Ana Sayfa > Gündem > Bir Geziden Notlar

Bir Geziden Notlar

Rahat bir tren yolculuğundan sonra geldim Paris’e. Nazarında Paris dünyanın en gözde şehirlerinden birisi olmakla beraber Osmanlı modernleşmesinde bir model ve ölçü olması bakımından da önemlidir. Özellikle Tanzimat sonrası eşitlik, adalet, özgürlük arayan (dilenen) Osmanlı Aydını için bir merkez konumunda idi bu şehir. Jön Türklerin düşünce ağlarını ördüğü, saltanat ve padişah aleyhine dergiler yayınlayıp, mücadele planları hazırladıkları bir karargâh ve üs idi. Sonradan bu yayınlar (evrak-ı muzırra) imparatorluk payitahtına el altından gizlice sokulacak bu risaleleri, kitapçıkları bulunduranlar, okuyanlar, dağıtanlar jurnaller vesilesiyle hafiyeler tarafından sıkı bir şekilde takip edilecekti.

Fransızca 19.yüzyıl Osmanlı Bürokrasisine damgasını vurmuş bir lisandır. Aslında bu bir devlet politikasıdır, çünkü yeni bir dünya kuruluyor ve bu dünyanın merkezinde Fransa’nın olduğu düşünülüyordu. Bundan dolayı Osmanlı idarecileri her alanda özellikle de eğitim ve kültür alanında Fransa’yı örnek alıyordu. Nasıl ki bugün, Türk aydını İngilizce konuşmak zorunda ise o gün de Fransızca konuşmak mecburiyetindeydi. Hatta Fransızca bilmeyene münevver gözüyle bakılmıyordu. Özellikle Tanzimat sonrası önemli bir meslek haline gelen memuriyetlerde Fransızca bilmek şarttı. Bu kurumlar içinde henüz yeni kurulmuş olan Hariciye Nazırlığı baş çekiyordu. Fransızca bilmeyen memurun hariciye koridorlarında dolaşması bile düşünülemezdi. Tercüme odalarında başlayan memuriyet hayatı şahısların kâbiliyeti ve paşaların himayesiyle büyükelçiliğe hatta Sadrazamlığa kadar giden bir süreci izlerdi.

Buna en güzel örnek Âli Paşa’dır. Bir kapıcının oğlu olarak dünyaya gelen Âli Paşa devlet hizmetine küçük yaşlarda girmişti. Önce kâtip oldu sonra tercüme odasında çalıştı. Parlak zekâya ve harikulade ferasete sahipti. Bu yüzden Reşit Paşanın dikkatini çekmekte fazla gecikmedi. Onun himayesi altında Sefarete (elçilik), Hariciye Nazırlığına (dış işleri bakanı) ve Sadârete (başbakanlık) kadar yükselmiştir. Bir dönem Fuat Paşa ile birlikte İmparatorluğun kaderine damga vuracak kararlara imza atmışlardır. Âli paşanın mükemmel bir Fransızcası vardı. Daha on sekizli yaşlarda tercüme odasında çalışırken Fransızcanın bir diplomasi dili olduğunu ve Fransızca bilmeyen memurun imparatorluk yönetiminde söz sahibi olamayacağını anlayarak geceli gündüzlü Fransızca öğrenmeye gayret etmiştir. Âli paşanın Fransızca kaleme aldığı diplomasiye ait yazdığı notlar çok önemlidir. Yine son dönem Osmanlı Sadrazamlarından gerçek bir münevver ve vatanperver olan  Said Halim Paşa eserlerinin tümünü Fransızca kaleme almıştır.

Güneşli bir kış günü gördüm Eyfel kulesini. Yılda altı milyon turist çeken bu demirden kulenin her nedense üzerimde fazla tesiri olmadı. Hattâ neden âşıkların ve romantiklerin mekânı kabul edildiğine şaştım kaldım. Bugün dünyanın en güzel mimarisinden biri kabul edilen Eyfel kulesinin inşası sırasında yaşanan olaylar da ilginçtir. Zira dönemin sanatçı, yazar ve edebiyat çevreleri kuleyi bir sokak lambasına ve fabrika bacasına benzeterek onu bir utanç lekesi olarak görmüşler ve inşaatın durdurulmasına yönelik kampanyalar düzenlemişlerdir. Yapımının ardından yirmi yıl ömür biçilen kulenin, kullanım süresi dolduktan sonra sökülmesi planlandıysa da 1909’da kulenin çektiği ilgi nedeniyle bundan vazgeçilmiştir. Bilindiği gibi Eyfel kulesi Fransız İhtilâlinin yüzüncü yıldönümü kutlamaları çerçevesinde inşa edilmişti.

Almanya, Avusturya ve Fransa gezilerimde şunu anladım ki; kısaca Reform, Rönesans, Aydınlanma Dönemi ve Sanayi Devrimi neticesi 20. yüzyıla damgasını vuran medeniyet Batı medeniyetidir. Her ne kadar bu medeniyetin arka planında sömürgecilik faaliyetleri, Afrika ve Asya insanının alın teri ve kanı, Amerika kıtasının tonlarla ifade edilen altını ve diğer yer altı yer üstü kaynakları olsa da bugün bu medeniyet yaşanan ekonomik krize rağmen teknolojisi, üretimi, sistemi, disiplini, düzen ve intizamıyla hâlâ ayakta duruyor ve hâlâ dünya siyasetine yön vermeye devam ediyor.

