Ana Sayfa > Gündem > Denizli’de Zamanı Aşmak

Denizli’de Zamanı Aşmak

denzilizaman

Denizli’de zaman; meşhur Delikli çınar meydanındaki, Candoğan parkında durur benim için.

Ne zaman canım sıkılsa, ruhum daralsa, bir esenlik, huzur arasam Candoğan parkına gelir palmiye ağaçlarının koyu gölgesinde otururum. Tatlı, hoş bir esinti eşliğinde gözlerimi kaparken, zihnimdeki zaman mefhumunun kaybolduğuna ve eski zaman dervişleri gibi tay-ı zaman yaptığıma şahit olurum. Bulunduğum mekân bir kartpostal gibi iki kısma, farklı iki renge ayrılmıştır sanki; renkli ve siyah beyaz.

Kartpostalın renkli kısmında halde, yani 2014 yılının yaz aylarındayım. Bir ayağım caddelerde döşeli sarı, kahverengi travertenlere basar. Delikli çınar meydanı lebaleb insanla doludur. İnsanlar caddede oluk oluk akmakta, yaz gününün keyfini sürmekte ve alış-veriş yapmaktalar. Müzik sesleri dükkânlardan caddelere taşmakta, rengârenk kıyafetleriyle gençler gelincik tarlasını anımsatmaktalar.

Kartpostalın siyah beyaz kısmında ise mazide, yani 1944 haziran ayındayım. Hatta cep telefonumun dijital takvimi tamı tamına 15 Haziran 1944’ü göstermektedir. Ve diğer ayağım sağ yanımda bulunan şehir otelinin, tozlu sokağına basmaktadır. Şehir otelinin önü de lebaleb insanla dolu. Özellikle, şafağın alaca karanlığında köylerinden kalkıp gelmiş, başı kasketli, urbaları yamalı köylüler otelin önünde sabırsızlıkla bekleşiyorlar. Ellerinde sepetler, sepetler içinde yumurta, bal, kaymak, tereyağ. Koltuk altlarında enva-i çeşit hediyeler… Tüm bu hazırlıklar otelde 45 gündür zorunlu ikamete tutulan birisi için. Bekleşenler sadece köylüler mi? Otele ara ara şehir eşrafından, ulemasından insanlar da gelmektedir. Bunlardan bir tanesi de Türkiye’nin en büyük fikriyatçılarından Nurettin Topçu’dur. Diğeri şair, mutassavıf ve öğretmen Hasan Feyzi’dir. Otelin kapısında polisler emre amade, hazır beklemekte, gelen emir üzerine kalabalığa müdahale etmekteler.

Gözlerim otelin caddeye bakan odanın balkonunda mıhlı. Tatlı esinti odanın ince perdelerini  caddeye savuruyor. Az sonra o balkona ihtiyar bir zat çıkacak, kavak, çınar ağaçlarına ve sonsuz yeşilliklere bakarak derin tefekküre dalacak. Tıpkı Kosturma’da esaret yıllarında, Ankara kalesinde inkiraz günlerinde, Barla’da sürgün yıllarında ve Eksişehir’de hapishane günlerinde olduğu gibi.

Bunları nereden mi biliyorum? İşte görüyorum. Şu anda, halde, yani 2014 yılının serin bir yaz gününden mazinin derinliklerine bir siyah beyaz filme bakar gibi bakıyorum. Ve gördüklerimi sizlere siyah beyaz bir filmi anlatır gibi anlatıyorum;

