Çarşamba, Ağustos 21, 2019
Ana Sayfa > Gündem > Bir Fotoğraf Hakkında Düşünceler

Bir Fotoğraf Hakkında Düşünceler

Ülken işgal edildiğinde henüz bir çocuktum.

Ne senden ne de senin gibi mazlum ülke çocuklarından haberdardım.

Tek eğlencemiz olan televizyonun karşısına geçer her şeyi seyrederdik.

Tek kanallı siyah beyazlı yıllarda her şey seyredilirdi o zamanlar; çizgi filmler, kovboy filmleri, Pazar konserleri, genç kızları ekran başına kilitleyen pembe diziler, kadınları hüngür hüngür ağlatan Türk sinemaları…

Saat 20 haberlerinde Yahudi askerler tarafından kolları taşlarla kırılan Filistinli çocukların görüntüleri de bir film gibi seyredilirdi.

Dedim ya çocuktum o zamanlar…

Sen hicret yollarındaydın. Arkanda vatan bildiğin toprakları bırakıp yeni umut ve hayallerle dost bildiğin ülkelere doğru yola çıkmıştın. Ayaklarında eski papuçlar, esvabın  yırtık yırtıktı.

Bense üzerimde yeni takım elbisem, gırcır gıcır ayakkabılarım sevinçle ortaokula yeni başlamıştım.

Derste öğretmenlerimiz dünyadaki olaylardan bahsediyordu. Dediğine göre Ülken süper güç denilen bir devlet tarafından işgal edilmişti.

Süper güç ne demekti? Bir kavram olarak süperlik hafızamda bir şekle kalıba dökülmemişti henüz.

O zamanlar bildiğim tek süper “Süpermen”di.

Dedim ya çocuktum işte…

Yıllar sonra anlayacaktım ki; Bir devlet ne kadar çok yok edici silahlara sahipse  o kadar süper güçtü. İnsanları ne kadar çok katlediyor, çocukları ne kadar çok aç, sefil ve babasız bırakıyorsa o kadar güçlü bir devletti.

Ülkeni işgal eden Süper gücün roketi, uçağı, topu, tankı, tüfeği vardı. Senin halkının ise bineceği bir atı bir de yüreklerinde sarsılmaz imanları vardı.

Teneffüste hayaller kurardım. Sana bir de Filistinli çocuklara yardım etmek için. O zamanlar daha sarı saçlı Bosnalı çocukların dramları yoktu ortada.

Ben sana ve Filistinli yavrulara yardıma koşarken Sylvester Stallone oynadığı filmdeki Rambo değil, Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı Kara Murat’tım. Çünkü Rambo’nun suratı asıktı. Böyle asık suratlı bir adamın gözlerinde ışık, yüreğinde merhamet olamazdı. Yüreğinde merhamet olmayan adamın ise adil olması beklenemezdi ve gün gelir ihanet ederdi. Oysa Kara Murat öyle miydi? Onun sevimli bir yüzü vardı. Gözleri ışıl ışıl, yüreği merhametle dopdoluydu. Böyle bir kahramanın keskin kılıcı zalimin başına ancak merhametle inerdi.

Ne bileyim çocuktum işte…

Dünya üzerinde oynanan sinsi ve gizli siyasetten, kirli ve kinli savaşlardan haberim yoktu.

Mücahitler kelimesini işte o yıllarda duymuştum.

Allahın yardımını arkasına alarak Ruslara kök söktüren mücahitler…

Süper Devletin füzesine, güllesine göğüslerini siper eden kahraman mücahitler…

Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da sizlere yardım eder. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihat ederseniz Allah da sizlere ummadığınız yerden yardım eder düsturlarına canı gönülden inanan mücahitler…

Coğrafya dersinde öğrendiğimize göre ülken sarp, dağlık, engebeli bir ülkeydi. Halkının geçim kaynağı hayvancılık, tarımcılık, halıcılık, kilimcilik gibi dokuma işleriydi. Böyle bir ülkeyi kim neden işgal etmek istesin ki. Buna rağmen ülken tarih boyunca hep istilalara uğramıştı ama istilacılar senin halkını asla ve asla esaret altına alamamışlardı. Çünkü sen cengâver bir halka sahiptin.

Okulun pansiyonunda kalıyordum. Televizyon izleyemiyorduk. Bu yüzden Walkman modaydı. Herkesin elinde walkman çoğunlukla arabesk; Küçük Emrah, Ferdi, Orhan, İbo ve Sezen Aksu’nun kasetleri dinlenirdi. Arada marşlar, ilahiler de dinlenirdi;

Afgan dağlarında kar kucak kucak
Ne ev, ne bark kalmış, ne de bir ocak
Bizim evimizse, yaz gibi sıcak
Kalmak istesen de, kalamazsın ki!

Ey Moskof kafiri, ey yüzü kara
İnşallah bulursun, belanı ara
Afganlı kardeşin her yanı yara
Sarmak istesen de, saramazsın ki!

Beyaz kar üstünde kırmızı kanlar
İslâm’ın yoluna verilen canlar
Var mı bir Müslüman cihaddan yana
Sormak istesen de, soramazsın ki

Afgan’ da olanlar yürekler dağlar
Cihad eden değil, etmeyen ağlar
Îmanın bağı, bizi oraya bağlar
Kırmak istesen de kıramazsın ki!

