Ana Sayfa > Köşe Yazıları > Bir İmam Öldü Diyeler Kan ile Yuyalar ve Memleketimin Cahil Tipleri

Bir İmam Öldü Diyeler Kan ile Yuyalar ve Memleketimin Cahil Tipleri

Yakın zamanda Hakkâri’de bir imam PKK tarafından çıkarlarına aykırı hareket ettiği gerekçesiyle öldürüldü. Çok geçmeden Şırnak’ta bir imam daha öldürüldü, fakat bu imamın öldürülmesiyle ilgili verilen haberlerden olayın içyüzünün ne olduğu tam anlaşılmadı. Belki referandum yaklaşmış olduğu için terör haberleri ülkenin gündeminden uzak tutulmaya çalışılıyordu. Üstelik 9 PKK’lının öldürülmesiyle ilgili haberde sessizce geçiştirildi sayılır. Gerçi ölmenin öldürmenin sıradanlaştığı bir bölgeyle ilgili haberleri geçmişte olduğu gibi gazetelerin baş sayfasında çarşaf gibi haberlerle vermenin pek anlamlı olmadığı anlaşıldı. Nihayetinde silahlı bir örgütün mensupları öldürülmüş. Öldürmek için örgütlenmişler, ama her zaman evdeki hesabın çarşıya uymayacağını hesap edememişler.

Bunların barışına daha önce aldananlar 33 silahsız asker öldürüldüğü zamanı bile görmemezlikten gelmekte o gün olduğu gibi bugün de mahirdiler. Onlara göre öğretmen, imam, sivil, bebek, çocuk öldürüldüğü zaman takım halinde gezen bir takım derin güçler vardı. Bunlar öyle bir güçtü ki kimsenin gücü yetmiyordu. PKK denilen örgüt mazlum ve masumdu silahlarını barış için taşıyorlardı. Karakol basıp okuma yazması olmayan fakir çocukları öldürmemişlerdi. Bu çocuklar askerlikten çürüğe ayrılmak için kendi kendilerini vurmuştu. Koruculuktan başka şansı olmayan insanların evlerine roketlenip, bebekleri kadınları, çocukları, yaşlıları öldürüldüğü zaman ölenler zaten yanlış yerde yatıyorlardı ve roketler de karakola giderken istikamet şaşırmış veya mola vermişti.

Zamanında dağda gezen 10 bin silahlı adam Diyarbakır Cezaevinde işkence eğitimi aldıktan sonra gaza gelmiş ve o anda şafak beklemekten başka fikri olmayan yoksul çocuklarını dünyanın yükünü fazla çekmesinler diye cennete göndermek için dağları mesken tutmuşlardı. Asıl niyetleri onları cennete göndererek dünyanın yoksulluğu yerine cennetin zenginliğinde istifade etmelerini sağlamaktı. Bunlar harf öğretmekten başka derdi olmayan iş buldum diye koşarak gelmiş çocukları okullarının önünde bayrak direğine asmamışlardı. Bu çocuklar öyle şeyler yapmazlardı. Bu tür şeyleri takım halinde gezen bir takım güçler yapabilirdi. Komünist edebiyatının bütün basını saran güçlü sesi kontra teorisi geliştirmişti. (Milliyetçiliğin ne olduğun idrak edemeyen başka bir grupta kontra-atak olarak dış güçler teorisini geliştirmişti.) Bu teori Diyarbakır’a hiç uğramamış, ama Diyarbakır Cezaevi’nden neşet etmiş özgürlük savaşçılarının yanlışlıkla yaptığı eylemleri bir takım güçlere havale etmek için geliştirilmişti. Neyse ki Ankara’nın doğusuna geçmemiş savaşsever ve barışsever gazeteci mütefekkirlerimiz vardı. Bu iki grup birbirinden hiç hoşlanmasa bile akıllarının almadığı yerleri takım halinde gezen bir takım güçler, kontra teorisi, dış güçler ve bunların sünnetsiz ajanları teorileriyle meseleleri çözümlüyorlardı.

Bir gazi astsubay ve gazi uzman çavuşun yazdığı Şehit Mektupları adlı kitaba göz gezdirenler veya okuyanların zannederim en trajik buldukları hikâye bir öğretmenin teröristler tarafından öldürülmesini anlatan kısımdır. Öğretmeni evinden karısının ısrarlarına rağmen zorla alıp götüren teröristler köyün hemen yakınında kurşuna dizmişlerdi. Öğretmen yırtık cebinde sakladığı uzun namlulu silahını kullanamamıştı. Bu öğretmen Diyarbakır Cezaevinde yatanlara işkence yapan biri değildi, ama belki onlardan birinin akrabası filan olabilirdi. Çünkü aldığı azcıcık maaşa rağmen bu köye gelmiş üstelik karısını da getirmiş, okuma-yazma öğretiyor, istiklal marşı okutmaya çalışıyor, bayrak filan asıyordu. Bunu yapmak için korkmadan buralara geldiyse ajan olabilirdi. Hem karakoldaki astsubaya hemşerim nasılsın diye selam vermişti. Bu selamın şifre olma ihtimali vardı. Öğretmenin karısı zavallı kocasını kanlar içinde yatarken bulunca köylülerin kapısını çalmış, ama derin uykularından uyanacak kimseyi bulamamıştı.