Bir insan düşünün ki; devrinin tüm müspet ve dini ilimleriyle mücehhez, “zamanın harikası” ünvanı ile taşradan kalkıp, hilafet merkezi İstanbul’a gelsin, kısa sürede kendini ilim çevrelerine kabul ettirsin, yüksek ilim paye ve rütbelerine nail olsun, iltifat-ı şahaneye mazhar olsun. Milli mücadeleye desteği neticesi Ankara’ya davet edilsin, büyük bir devlet merasimi ile karşılansın, meclis çalışmalarına katılsın, milletvekillerine tavsiyelerde bulunsun. Şöhretinin zirvesinde dünyadan el etek çekip bir mağarada inzivaya çekilsin. Talebe okutmakla meşgul olsun. Bir takım bahanelerle mağaradan alınarak memleketin ücra bir köşesine sürgüne gönderilsin, sonra esaret zindanlarında, memleket hapishanelerinde bir cani gibi gezdirilsin. Hapishanelerde akla hayale gelmedik işkencelere, eziyetlere, hakaretlere maruz kalsın. Yirmi üç kez zehirlensin.  Üç padişah, üç cumhurbaşkanı sayısız sadrazam ve başvekil sığdırdığı ömr-ü hayatını bir otel odasında noktaladığında geride dünyalık namına bir bohça eşyaya bedel, binlerce sayfa tutan külliyat, hizmeti imaniye ve kuraniye yolunda ihlaslı talebeler bıraksın. Cenazesi yüz binlerin katılımı ile defnedilsin. Birkaç ay sonra kabri açılsın ve cesedi bilinmeyen bir yere atılsın ya da defnedilsin. İşte hayatı Hollywood filmlerine taş çıkartacak kadar maceralı, renkli ve dramatik olan bu zat Bediuzzaman Said Nursi’dir.

1925-1952 yılları arasında yaklaşık otuz yıl sırasıyla Burdur, Isparta, Kastamonu ve Emirdağ’da zorunlu ikamete mecbur kılınan Üstad sırasıyla Eskişehir, Denizli Ve Afyon hapishanelerinde hapis yatmıştır.  

15 Ekim 1943 yılında başlayan Denizli hapsi 15 haziranda Ağır ceza hakiminin beraat kararı vermesiyle sona erecek, Üstad bir ay daha şehirde kalacak akabinde Ankara’dan gelen emirle Afyon’a hareket edecektir. Üstad toplam dokuz ay on gün Denizli’de kalacaktır.

1940’lı yıllar Türkiye’si Avrupa’da yaşanan siyasi, askeri gelişmelerden bağımsız olarak düşünülemez. Daha 30’lu yıllardan itibaren Avrupa’da siyasi dengeler hızla değişmeye başlamıştı. Atatürk gibi dehalar Avrupa devletlerinin yakın bir gelecekte savaşa gireceklerini söylüyordu. Nitekim 1933 yılında Almanya’da iktidara gelen Nasyonalist-Sosyalistler Versay anlaşmasının yarattığı statükoyu değiştirmek ve Almanya’nın “lebensraum” dedikleri yaşam alanını genişletmek için bir takım adımlar attılar. Almanya’ya benzer politikalar izleyen İtalyan faşist yönetimi Habeşistan’ı işgal etti. Uzak doğuda Japonya Milletler Cemiyetinden ayrıldı.

Tüm bu gelişmeler sonrası İkinci Dünya savaşı Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle başladı. Güçlü ve donanımlı Alman ordusu kısa sürede tüm Avrupa’yı işgal etti. Alman tankları Belçika ve Hollanda toprakları çiğnedi geçti. Alman uçakları İngiltere şehirlerini yerle bir etti.  Danimarka ve Norveç gibi ülkeler kısa sürede teslim oldu. Hitler, kurmayları ile Eiffel kulesi önünde objektiflere gülümseyerek pozlar verdi. 1943 yılında her şey mihver devletlerin lehine görünüyordu, ancak Hitler savaşın kaderini değiştirecek belki de hayatına mal olacak bir hata yapmıştı. Savaşın başında Rusya ile imzaladığı saldırmazlık anlaşmasını bozarak bu ülkeye saldırdı.

İşte Üstad Denizli’ye geldiği sıralarda Alman ve Rus orduları Stalingrad önlerinde tarihin en kanlı savaşlarından birisini yapmaktaydılar. Bu savaşın galibi Rusya olacak ve savaş müttefikler lehine dönerek bir anlamda Avrupa’da diktatör, faşist ve baskıcı rejimlerin kaderleri belli olacaktı.

