Ana Sayfa > Ekonomi > Değişimin Felsefesi

Değişimin Felsefesi

Batı toplumları tarih felsefesini değişimin sürekliliği üzerine oturtuyor. Batı’da mekânlar sabit olduğu halde toplumlar ve ekonomik biçimler değişme içinde. Ancak her şeye rağmen mekânların sahibi bir sınıf yapısı vardır ki işte o da tarihsel özelliği nedeniyle “değişmezliği”, değişen şeylere nazaran sabiteyi tahkim ediyor. Batı zihniyetinde mülk sahipliği ile “şecerenin” asilliği meselesi birliktelik oluşturuyor. Kim ne derse desin Batı toplumlarında antik Yunan’dan post- kapitalist toplumlara değin değişmeyen husus “insanın kent dışında yaşayamaz” olduğudur. Batı toplumları önce bir kent kuruyor ve mülkü “soylu sınıf” arasında pay ediyor. Kent ekonomisinin taşıyıcıları olan işçi ya da üreticileri de kentte yaşamaya mahkûm ediyor. Bu nedenle “kır” toplumu diye bilinen feodal toplum dönemi bile “kent” zihniyetinin ürünü olmaktan uzak duramamıştır. Teknoloji ve burjuva kazanç biçimi, kentleri dönüştürse bile kent yapısını değiştirmemişti. Mülkün sahiplerinin efendi, mülksüzlerin ise “üretim araçlarının kölesi” konumu devam etmektedir. Modern zamanlarda “üretim araçlarının kölesi” konumu “tüketim” üzerinden sağlanmaktadır. Bütün bir kent sistemi insan tekini bir dizi tüketim malzemesini edinmeye zorlayacak şekilde tanzim edilmiştir. İnsanın bunu aşabilecek zihnî duruş koyabilmesi imkânı da iğdiş edilmiştir. Herbert Marcuse, tüketim toplumu ve tüketim kültürünün, yığınları “bireye” (tek boyutlu insana) çevirerek tüketime dayalı yaşam biçimlerine göre davranmaya zorlayan sahte ihtiyaçlar ürettiğini ileri sürmüştü. Marcuse, post-endüstriyel kapitalizmin “özgürlük” vaatlerinin ve söylemlerinin “kölelik” oluşturucu kontrol mekanizmaları halinde tecessümünü ifadelendirmişti. Cinsel özgürlüğün, maddi bolluk ve tüketimin, kültürel zenginleşmenin, daha iyi barınma koşullarının, kentteki gelişme ve hareketliliğin, düşüncenin kontrol edilmesini sağlayan güdümlemeye döndüğünden bahsetmektedir. Ona göre modern bireyin mutluluğa “kanması”, farkında olmadan kurulu sosyo- ekonomik sistemin iktidarına teslimiyetine neden olmaktadır. Mutluluk ve konformizm arayışı entelektüel ve dindarane yaşamın alçaltılmasına, varlığın değer yitirmesine ve insanın “insan” olarak tek boyuta indirgenerek insanlıktan çıkmasına sebep şeyler haline gelmesine neden olmuştur. Marcuse modern bireye dair Batı toplumlarının bu başarısının izahını şöyle yapıyor: “Pis ve ağır bedensel emeğin azaltılmasıyla, reklâmcılık işleyiminin gerektirdikleri ile cinsiyet, çalışma ve kamu ilişkileri bütünlenmiş ve böylece denetlenen, hazza daha açık kılınmıştır. Boyun eğme yaratan ve başkaldırının akılcılığını zayıflatan bir yolda doyum yoluyla yerleşik toplum ile uzlaşmaz olan istemlerinden yoksun bırakılmıştır. Haz böyle uyarıldığında, boyun eğme yaratmaktadır.” (Marcuse, Tek Boyutlu İnsan, İdea, 1986: 67- 68).

Batı düşüncesi, insanın haz yoluyla başkaldırı yoksunluğuna uğramasına bir çözüm üretebilmiş değil. Değişim arayışı, insanı direniş koyduğunda pis bir “Kafka böceğine” çeviren çözümsüzlüğe itmektedir. Kilise de bireyi yaşanan toplumdan “zifiri” bir “karalığa” doğru çeken anafora dönüşmektedir. Yeraltına inmiş bir “böcek”le dehlizlerde gezinen bir ruhban arasında benzeşmeler kurmak çok da zor olmayacaktır.

Osmanlı ve sonrası “Müslüman düşünce”, Batı’da gelişmiş değişme dinamiğini algılamada güçlük çekerek tavır belirledi. Batı toplumlarının “devrevî” dönüşümlerini asıl olan gibi kavradı. Feodal ya da tarım toplumundan sanayi toplumuna geçilmiş (?). O zaman biz Müslümanlar da “sanayileşmeli” ve tarihin yürüyüşüne adım atmalıydık. Değişim kavramını kendi toplumlarımız için kullanmak bu nedenle daha doğru bir tercih olacaktır. Çünkü Batı’da değişen aslında toplumu yöneten maliklerin kimliği idi. Toplumsal yapıda kölelerin, işçilerin ve ameleliğin biçimi değişmemişti. Batı’da mülk, ya soyluların, ya ruhbanların ya da sınıfların elindedir. Din, Batı’da sınıflı toplum yapısını kabul etmekteydi. Katolik felsefeden Protestan felsefeye geçişte bile belki Hıristiyanlık içinde bir değişim olgusu zikredilebilir, ama Batı’nın Judeo- Christ temelinde bir değişimden söz edilemez.

