Ana Sayfa > Gündem > Cemalnur Sargut Hoca Hanım’ı Dinlerken

Cemalnur Sargut Hoca Hanım’ı Dinlerken

cemalnur

Bir dostum, ‘tasavvufa yönelmemde Cemalnur Sargut Hoca’nın sohbetlerinin büyük tesiri oldu’ dediğinde hafızamda Hoca ile ilgili ilk görüntü şöyle idi; göğsüne kadar uzanan beyaz sakalı, başında sarığı, sırtında cübbesiyle, nur yüzlü, tonton bir şeyh efendi. Kafamda böyle bir silüetin oluşmasında şüphesiz en büyük etken Hoca’nın ismindeki  “nur” kısmını atlamış, sadece Cemal Sargut şeklinde anlamış olmamdı. Arkadaşım onun bir bayan olduğunu söylediğinde ise hayretim daha da artmış ve bu sefer aklıma her nereden geldiyse Adnan Hoca’nın silikon göğüslü, vücutlarının her tarafı estetikli, sarışın güzelleri gelmişti.

Konferans salonunda hocayı dinlerken önyargıların ne kadar kötü olduğunu tekrar anladım. Karşımda kara, kuru bir kadın duruyordu. Üzerindeki dervişvâri, basit kıyafetiyle sanki eski çağlardan, ya da 19. yüzyıl romanlarından fırlayıp gelmişti. Hani onu dışarıda görsek eline sadaka tutuştururduk.

Salon tıklım tıklım idi. Dinleyicilerin %80’i bayan idi. Her kesimden insan vardı. Başı açık, mini etekli, başı kapalı, pardesülü. Alevi, Sünni, üniversite hocaları, talebeler… Hoca sahnede manevi dünyamız için birer reçete hükmünde olan hakikatleri önce kısık sonra bünyesiyle ters orantılı olarak tüm salonu dolduran yüksek sesiyle dile getiriyordu ve bu hâliyle patlamış mısır taneleri gibi salona sığamıyordu. Bu hakikatleri annesi Meşkure hanımdan öğrenmişti ilk. O da hocası Kenan-ı Rufai hazretlerinden. Gençlik yıllarında felsefeye ilgi duymuş, büyük felsefecilerin hayatlarını incelemiş ancak felsefecilerdeki aklın kendilerine fayda sağlamadığını ve felsefenin yaşanamaz bir ilim olduğunu gördüğünde hocası Sâmiha Ayverdi Hanımefendinin teşvikiyle Mevlana’ya yönelmiş, Kur’an ile karşılaştırmalı Mesnevi çalışmalarına başlamıştı

Bu arada Hoca’nın annesi Meşkure Hanım yoğun bakımda idi. Onu hasta yatağında bırakmış, yanık gönüllere bir nebze aşk üflemek için koşup gelmişti konferansa. Şöyle diyordu; “ acziyet gibi bir makam var mı? Allah’ın yüce kudreti karşısında biz faniler ne kadar da aciziz. Bakın annem şu an yoğun bakımda. Gözünü sonsuz ufuklara dikmiş, Rabbiyle mülâki olacağı anı gözetler. Başında en başta doktor ablam olduğu halde birçok doktor var, ama çaresizler, her bireri kendi sahasında ihtisas sahibi doktorların elinden bir şey gelmiyor.”

(Hoca bu konferansı 8 şubatta sunmuştu. Nitekim ertesi gece saat 3:30 sularında Meşkure Hanım ebediyete yürüdü. Allah merhumeye gani gani rahmet eylesin ve ailesine, dostlarına sabr-ı cemil ihsan eylesin.)

Ne kadar güçlü, kuvvetli ne kadar iktidar sahibi olsak ta her insan acziyetini kendi nefsinde bizatihi tecrübe etmiştir. En basitinden hele bir hasta olalım, hastalığın pençesinde iki büklüm kıvranalım ne kadar aciz ve yardıma muhtaç bir canlı olduğumuzu anlarız. Fihi mah fihi de denildiği gibi; “Her vakit kendini çaresiz görürsen iyidir. Bunda kaldığın zaman nasıl kendini çaresiz görüyorsan, her halde, hattâ gücün-kuvvetin yeterken de çaresiz görmelisin. Çünkü senin gücünün- kuvvetinin üstünde bir güç-kuvvet var ve sen, her halde Hakka karşı yok olmuş-gitmişsin.”