Aynı yıllar Türkiye’de tek parti zihniyetinin iktidarda olduğu yıllardır. Hariçte savaşa girmemek için tarafsızlık politikası güdülürken dahilde cumhuriyet ilkelerinin yerleşmesi adına tam bir baskı ve sindirme yöntemi uygulanıyordu. Farklı görüş ve düşüncelere, muhalif, aykırı seslere asla taviz yoktu. Bu bağlamda Komünistler derdest ediliyor, milliyetçiler tabutluklara tıkılıyor ve İslamcılar hapishanelerde çeşitli işkencelere maruz kalıyorlardı. O yıllardaki hapishane profiline bakıldığında görülecektir ki; memlekette nerede eli kalem tutan yazar, çizer, şair var nerede bir düşünür, tefekkür adamı var hepsi hapishane köşelerinde çile doldurmaktaydı.

1940 yılların başında Denizli 47.000 nüfuslu küçük bir Anadolu şehridir. Halkın geçim kaynağı, tarım, ticaret, el sanatları ve dokumacılıktır. Sonraki yıllarda dokumacılık giderek gelişecek ve dünya Denizli’yi tekstil ürünleriyle tanıyacak, özellikle ev Tekstil ürünleri tüm dünya evlerini süsleyecek.

Denizli hadisesi her zaman ki gibi basit, uydurma sebeplerin, sinsice hazırlanmış planların neticesidir. Gizli cemiyet kurmak, inkılâplara karşı gelmek, halkı hükümet aleyhine kışkırtmak, rejim aleyhtarı olmak, Gazi’ye hakaret etmek… vs görünen sebeplerdir. Oysa Denizli hapsinin gerçek sebebi, Risale-i Nur'un Isparta ve Kastamonu merkez olarak sair vilayetlerde intişarı, yayılması ve böylece din muhabbetinin gittikçe artmasıydı. Hattâ, Denizli hapsinden az evvel, Yedinci Şua olarak bilinen Ayetü'l-Kübra risalesi İstanbul'da gizlice 500 adet basılmış ve bunlardan birisi Denizli Çivril İlçesi Homa beldesinde ele geçirilmişti. İman hakikatlerini harika bir surette izah ve ispat eden bu eser muhaliflerce bir tehdit olarak algılanmış, imansızları telaşa düşürmüş ve Denizli hadisesine sebep gösterilmişti.

Önce çevre belde, köy ve şehirlerden evinde kuran öğrenen, öğreten, risale-i nur bulunduran, okuyan, yazan ya da Üstad ile uzaktan yakından gönül bağı olan insanlar birer birer tutuklanır. Garabete bakın ki rejimi yıkmakla suçlanan ve idamla yargılanacak olan bu insanlar kimisi harman yerinden kimisi hayvan otlatırken kimisi de tarlada çalışılırken tutuklanacak, ikişerli zincirlenecek ve çocuklarının, eşlerinin gözleri önünde ağır hakaret ve dipçik darbeleriyle hapishaneye sevk edileceklerdi.

Neden Denizli? Unutulsun, yok olsun diyerek memleketin ücra bir köşesine sürgüne gönderilen Üstad, burada yazılan Risale-i Nurlar ile muhaliflerin düzenlerini, planlarını alt üst etmişti. Onun varlığı ülkede ikame edilmeye çalışılan rejim için bir tehditti ve onlara göre bu tehdit behemahal ortadan kaldırılmalıydı. İşte bu yüzden Denizli hadisesi tezgâhlanmıştı ve muhaliflerin hesaplarına göre Üstad burada öldürülecekti. Planlar ona göre yapılmış, bu iş için katiller ve ispiyoncular ayarlanmıştı. Üstad daha Denizli’ye gelmeden hapishane müdürü müebbetlik, idamlık mahkûmları toplayarak:”yakında buraya Şarktan Bektaşi bir hoca gelecek. Cumhuriyet düşmanı, rejim aleyhtarı, gerici bir hocadır. Konuşması, konuşmamıza, giyim kuşamı, giyim tarzımıza benzemez. Sakın ona yüz vermeyin, onunla samimiyet kurmayın. Ona istediğiniz işleri yaptırabilir, istediğiniz şekilde davranabilirsiniz.” diyerek mahkumları Üstad aleyhine kışkırtmıştı.