Evet, hikâyesi yazılmamış onlarca insanın başından bu olaya benzer şeyler geçti. Bu durumlara sebep olanlar sadece teröristler değildi tabii ki. Ölümle tehdit edilmelerine rağmen onları oralara göndermek gibi gönderdiği zaman da koruyamamak gibi gafletin sahipleri törenlerde nutuk atmaya meraklıydılar. Kanları yerde kalmayacak ifadesiyle biten bu nutuklardan büyük gurur duyuyorlar, ütülü elbiseler giyiyorlar, kaşlarını çatıp ne kadar üzgün olduklarını ellerinde olsa bunu yapanları bir kaşık suda boğacaklarını düşünürmüş gibi yaparlarken doldurdukları koltukları kapan olmasın diye bir an önce törenin bitmesini beklemeyi de ihmal etmiyorlardı. Çünkü vatana daha büyük hizmetler yapabilmek için bir an önce kaymakamlarımız vali, ilçe milli eğitim müdürlerimiz il müdürü, ilçe emniyet müdürlerimiz il emniyet müdürü vb. şeyler olmalıydılar. Böylelikle büyük hizmet yapabilmek için büyük adam çizgisinde durma hakkını kazanmalıydılar. Ne de olsa onlar teröre çok kurban vermişlerdi. Kurban verdiklerine göre karşılığını almalıydılar. Üstelik zaman zaman gözyaşlarını tutamamışlardı. Ne de olsa bu topraklar ölmeye öldürmeye hazır gençler yetiştiriyordu. Ülkemiz örgüt üretme çiftliği gibiydi. Biri ölürse kanı yerde kalmaz onun üzerine dökülecek başka kan bulunur, kan kanla yıkanır dolayısıyla eski kan temizlenmiş olurdu.

Hep böyle oldu. Tam otuz sene boyunca dile kolay. Terör hiç bitmedi, ama biz hep aynı adamı içişleri bakanı yaparak başarıların sırrını dışarıya yansıtmadan devam etmesini sağladık. Bu durum Süleyman hep başbakan siyasetinin Abdülkadir hep içişleri bakanı şeklinde yorumlanmasıydı. Bu işte bir keramet vardı. Hem törenlerde sağlam duruyordu. Her zaman demeyelim otuz senelik terör boyunca on beş sene filan içerinin işlerine baktı. Dışarıda gözü yoktu. Efendi adamdı. Dışarıda gözü olsa çoktan ona da bakardı. Allah onu dâhiliyeci olarak yaratmıştı. Siyaset de yapsa dâhili siyaset yapacaktı. O çok yorulduğu için işin bir kısmını Milli Savunma bakanıyla paylaşmıştı. Milli Savunma bakanını seçmesinin sebebi bu bakanlığı temsil edenler etliye sütlüye karışmayıp, neme lazım deyip vejeteryan beslenirlerdi. Böylece iki başlılık olmaz, kolestrol, trigiliserid, şişmanlık gibi çok başlı yılanlara karşı tek başla mücadele edilirdi. “Ama kardeşim Milli Savunma bakanının protokoldeki yeri Genelkurmay başkanının gerisinde adam geride kaldığı için bir şey yapamıyor” diyeceksiniz; dün akşam televizyondaki açıkoturum programında yüksek maaşlı şişman az okur çok konuşur bir sürü unvan taşır mütefekkirinizden böyle duymuştunuz, kendiniz uydurmuş gibi kullanabilirsiniz çünkü o bunu dün akşam söylerken sizin yanınızda kimse yoktu. Dolayısıyla duyduğunuzu kimse duymadı. Sayın bakanımız büyük adam çizgisinde biraz ileri çıksa bu meseleleri daha iyi görüp çözecek, ama Genel Kurmay Başkanı geçit vermiyor. Avrupa’da böylemi. Sayın bakanımın, devlet büyüğümün(ellerinden öperim)protokoldeki yerinin değişmesi için bir an önce Avrupa birliğine girmemiz lazım. Bu protokol meselesi adamın içine oturacak, benim bile içime oturdu, onda stres yaratıyor, işine bakamıyor, televizyona bakıyor. Bakanlığımda neler oluyor diye. Törenlere filan çağırıyorlar da biraz rahatlıyor. Hem generaller fors takıyor, yıldız takıyor, onun hiç yıldızı yok. Üstelik subay lojmanlarının önü genellikle ağaçlık oluyor, orduevlerinde ucuz yemek yiyorlar. Yani tabiatla da iç içeler. Aralarında beş on sene dağ hayatı yaşayanlar var. Ne güzel temiz hava, masmavi gökyüzü; ormanda kuşlar, böcekler, yedi renk çiçekler var. Kestane gürgen palamut gel sen burada derdi unut. Dağlar ne güzel ne güzel. Komando birliğinde görev yapmak ne güzel ne güzel. Bir kar yağar ince ince, ayva çiçek açmış biraz sonra yaz gelecek, gönül bu sevdadan vazgeçecek, büyüyünce asker olacak.