Hocadan İslam hakikatlerini dinlerken düşündüm ki, yıllardır ekranlarda arz-ı endam eden kerli ferli ilahiyatçılar, asan, kesen hocalar bu millete ne verdi? Hangi bir insanımızın gönlünde Allah ve peygamber aşkını yakabildi. Kültürümüzde sayfalar dolusu yer tutan aşk, fedakârlık, diğergamlık ve bir arada yaşama özelliğini bu toprakların insanına  ne kadar öğretebildi. Belki de hocaların hakkını yememek lazım ancak televizyon ekranlarında İslami konuların kavga içinde tartışılması, anlatılması insanımızı dinden soğutmuştur. Çok az hocaya nasip olmuştur ki her kesimden insanı etrafında toplasın ve onlara birer ışık olabilsin. İşte Cemalnur Hoca bunu başarmıştı. Şu salondaki insanların bir saattir çıt çıkarmadan hocanın lalü güher dudaklarından dökülen hakikatleri kana kana içmeleri buna şahittir. Ayrıca Cemalnur Hoca klasik anlamda bir ilahiyatçı da değildi. O bir kimyagerdi. Yirmi yıl devlet okullarında kimyagerlik yapmıştır.

Düşünüyorum da kimyagerler şu kitab-ı kebiri kainat olan büyük kainat kitabını ne de güzel izah ederler. Aslında hayatta her şeyin su gibi bir terkip olduğunu, var olan bir şeyin yok, yok olan bir şeyin var olmadığı, insan bünyesindeki elementlerle topraktaki elementlerin aynı olduğu, bir ağaç çekirdeğinde ağacın tüm özelliklerinin mündemiç olduğu…vs gibi herkesce malum hakikatleri ne de güzel anlatırlar ve bizlere Rabbimizi tanıtırlar.  Hakikatlerin iç yüzünü öğrenme açısından Cemalnur Hoca gibi kimyagerlere ne kadar çok muhtacız.

Herkes bir makam, mevki peşinde koşarken Hoca maddi ve manevi makamların, mevkilerin ve taltiflerin bu dünyaya ait olduğunu Allah ve peygamberini seven insanların bunlara itibar etmesinin esaret olduğunu söylüyordu. Ama illa ki bir makam istiyorsanız dünyadaki en büyük makam kulluk makamıdır. Peygamber bile Rasulden önce bir kuldu. Onu Rabbi karşısında önce kul olarak görmek istiyordu. Ve Efendiler efendisi bu makamdan milim sapmayarak kulluğunun hakkını vermiş, kulluk makamının zirvelerine tahtını kurmuştur.

Herkes mal, mülk, servet daha fazla kazanç, dünyadan daha fazla kâm, zevk alma derken Hoca yokluk ve hiçlik diyordu. Bir hiç olduğumuzu anlamak ve bu dünyadan bir hiç olarak ayrılmak ne güzel diyor ve şu hikâyeyi anlatır;

Halkın içinde tebdil-i kıyafet gezen bir hükümdar, tarlasında çalışan yaşlı bir adama yaklaşır. Selamlaşırlar. Yaşlı adam yolcunun sıcaktan bunaldığını düşünerek ona ayran ikram eder. Daha sonra sohbet etmeye başlarlar. Hükümdar yaşlı adamın sözlerinden etkilenir ve ona kim olduğunu sorar. Yaşlı adam:
– Hiç, diye cevaplar .
Hükümdar merak ve şaşkınlıkla:
– Ne demek bu? Senin muhakkak bir adın ünvanın vardır, der.
Yaşlı adam yine:
– Hiç, der.
Hükümdar bu sefer kendiyle alay edildiğini zannıyla:
-Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ben bu ülkenin hükümdarıyım.
Yaşlı adam bu durum karşısında durumu izah etmeye çalışır:
– Peki hünkarım şimdi siz bu ülkenin hükümdarısınız, bundan sonra ne olmayı planlıyorsunuz? diye sorar.
Hükümdar şaşkın bir tavırla:
– Hiç, diye cevaplar.
Yaşlı adam gülümseyerek:
– Hünkarım, işte ben sizin hükümdarlıktan sonra ulaşacağınız o mertebedeki adamım, der.

Büyük İskender’e gölge etme başka ihsan istemem diyen Diyojen bir gün Büyük İskender’e derki;

-sen benim kölemin kölesisin.

Büyük İskerder bu sözün açıklamasını istediğinde;

-Ben hiçlik ve yoklukla, nefsimin arzu ve isteklerinden vazgeçerek onu kendime köle yaptım. Oysa sen nefsinin kölesisin.

Özellikle bilgisayar, telefon teknolojisindeki son gelişmelerle bir kez daha ayaklar altına düşen ve yüzüne bakılamayacak bir hâl alan aşk kavramını ne de güzel izah etti Hoca. Hele sevgililer günü diye bir gün icat etmişler sanki aşk, sevgi bir güne has bir şeymiş gibi. Eminim bugün yani 14 Şubat sevgililer gününde hakiki aşkın, gerçek sevginin esâmesi bile okunmayacak. Yürekler coşmayacak, kalpler aşk aşk diye inlemeyecek. Bu günde pahalı hediyeler alınacak, belki kurye ile sevgiliye, üzerine sevgililer günün kutlu olsun aşkım benim diye bir not iliştirilerek bir demet gül gönderilecek.