Müebbetliklerden Süleyman Hünkâr hapishane ortamını şöyle anlatır: “Bizim bulunduğumuz hapishanedeki mahkumların mevcudu 350-400 kadardı. Hemen hepsi de ya katil, ya cani, çete reisi, ya da bir şekilde kan dökmüş sakıncalı, geçimsiz insanlardı. Hapishanede bile geçinemez birbirimizi vururduk. Hatta, Üstad gelinceye kadar hapishaneden tam 18 cenaze çıktı. Yaralıların adedini ise bilemiyorum. İşte, aramızdaki bütün bu vahşete rağmen, hemen hepimizde `Şarklılar`a karşı ve bilhassa `Bektaşiler`e karşı müthiş bir alerji vardı. Onları hiç sevmez, hatta hınç ve öfke duyardık. `Ah bir elimize geçse de derslerini versek` diyenler olurdu. Üstad`a karşı da böyle bir antipati meydana getirmek için, ona kasten `Şarklı bir Bektaşi` dediler.”

Oysa o kader kurbanları Üstadı yakından tanıyınca onun birer sadık talebesi, gayretkeş hizmetkârı olacaklar hapishanede meyve risalesini yazacaklar, namazlarını dosdoğru kılacaklar ve; “Üstadım şu karıncayı öldürsem, şu biti eziversem Allah bana günah yazar mı?” diye fetva isteyeceklerdi. Hapishane müdürü mahkumlardaki bu müspet değişime teşekkür edeceği yerde; “Hoca sen geldin hapishanemi camiye, tekkeye çevirdin” diyerek hakaretler edecekti. İdam edilmek üzere sırası gelenler Risale-i Nurlardan aldıkları iman dersleri ile abdest alacak, iki rekât namaz kılıp idam sehpasına gülümseyerek çıkacaklardı. Tahliye olanlar yıllar sonra bile Üstadla aynı hapishanede hapis yatmanın bahtiyar ve mutluluğundan bahsedecekler ve anladık ki, hayatımızın en güzel en mesut ve en tatlı anları o muhterem Zat ile geçen anlarımızdır diyeceklerdi.

Planları bozulan İdare ise Üstad ve talebelerine elinden geleni ardına koymayacaktı. Zulüm, işkence ve baskının dozajı giderek artacak, ihanetlere maruz kalacaklardı. Hatta Üstad gizli düşmanlar tarafından zehirlenecek ve ölüm tehlikesi atlatacaktı. Talebelerine yazdığı bir mektubunda şöyle diyecekti; “Eskişehir hapishanesinde bir ayda çektirdiklerini burada bana bir günde çektirdiler.”

Üstad, Eskişehir hapishanesinde insanlık dışı zulüm ve işkencelere maruz kalmış, kendisine iki hafta su ve yemek verilmemiş, def-i hacet için bir yer dahi gösterilmemişti. Afyon hapishanesinde ise insan kanını donduran soğuklar başlı başına bir işkenceydi. Kırık camdan hücum eden soğuklar hücreyi bir buzhaneye çeviriyordu. Demek ki Üstad yukarıdaki çilelerin yüz katı belki daha da fazlasını Denizli hapishanesinde maruz kalmıştı. En başta kaldığı yer normal bir koğuş değildi. Hapishanenin süpürgeliği olarak kullanılan dar, küflü ve karanlık bir yerdi. Altından da hapishanenin açık kanalizasyonu akıyordu. Üstad işte bu ufunetli, pis mekânda tecrit ve münferitte aylar geçirmişti. Katiller ve gizli düşmanlar bu hasta ve ihtiyar adamı öldürmek için sürekli fırsat kolluyordu.

Çile, Üstad ve talebeleri için yollarda başlayacaktı. Zira sevkler bir hayvan vagonuyla yapılmıştı. Vagonda değil yatacak, tuvalet ihtiyacı için bir karış yer dahi yoktu. Kırık bir desti vesilesiyle ihtiyaçlar gideriliyordu. Vagon içinde 70 kişi. Üst üste, tıkış tıkıştılar. Tıpkı Auswicht kampına götürülen masumlar gibi. Üstelik vagonlarla bir gün önce saman taşındığından yer gök saman tozu idi. Bu toz nur talebelerinin gözlerine doluyor, genizlerini yakıyordu. Goncalı tren istasyonundan hapishane arası on kilometrelik yolu elleri zincirli ikişerli guruplar galinde yayan yürüyecekler, bu esnada dahi memur ve jandarmaların hakaretlerine maruz kalacaklardı.