Bu marş işte o yıllarda senin o iri yeşil gözlü fotoğrafınla birlikte hafızama kazınmıştı.

Aradan yıllar geçti…

Ruslar büyük kayıplar vererek ülkeni terk etti, mücahitler şanlı bir zafer ile girdiler Kabil’e.

Dış düşmana karşı birlik olanlar şimdi birbirlerini öldürüyordu. Ülke derin bir iç savaşa sürüklendi. Kardeş kardeşin canına kasdetti. 14 yıl süren işgalde Rusun öldüremediği mücahidi şimdi başka bir mücahit öldürüyordu Bir lider diğeri için tehditti adeta. Bu yüzden bombalar patlıyor, suikastler düzenleniyordu. Bu iç savaştan Taliban denilen bir güruh galip çıkarak ülkeye hakim oldu. Ülkende İslam adına İslam Dininin tasvip etmediği kanunları uygulayarak tüm dünyanın nefretini kazandılar. Nihayet 11 Eylül saldırıları bahane edilerek bu sefer başka süper güç ülkeni işgal etti.

Tüm bunlar bir tezgahdı aslında, oyunun bir parçasıydı ve ben artık çocuk değildim. Tüm bu kurmaca düzenleri çok iyi görebiliyordum.

Evet… şu an dünyanın tek hakimi olduğunu iddia eden süper devlet anlayacaktı. Tıpkı önceki işgalciler ve istilacılar gibi anlayacaktı ki; senin ülken asla ve asla işgal edilemez, halkın esaret altına alınamaz çünkü ülken işgalciler için uygun bir yer değildi. Bunu er ya da geç anlayacaklardı.

Tüm bu gelişmeler olurken sen kim bilir hangi mülteci kampında çileni dolduruyordun. Açtın, açıktaydın. Dayak yiyor ve cinsel tacize uğruyordun Çünkü tüm bunlar olurken yanında ne annen baban ne de bir hâmin vardı. Çünkü mülteci kampları tekin yerler değildir. Güneş sevgi dolu ışıklarını esirger oralardan. Gündüzleri gökyüzü berrak, geceleri yıldızlar parlak değildir. Havası puslu, isli, sisli ve karanlıktı. Böyle havalarda ortaya hilkat garibesi ucube mahluklar çıkar. İnsan başına gelen felâketlerden nemalanmak, çıkar sağlamak isteyen insan görünümlü aşağılık yaratıklar. Bu yaratıklar insan kaçakçısı, köle tüccarlarıydı. Genç kızları bir meta gibi satın alıyorlar ve petrol şeyhlerine peşkeş çekiyorlardı.

Bense okullar bitirdim. Üniversite sonrası kendimi yurt dışında buldum. Hayat standartları yüksek, modern(!), medeni(!) bir ülkede…

Mutat olarak gittiğim kütüphanenin süreli yayınları bölümünde dergileri karıştırırken senin o yürekleri delici fotoğrafında tekrar karşılaştım.

Yıllar sonra yine karşı karşıyaydık.

O iri yeşil gözlerine uzun uzun baktım. Artık çocuk değildim. Dünya arenasında sergilenen oyunları çok iyi biliyordum. Seni, Filistinli çocukları bir de Boşnak çocuklarını düşündüm. Siz benden ben de sizdendim. Sizler bedenimden bir parçaydınız. Bir ulu çınarın gövdesinden zorla koparılmış dallardınız. Tarihte hep ecdadım sizlere kol kanat germişti. Mazlum milletlere hep korunaklı bir liman olmuştu. Oysa şimdi ne ben ne de devletim o tarihi misyonu yerine getirebiliyordu. Bu yüzden mazlum milletlere karşı yüreğim yufkadır. Bu yüzden fotoğrafını ne zaman görsem gözlerim dolu dolu oluyor.

Kütüphanede etrafıma baktım. Huzur içinde kitap okuyanlar, dikkatle ders çalışanlar, bir dergi broşür karıştıranlar, internette konu araştıranlar…

Pencereden dışarıya baktım. Cetvelle çizilmiş gibi düzenli, yemyeşil bir şehir, geniş caddeler, tertemiz sokaklar. Kafeteryalarda kahve içip sohbet eden çiftler, parklarda neşe içinde oynayan çocuklar, sıcak havuzlar yüzen ihtiyarlar, kalem kadar düzgün ağaçlar altında spor yapan insanlar…

Bu insanlar savaşı, acıyı, gözyaşını biliyorlar mı acaba?

Bu ülkenin sanayisi vardı. Fabrikaları üç vardiye çalışıyordu. Fabrikalarda silah, bomba üretiliyordu. Buradaki insanların refah, bolluk ve huzur içinde yaşamları için o bombaların bir yerlerde patlaması gerekiyordu.

İşte o ülke senin ülkendi. O bombalar senin topraklarında patlayacaktı. Aslında o bombalar o güzelim iri yeşil gözlerindeki güzelliği almak için patlıyordu.

İsa Avcı

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.