Metrolarda yolculuklarım sırasında Fransızlardan ziyade göçmen diye vasıflandırılan yabancılarla karşılaştım. Almanya’da gettolarda yaşayan yabancılar burada banliyö diye tabi edilen tecrit edilmiş bölgelerde yaşıyorlardı. Kısa duraklar arası metroya binen sokak sanatçıları keman, saksafon çalarak, şarkılar söyleyerek para kazanıyorlardı.

Atlas okyanusu civarındaki Poitiers şehrine giderken göz alabildiğince uzanan yemyeşil ovaların ortasından geçtim. Bu ovalara kurulmuş en küçük yerleşim yerleri bile bir şehrin sahip olması gereken tüm imkânlara sahipti. Galiba Rahmetli Ecevit’in hayali olan “köy projeleri”  adlı yerleşim alanları işte böyle yerlerdi.

Avrupa şehirleri genelde rahat, düzenli ve yaşanacak şehirler ancak efendiler için. Bu imkânlardan göçmenler ve yabancılar kısmen yararlansa da onların payına düşen zor ve pis işlerde çalışmak. Eski kölelerin demir parmaklar ardından seyretmesi gibi seyrediyorlar bir nevi şehri. Tuğla taşıyorlar, demir kesenlerin elleri kabarmış ve harç, iskele taşıyanların omuzları çökmüş. Geleceğe dair hepsinin umutları ve hayalleri var; biraz para kazanmak ve ailelerine gönderebilmek, belki de ilerde bilinmeyen bir tarihte onları yanlarına aldırabilmek… evet, bilinmeyen meçhul bir tarihte, çünkü Fransa’da göçmen yasası yamalı bir bohça adeta, yabancı ve göçmenlerin aleyhine sürekli olarak değişiyor. Hayat yabancı ve göçmenler için bir çileye dönüşüyor. Bazıları bu hayallere çabucak kavuşabilmek için kanunsuz yollara başvuruyor. Hemen hemen hepsi de kumar oynuyordu ve kısa yoldan köşeyi dönmek istiyordu, ama maalesef şans onlara gülmüyor, şimdilik onların payına düşen kar kış, yağmur çamur demeden inşaatlarda çalışmak ve akşamları bekâr odalarında toplanıp sigara dumanı altında iskambil oynamak.

Çoğu Avrupa şehri gibi Poitiers de nehir kıyısına kurulmuş tarihi bir şehir. Bunu şehri bir baştan bir başa çevreleyen yüksek surlardan, şehir merkezinde bulunan kiliseler, katedraller ve şatolardan anlıyoruz.

Poitiers’in İslam tarihinde ayrı bir önemi vardır. Atlas okyanusu civarındaki bu küçük beldenin İslam tarihiyle ne tür bir alâkası var diye merak edenler varsa onlara Puvatya savaşını hatırlatırım. Zira Puvatya diğer adıyla Poitiers savaşı burada yapılmıştır.

Tarihler 711’i gösterdiğinde Tarik Bin Ziyad komutasındaki müslüman Araplar boğazı ( cebel-i Tarık boğazı) aşarak Avrupa topraklarına ayak bastılar. O dönemde İspanya Vizigotların elindeydi. Araplar Vizigotları yenerek 20 yıl gibi kısa bir sürede tüm İspanya’ya (Endülüs) hâkim oldular. Pirene dağlarını aşan İslam orduları Fransa topraklarına girdi. İşte burası Poitiers idi. Burada 732 yılında Franklarla Araplar arasında Puvatya-Poitiers savaşını Araplar kaybetti. Böylelikle Arapların Avrupa’daki ilerleyişleri Poitiers önlerinde sonlanmış oluyordu.

Poitiers’in orta çağlardan kalma görkemli Katedrallerini bir müslüman olarak gezerken içimde Allah ve onun peygamberi Hz. İsa dolaşıyordu, ama katedralin buz gibi soğukluğu, ürkütücü sessizliği, azizlerin uzun sakallı tabloları, köşelerdeki ikonlar, duvarlardaki heykeller içime bir ürperti hatta korku saldı. Köşede günah çıkarma kabinleri dikkatimi çekti. Bu kabinleri filmlerde çok görmüş ve hep merak etmişimdir. Hemen içine girdim, gözlerimi kapadım ve bekledim. Bölmenin diğer tarafında rahip falan yoktu ama olsa bile günahlarımı ona asla itiraf etmezdim, edemezdim ve anladım ki: insanın hataları, kusurları sadece kendine ait. İtiraf edip kimsenin bilmesine gerek yok. Hiç kimse ne bilsin ne de şahit olsun, belki Settâr olan Rab hataları, günahları gecenin gündüzü örtmesi gibi örtüverir.

İsa Avcı

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.