Üstad ve talebeleri hapishane ile mahkeme arasında adeta mekik dokurlar. Sekiz ay içinde on iki kez mahkemeye çıkarlar. Sabah ikişerli zincirlenmiş olarak hapishaneden çıkılır, halk görmesin diye bahçelerden, gizli köşelerden mahkemeye varılır, ağır suçlamalar, asılsız ithamlar, aslı astarı olmayan iddialar havada uçuşur, savunmalar yapılır ve akşam tekrar zincirli bir şekilde hapishaneye dönülür, ama bir neticeye varılamaz, çünkü ortada suç namına hiçbir delil unsuru yoktur. Bunu başta Ağır ceza hakimleri olmak üzere tüm yetkililer bilmekteydi ancak Tanrılar kurban istiyordu ve ne yapıp edilip Sait Nursi Tanrılar adına kurban edilmeliydi.

Mahkemenin başında Risale-i Nur Külliyatında siyasî bir mevzu olup olmadığının incelenmesi için Denizli Lisesinden bir edebiyat bir de tarih öğretmeni bilirkişi tayin edilir. Bunu duyan Üstad son derece sinirlenir: "Bu vukufsuz ehl-i vukuf, Risale-i Nur'u tetkik edemez. Ankara'da yüksek, ilmî bir ehl-i vukuf teşkil ettirilsin. Avrupa'dan filozoflar getirilsin. Eğer onlar bir suç bulurlarsa, en ağır cezaya razıyım" der. Bunun üzerine Risale-i Nur Külliyatı ve bütün mektuplar, Ankara'da profesörler ve yüksek âlimlerden oluşan bir heyet tarafından satır satır incelenir ve "Bediüzzaman'ın siyasî bir faaliyeti yoktur. Onun mesleğinde cemiyetçilik ve tarikatçılık mevcut değildir. Eserleri ilmî ve imanîdir, Kur'ân'ın bir tefsiridir" diye rapor verilir.

Üstad mahkemelerde heyecanlıdır, bağıra bağıra, kollarını sallayarak karşısındaki hâkim ve savcılara ders verir gibi savunmasını yapar ve Risale-i Nurların bu memleketin kurtuluş vesilesi olduğunu yineler.

Ağır ceza Hakimi Ali Rıza Bey bir karar vermek zorunda idi. Ve bu karar Risale-i nurların lehine olacaktı. Ancak iki üye hakim Üstad ve talebelerinin muhakkak ceza almasını istiyordu çünkü yukarılardan gelen direktifler bu yöndeydi. İste o anda beklenmedik bir şey oldu. Hakimlerden birisi hastalandı ve yerine Türkiye’nin ilk kadın Hakimesi Hesna Hanım getirildi. Hesna hanım da adaletin hassas terazisini gözetti ve hukukun üstünlüğü çerçevesinde tarafsız, adilane bir karar ile Risale-i nurların beraatı lehine imza attı.

Dönemin Tek parti zihniyeti ve baskıcı rejimi düşünüldüğünde Hesna Hanımın adaletli kararı, mazlumun hakkını savunması gerçekten Hz Ömer adaleti muvacehesinde verilmiş bir karardır. Takdire şayandır, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğüne yaraşır bir karardır.  Bu karar neticesi muhaliflerin ve gizli düşmanların tüm planları boşa çıkmış ve diğer nur davalarında emsal teşkil etmiş nice nur talebeleri hapis yatmaktan kurtulmuştur. Üstad, Hakim-i Adil diye vasıflandırdığı Hesna hanımla ilgili şöyle diyecekti; “kendini Kuran davasına başıma ne gelirse gelsin diyerek feda etti. Bütün hasenatlar aynen ona gidiyor. Evet erkek hâkimler korktu, o ise hiç çekinmeden beraat için karara imzasını attı. Artık o benim manevi evladımdır. Ben onun ismini gavslar ve kutuplar gibi büyüklerin yanına yazıp, ona her zaman dua ediyorum. İnşaallah bu hizmeti onun kurtuluşuna vesile olur.”

