk Savaş döneminde ABD ile olan ilişkileri ve Batı’ya bağımlılık düzeyi göz önünde tutulursa, İran’da yaşanan 1953 darbesinin Türkiye üzerinde önemli psikolojik etkileri olmuştur. Yine İran’da 1979 yılında yaşanan devrimin Türkiye’de siyasal, sosyal ve ekonomik etkilerinin yanı sıra petrol konusunda da etkili olduğu söylenebilir. Örneğin 1980’lerin sonlarına doğru ABD’ye ait ARCO adlı çok uluslu bir şirket, Diyarbakır’da incelemeler yapmış ve “petrol olmadığı” gerekçesiyle buradaki sahayı kapatmıştır.[2] Bu durum, İran’da yaşanan gelişmelerin Türkiye’nin enerji politikalarını da derinden etkilediğini göstermektedir.

Sonuç olarak, İran’da yaşanan modernleşme sürecinin Osmanlı’da yaşanan modernleşme sürecinden etkilendiği de düşünülürse; bölgesinde etkin ve iki önemli güç olan İran ve Türkiye’de yaşanan siyasal, sosyal ve ekonomik gelişmelerinin birbirini derin etkilediği, tarihin bize gösterdiği bir gerçektir.

Bugün ülkemizde olduğu gibi İran’da da üzerinden 31 yıl geçen “İslam Devrimi” sürecinde önemli sosyal ve siyasal gelişmeler yaşanmaktadır. Her iki ülkede yaşanan toplumsal yapılardaki değişiklik, siyasal ve ekonomik değişim taleplerini de artırmaktadır. İki ülkede bugün yaşanan gelişmelerle birlikte iki ülke ilişkileri tarihine bakıldığında, karşılıklı olarak birbirini yakından etkileyen İran ve Türkiye’nin her iki ülkede yaşanan gelişmeleri karşılıklı daha iyi anlaması gerektiğini söyleyebiliriz.

——————————————————–

1] “Petrol kaynaklarımızı en kısa zamanda tespit ederek çalışır bir hale getirip kıymetlendirmek gayesiyle aramalar yaparak bulunacak membaların dünya petrol siyasetinin gerektirdiği çerçeve içinde askeri ve iktisadi menfaatlerimize en uygun şartlarla işlemeyi taahhüt veya bu hususta işbirliği yapmayı kabul edecek sermaye sahibi hakiki ve hükmî şahısları yurdumuza celbedip çalışmalarını mümkün kılacak ve bunlarla hükümetimiz arasında mukaveleler sağlayabilecek her türlü kanunî, idarî ve malî tedbirlerin alınması ve bu maksadı tahakkuk ettirebilmek için lüzumlu şartların tesbitinde fikirlerinden istifade edilmek üzere dünya petrol mevzuat ve tatbikatında bu konunun fenni, iktisadi ve mali meselelerine vakıf mütehassısların temin ve celbi için her türlü işlem yapılacaktır.”

[2] Oysa Mart 1999’da TPAO’nun o bölgede yaptığı yeni çalışmalar sonucunda o sahada, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin en zengin ve kaliteli petrol yatağı bulunmuştur.

Kaan Dilek

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.