Evet, yukarıdaki cümleler biraz sivillere dokunacak, askerlerle aralarındaki eşitsizliği gidermek için komutanlara da bir iki methiye düzmemiz gerekiyor.

Efendim bu başıbozukları yola getirmek lazım. Raconumuzu koyalım üniforma giymeyen herkes başıbozuktur. Darbe yapmak Türk ordusunun gelenekleri arasındadır. Geleneklerimizi değiştirip bizim kimseye benzemeyen özümüze zarar vermek isteyenler var. Biz hem tarafız, ama ne tarafız. adamın badem bıyıkları, sakalı filan var, karısını zorla kapatmış üstelik çok hızlı tespih çekiyor. Zannedersin bixi kullanıyor. Bu tabii ki bir asker olarak bizi tahrik ediyor. Göstermeden cebinden çeksin kardeşim. Hem sanki ben size gösteririm der gibi Allah kelimesini birçok kere tekrar ediyor. “Allah Allah” diyor. Refleksimiz çok güçlü böyle üst üste Allah Allah deyince hücuma geçmiş gibi zannediyoruz. Ağır tahrik. Tespihi bu hızla çekerse yarın makineli tüfeği de bu hızla kullanır. Biz Harp Okulunda her türlü dersi aldık. Ekonomi, tarih, siyaset, ticaret, uluslararası ilişkiler ve bunların yanı sıra askeri disiplin. Bunlar gizli düşüncelerinde Atatürk düşmanı. Padişahlığı getirecekler ama Hanedan üyelerini bir araya getiremiyorlar. Bunları eskiden İran, Suudi Arabistan filan desteklerdi şimdi Amerika destekliyor. Ilımlı İslâmı güçlendirmek için. Bunlar silah filan kullanmayı bilmez, ama yine de PKK’dan daha tehlikeliler. Neydi o  Kara Ses Cemalettin Kaplan’ın adamları spor salonunda tahta silahları almışlar “Ölmeye ölmeye geldik Kemalist düzeni yıkmaya geldik.” diye bağırıyorlar. Belli ki bu tahta silahları daha sonra Karadenizli bir silah ustasına verip geri çevirecekler. Bunların bütün amaçları şeriatı getirmek. Şeriat bilinmeyen bir yerde gizleniyormuş, bir gün gelecekmiş o gelmeden tutup getirmek lazım. Bunlar dini siyasete alet ediyorlar. Din bir türlü akıllanmıyor durmadan alet oluyor. Bir şeyler yapmak lazım bizim dinimiz akıl dinidir aslında. Sadece akılda durmalı. Kamusal alana çıkmamalı, kamusal alana akıl sır ermez. Bunun için ne yapabiliriz biraz postmodernizm okuyup postmodern bir darbe yapabiliriz; fakat bu postmodernizm felsefi bir kavrammış, ne bilelim modernizm filan deyince bizde tankları modernizasyona çalışıyoruz onun gibi bir şey zannettik modernize ettiğimiz tankları yola çıkardık. Geleneklerimize uymayan bir darbe yaptık, ama hala akıllanmadılar. Biraz harp oyunu oynayalım dedik. Artık dünyayla dost olduk. Eskiden ne güzeldi dört tarafımız düşmanlarla üç tarafımız denizlerle çevriliydi. Düşmanlarımızın gelmediği yerlerde kamp kurar denize girerdik. Dış düşmanlar anladılar bizim ne kadar güçlü olduğumuzu düşmanlığı bırakmak mecburiyetinde kaldık. Yoksa Irak’a giremediğimiz gibi Suriye’ye girerdik iki saatte. Esas tehlike iç düşmanlardan geliyor. Onlarla deplasmanda harp oyunu oynayacağız, hem karargâhda canımız sıkılıyor. Biraz renk gerekiyor.

Evet, kavga görünce kaçan, uzun bıyıktan korkan badem bıyıklı, tespihten başka silah çekmemiş abdestten başka silah almamış insanları en büyük düşman gören bir zihniyetin memleketi götürebileceği yerin nere olacağı meçhul. Ama bütün bunları ordu içinde general olsa bile cahil kalmış bir azınlığın hezeyanları olarak görmek en doğrusu. Bu hezeyanları fırsat bilip ordumuza bel altından vurmayı marifet zanneden asker düşmanı tiplere Allah fırsat vermesin diyelim. Aynı şekilde memleketi hala harp oyunu sahası gören cahil generale de Allah fırsat vermesin. İki tür cahilin elinden ordumuzu ve şu anda bu gündemden fazlasıyla etkilenen halkımızı korusun. Devlet içinde devlet gibi örgütlenen ve adaleti yalnız kendileri için umanlara da Allah doğru yolu göstersin.

Ahmet Gezgin

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.