Hesna Hanım göreve geldiği 1942 yılından itibaren tam 33 sene Denizli’de görev yapar ve 22 Temmuz 1975 tarihinde Hakkın rahmetine kavuşur. Vefatından sonra Senirkent'lilerin bütün ısrarlarına rağmen Denizli'nin imanlı ve kadirbilir insanları Hesna Hanımefendi'nin naaşını vermemişlerdi. Yapılan büyük bir merasimle, asrî mezarlığına defnedilmiştir.

Denizli Hadisesi sırasında yaşanan olayları İslam tarihinde Hz. Ömer’in müslüman olması esnasında yaşananlara çok benzetirim. Şöyle ki; Üstad Denizli’ye öldürülmek için gönderilmişti. Hz Ömer de Efendiler efendisini öldürmek için yola çıkmıştı. Hz. Ömer müslüman oldukta sonra açık tebliğ başlamıştı. Denizli mahkemesi devam ederken de Üstadın talebelerine açık daveti vardır; tüm talebelerine Denizli’ye gelmelerini ve mahkemeyi takip etmelerini salık verir. Haberi duyan Nur talebeleri otobüslere doluşarak şehre akın ederler. Bir anda şehir ana baba günü gibi olur. Şehir böyle bir kalabalığı ihtimal 24 sene evvel şahit olmuştu. 1919 yılında İzmir’in işgalinde de böyle heyecanlı bir kalabalık toplanmıştı. Ahmet Hulusi Efendi önderliğinde toplanan halk Kayalık cami önünden Bayramyerindeki Belediye binasına kadar tekbir sesleriyle yürüyerek işgale tepkisini göstermişti.  Üç bin kişi Üstadın davetine icabet ederek mahkeme binası önünde toplanır. Mahkeme salonu ağzına kadar doludur. Bir ara Hâkim seyircilere müdahale eder ve der ki; “binayı göçüreceksiniz.”

Denizli mahkemesi beraatle sonuçlanınca Üstadın yaptığı ilk iş Hafız Ali’nin mezarını ziyaret etmek olur. Hafız Ali Üstadın nur fabrikası sahibi, reisi ve gökte bir yıldız diye vasıflandırdığı çok sevdiği bir talebesidir. Daha önce Eskişehir hapishanesinde yatmıştı. Denizli hapishanesi ise onun ahirete göçtüğü menzil olmuştur. Şöyle ki; memurlar Hafız Ali’ye aşı yapma bahanesiyle zehir enjekte ederler.  Zehir Hafız Ali’nin zayıf bünyesine hemen etki eder ve  hapishanede vefat eder.

 

Mezarlıkta Üstad çok duyguludur. Yüreği evladını kaybeden bir baba yüreği gibi yaralıdır. Bu acıya fazla dayanamaz, göz pınarları coşar, hüngür hüngür ağlar ve talebelerini de ağlatır.  Kuran okunur, dua edilir ve Üstadın dudaklarından şu cümleler dökülür; “Mahkeme-i kübrâ-i haşirde Risâle-i Nûr talebelerinin bayraktarı şehit, merhum Hâfız Ali rahmetullahi aleyhi, ebeden dâimâ.” Bediüzzaman’ın bu duâsı Nur talebeleri tarafından mezar taşlarına şöyle yazılır: “Haşirdeki mahkeme-i kübrada Nur talebelerinin âlemdârı’ Nur fabrikası sahibi fidye-i üstad-ı mübârek menba-i envar Hafız Ali Ağabey.”

Üstad daha sonra şöyle diyecektir; “Ben merhum Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. Eski zamanlarda bazen böyle fedakâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim, o merhum benim yerimde gitti. Onun fevkalâde hizmetini eğer sizler gibi o sistemde zatlar yapmasaydı Kur’âna, İslâmiyete büyük bir zâyiat olurdu. Ben, onun vârisleri olan sizleri tahattur ettikçe, o acı gidiyor, bir inşirah geliyor.”  Ölümünün üzerinden yıllar geçmesine rağmen Hafız Ali’den bahis açıldığında Üstad; “Hafız Ali benim canım,  Hafız Ali benim canım, o benim yerime şehit oldu” diyecek ve çok sevdiği talebesini hasretle yâd edecekti. Hafız Ali’nin mezarının Denizli’de olması Üstada Denizli toprağını sevdirmiştir.