Bakın Hoca aşkı nasıl tarif etti: Karşınızdaki insanda Allah’ın tecellisini gördüğünüzde duyduğunuz hisse aşk denir. Aşk yaratılmış her varlıkta Allah’ın esma ve sıfatlarını görebilmektir. Bu dünyaya gönderişimizin en önemli sebeplerinden biri de sevilen ile sevenin oluşmasıdır. Asırlar ötesinden gelen muvazalı Şems- Mevlana halvetini ancak bu şekilde anlayabiliriz. Aslında, Şems, Mevlâna’ya, gördüğü tecellinin Allah’a ait olduğunu öğretti. Mevlâna, Şems’de bunu gördü. Şems diye bir adam görmedi. Onun hakikatinde Peygamber’i gördü. Onun hakikatinde Allah’ı gördü. İşte o zaman sevmeyi öğrendi. Biz buna hakikat ilmi diyoruz.

Hoca devam ediyordu; Aşk kelimesi üç harften oluşuyor ayn, şın ve kaf. Ayn harfi görmek demektir. Yani her şey Allah’ı görerek başlar. Allah’ı nasıl görüyoruz dersek, bu gözle görülemez ancak Allah bilinir, hissedilir, varlığından emin olunur. Bunun adına görmek denir. Ya da hiçliğimizde onun varlığını hissederiz, işte hiçlikle varlığı hissetmeye de görmek denir. Onu bir kere görmeye başladınız mı, bu sefer her yerde onu Onu bir kere görmeye başladınız mı, bu sefer her yerde onu aramaya başlarsınız. O da her yerde vardır, yani o zamanda yavaş yavaş o sevgiliyi tanıdıkça ona aşık olursunuz. Bu noktaya sarhoşluk, yani şın harfi denir. O zaman ondan gelen her şey size hoş gelmeye başlar. Hastalığı misafir diye, ölümleri lütuf diye karşılamaya başlarsınız. insan sarhoşlukla devam ettirdiği ilişkiyi, kün olarak yani dirilerek bitirir. Allah’a olan aşk sonuçta insanı diri kılar. kün olur.

Hoca’nın bu aşk tanımını sosyal paylaşım sitelerinde paylaşsak, sevgililer gününün önemine atfen mesaj olarak arkadaşlara göndersek acaba nasıl yorumlar alırız? Şimdiden gençlerin parmaklarının süratle klavye tuşlarında gezindiğini ve kim bu hortlak, gerici, fanatik, aşktan, sevgiden anlamaz… vs gibi yorumlar yazdıklarına şahit oluyorum.

Kays, Leyla’ya aşıkmış. Leyla beyin kızıymış. Kays da onların yanında çalışan bir işçi. Bir gün bütün işçilere Leyla yemek dağıtıyormuş. Sıra Kays’a gelince kepçenin arkasıyla Kays’ın çanağına hafifçe vurmuş ve yemek vermemiş. Kays bu muameleden mest olarak sarhoş olmuş. Yanındakiler sen deli misin? Seni sevseydi bol bol yemek verirdi. Bu nasıl sevgi? Demişler. Kays onlara şu cevabı vermiş: “Bana da sizin gibi mi davransaydı?”. Gerçek aşık için sevgilisinden gelen sefa da cefa da birdir.

Hoca daha her birinin izahı sayfalarca yer tutacak tasavvufi kelimelerden bahsetti. Rıza makamı dedi, tenezzüh, melamet dedi. Yaratılan her varlıkta yaratıcının sıfatlarını görebilmek, kişide Allah’ı görebilme zevki, Allah bilinmez idrak edilir, Allah bütün kavramların ötesinde dedi.

Hoca konferansı bitirmeden önce ilk mürşidinin kim olduğunu açıkladı: yakın akrabası olan bir cüce. Bilmiyordum ama o benim ilk mürşidimmiş. Beraber sokağa çıktığımızda onunla alakalı uygunsuz cümleler duyar ve üzülürdüm. Bu duruma vakıf olan cüce ona demiş ki; sakın üzülme çünkü ben hiç üzülmüyorum. Bu dünyada benim için en büyük zevk cüce olma zevkidir. Allah aşkıyla sakatlık lutüf haline gelir. Vallahi tekrar dünyayı gelmek istesem bu halimle gelmeyi tercih ederdim.

Ve bir saat sanki bir an gibi geldi geçti. Salona baktım o makyajlı, mini etekli kadınlar, başı kapalı bayanlar, düzgün kıyafetli üniversite hocaları, hocayı çılgınca alkışlıyorlar. Gözler gülümsüyor. Hoca da gülümseyerek derviş edası içinde selamını veriyor.

Tekrar anlıyorum ki; aşk bizim has bahçemizin tatlı meyvesi. Aşk bizim yamaçlarımızın gonca gülü. Kitaplarımızda sayfalarca yer tutuyor. Kültürümüzde aşk hikâyeleri kuşaktan kuşağa aktarılıyor,  ama insanlarımız gerçek aşkı tanımıyor, aşktan mahrum, aşka müptela, aşka hasret. Ve aşkı insanın hayvani ve süfli yönlerine hitap eden Hoollywood filmlerinden öğreniyor.

İsa Avcı

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.