Oysa Anadolu’da bir değişimden bahsedilecekse mülkiyetin yani dinin değişmesi kaçınılmazdı. Anadolu köylüsü için mülk, her daim “emanettir”. Bizim halkımız mala hep “ben bunun bekçisiyim” nazarıyla bakmıştır. Mal, devletin aleti, köylü de toprağın kiracısı idi. Böyle bir düşüncede din, bireye ya da ruhbanlara ait bir şey olmaktan çıkmaktaydı. Din, malı ve geçimi adaletle dağıtan bir kavramla beraberdi. Burjuvasız bir toplum yapısı ile gelen Anadolu köylüsünün yüzyıllar içindeki en büyük felaketi, bu malı şahsı için çevirip, dindar kardeşleriyle bölüştükleri ekmeği tek başına yemeye koyulmaları idi. Bireysel zenginleşmeye kapı açan bir din zihniyeti, ahalinin cemaati bölen burjuvalaşmaya uğramasından başka bir şey değil.

Anadolu’da 1300’lerden beri esnafın örgütlenmesinde din motifi önemli rol oynamaktaydı. Dini karakter esnaf örgütlenmesinin temel muharriki idi. Cumhuriyet dönemine geldiğimizde bu gelenek yaşıyordu. Hatta 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde Türk halkının kanaatkâr olması, köylülüğü şikâyet mevzuu edilmişti. Bu özelliğine dikkat edilmeden Anadolu’nun milli “burjuvazisi” sindirildi. Bunlara burjuva bile denmesi yanlış olmakla birlikte Anadolu dirliğinin temeli olan gelenekçi ve çiftçi “zengin” yerine Avrupai modern burjuvazi istendi. Anadolu geçimliğinin politik örgütlenmesi söndürüldü. Din ile iktisadi yaşamın tevhidi ile var olan Anadolu esnafı, kentleşmeyle beraber yapısal olarak zayıflatıldı. Dini hakikatlerden hareket eden ahilik zihnini yâd eden ekonomik birliktelikler ise halkın içinde adı sanı belirsiz “cemaat önderleri” üzerinden gizli ya da açık olarak yaşadı. Ancak hiçbir zaman başarılı bir yapı olmadı. Çünkü “çarşı” kuramayan bir düşünce “dirlik nizamı” da kuramaz. Halkın dinin hizmetindeki oluşumlara yerel desteği esirgemediği, lakin toplumsal yapının ekonomik karakterini “değişimden” koruyamadığı bu cümleden hareketle söylenmelidir.

“Her mahallede bir milyoner” ideali, her ne kadar DP iktidarının söylemi gibi görülüyorsa da aslında 1913 İttihat Terakki, 1923 İzmir İktisat Kongresi, 1983 ANAP ve 2000’li yılların siyaset felsefesi ile tekrarlanan bir düşünce şekli olarak tebarüz ediyor. Türkiye bahsi geçen tarihlerdeki ekonomik politikalarla “değişim”e uğramış görünüyor. Ancak bu değişimin felsefesi ya da izahı yapılamıyor. Zengin, mahalledeki fukaranın “ah u figanından” rahatsız oluyor. ‘Mazlumun ahı çıkmasın aheste’ diye, mahalleyi bozmak da “felsefe olmuyor”. Mahalleye baskı var.

Lütfi Bergen

– Haber Lotus –

HLotus

2 thoughts on “Değişimin Felsefesi

  1. Evet, zengin mahalledeki fukaranın “ah u figanından” rahatsız ve bu rahatsızlıktan dolayı da oturduğu semti değiştiriyor. Herkesin giremiyeceği “kurtarılmış siteler” oluşturuluyor. İçinde alış-veriş merkezi, spor-oyun salonu, kuaför, eczane-banka-PTT gibi temel tüm ihtiyaçların da karşılandığı, güvenlikli, havuzlu, özel otoparklı özel mekanlar. Emek yoğun çalışanların kesinlikle giremeyeceği yerler buraları. Az çalışarak çok kazanmanın asıl amaç olduğu, hatta mümkünse hiç çalışmadan çok kazanıp, çok harcamanın hayatın gayesi olarak görüldüğü modern mekanlar. Bu mekanlarda mülkün “emanet” olarak görülmesi de beklenemez.

  2. Yazınızgenel olarak çok güzel, hem tebrik ederim hemde bu güzel bilgileri paylaştığınız için teşekkür ederim. Ama şu cümle nasıl olmalı: “Bireysel zenginleşmeye kapı açan bir din zihniyeti, ahalinin cemaati bölen burjuvalaşmaya uğramasından başka bir şey değil.” mi, yoksa “Bireysel zenginleşmeye kapı açan bir din zihniyeti, ahalinin cemaati bölen burjuvalaşmaya uğramasından başka bir işe yaramamış mıdır?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.