Daha sonra Üstad şehir oteline yerleşir. Halkın Üstada karşı yoğun bir teveccühü vardır. Bu ilgi Üstad şehre ilk geldiği andan itibaren başlar ve şehirden ayrılacağı zamana kadar hiç bitmez. Özellikle mahkemeye çıkacaklarını duyan halk hapishanenin demir kapısının açılmasını Üstadın çıkmasını merakla bekler ve yol boyunca ona selam verir, sevgi gösterisinde bulunurlar. Denizli’nin tüm ilçelerinden insanlar ellerinde birer hediye üstadı görmeye gelirler. Şehirde oturanlar ziyaret sofraları teşkil ederler, para yardımı teklif ederler ama Üstad, tâ çocukluk yıllarından beri peygamberî bir ahlak olan  “kimseden bir şey almama” düsturuna riayet ederek kimseden bir şey kabul etmeyecektir. Kıramadığı bazı insanların hediyelerine ancak mukabilinde bir şeyler vererek kabul edecektir.. Yetkililer ise diken üstündedir. Üst makamlardan gelen emirleri dört gözle beklemektedirler.

Üstadın yalnız, kimsesiz, garip hayatı hep tefekkür ile geçmiştir. Üstadın Kurandan öğrendiği ve Efendimizin sünnetinden tevarüs ettiği tefekkürü yaşamının tüm evresine şamil kılmıştır. Bunu yazdığı eserlerde de görmek mümkündür.  Risale-i nurların baştan aşağı bir tefekkür kitabı olduğunu söylesek herhalde yanılmış olmayız. Kosturma’da esaret yılları hep tefekkürle geçmişti. Uzun kış gecelerinde Volga nehri kenarında bir camide düşünüyor, düşünüyor ve Eski Said, Yeni Said’e dönüşüyordu. Barla’da sürgün yıllarında çam dağının en yüksek tepelerine çıkıyor, yıldızlarla kaplı gökyüzünü seyrederek “kitab-ı kebiri kainat” dediği zerreden küreye, karıncadan güneşe şuurlu şuursuz tüm tabiatı tefekkür ediyordu. Ankara’nın ihtiyar ve yıpranmış kalesinde geçmiş zamanın derelerini ve geleceğin dağlarına bakarken tüm insanlığı, yıkılan bir devleti ve ümmetin hallerini düşünüyordu. Eskişehir hapishanesinin karşısında bulunan lisesin büyük kızların gülerek dans etmelerini seyrederken onların elli sene sonraki ihtiyarlamış, çirkinleşmiş ellen ayaktan düşmüş hallerini düşünüyordu.

Otelin balkonunda caddeye savrulan tül perdeleri arasında bir silüet belirdi.  İşte tüm ömrü memleket hapishanelerinde, esaret zindanlarında, harp meydanlarında geçen, küfrün belini kıran, hükümetleri aciz bırakan zat, dimdik ayakta balkon korkuluklarına tutunmuş kavak ağaçlarının rüzgâr önünde nazlı nazlı dalgalanışını seyrediyor, tefekkür ve düşüncelere dalıyor. Kavak ağacı suyu bir görsün boyu uzadıkça uzar, yirmi metreye ulaşır. Ağacın dallarının rüzgârla raksını seyretmek, yapraklarının rikkatli, huşu dolu seslerini dinlemek ayrı bir keyif, huzur verir insana.

Sanki on ay boyunca daracık, küf kokulu, havasız bir hücrede kalan o değil. Aslında kaldığı yer tam anlamıyla hücre bile değildi. Hapishanenin süpürgeliği olarak kullanılan izbe, basık, ufunetli bir mekândı. Hücrenin küçücük penceresine sarmaşıklar bürümüştü. Taş zemin buz gibiydi. Hücrede eşya namına kırık bir somya ve yerde küçük bir bohça vardı. İsterseniz müsaade isteyerek açıp bakalım yamalı bohçasında neler var. Müsaade ile açıp bakıyoruz; bir  tas, yamalı bir cübbe, tahta kaşık, biraz çay şeker, çay kaşığı, su termosu ve saat.

Şimdi Üstad için hüznü, kederi bırakma ve safayı alma zamanıdır. Geçen çileli hapishane günlerini unutma, ümitvar olma günüdür. Gerçi o, ne zaman ümidini kaybetti ki… Karanlığın en yoğun olduğu, bir parça mum ışığına muhtaç olunan zamanlarda dahi “ümitvar olunuz” diye haykırmıştı. Ben Üstadın düşüncelerini okumaya çalışırken arada caddenin bu tarafındaki kalabalığa yani 2014 yılının haziran ayına bakıyorum. İnsanlar içinde bulunduğum halden habersiz, gönüllerince eğlenmeye, gezip dolaşmaya, sınırsız alış veriş yapmaya devam ediyor.

Bir ara Üstadın gözleri önümdeki havuzun etrafında neşe ile oynayan çocuklara takılıyor. Bu manzarayı Üstad tebessümle izliyor. Çünkü Üstad çocukları çok sever. Çocuklar ona hep beziuzzaman dede, nur dede derler. Allah ona bir yuva nasip etmemiş, çocuk sahibi olmaktan mahrum kalmıştı, ama çocuklar olanca masumiyetleriyle, kadınlar ve biçare ihtiyarlarla birlikte Risale-i nurların başkahramanı olmuşlardır. Çocuklar için risalelerde nazik, nazenin, nazlı yavrular olduğundan bahsedilir. Onların ruhlarının iman hakikatlerine açık olduğu, toplumdan şefkat ve merhamet beklediklerinden bahsedilir.

Ah şimdi aşağıya inebilse, onların arasına girebilse, onlarla oyunlar oynayabilse, avucundaki şekerleri ikram edebilse ve onlardan dua istese… Evet dua… Çünkü günahsız yavruların duası Allah indinde makbuldür. Tıpkı beli bükülmüş ihtiyarların, mazlumların dualarının kabul olması gibi.

2014 yılı, yaz ayında serinlik, koyu gölgeli Candoğan parkındayım. Üstadın çocuklara; “beni de dualarınıza ortak edin olur mu?”deyişini duyuyor ve engin alçak gönüllüğüne şahit oluyorum. Zaten bu yol acziyet, fakriyet, mahviyet yolu değil mi? Kendi nefsine pay çıkarmama, bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini eritme yolu değil mi?… Şimdi onun yolundan gittiğini iddaa edenler… egoları tavan yapmış olanlar…

Şehir otelinin kapısında Hasan Fevzi Yüreğil polislerle konuşuyor. Polisler onun şairlik ruhundan ve fesih konuşmasından etkilenmişe benziyorlar. Hemen yukarıya yöneliyor. Kim bilir yine Üstada hangi şiirini takdim edecek. Şair, mutassavıf ve öğretmen olan Hasan Feyzi, Üstadı tanıdıktan sonra hayatını tamamen iman ve Kur’ân hizmetine vermiştir. Nur risalelerini satır satır okumuş, Üstad ve Risa-i Nurlarla ilgili övgü dolu mektuplar, şiirler kaleme almıştır. Bu şiirlerden bir tanesini Üstad şehirden ayrılırken Goncalı tren garında verdiği “ayrılık” adlı şiirdir;

 “Çekilip nur-u hidayet yine zindan olacak! Yine firkat, yine hasret, yine hüsran olacak. Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm. Çünkü hicran dolu kalbim yine hicran olacak…”

Üstad; “Merhum Hasan Feyzi, nurlardan aldığı hakikat dersini, nurlara işaret ederek güzel tanzim etmiş; lâhikaya girsin” der.

Şiirin bir mısraında “Dahi nezrim budur ki canım sana kurban olacak” diyen Hasan Feyzi tıpkı Hafız Ali gibi üstadına bedel canını kurban edecekti. Şimdi bu iki şehit Denizli İlbadı mezarlığında ebedi istirahatgâhlarında yatıyorlar.

İleriki yıllarda Türkiye’nin parmakla gösterilecek felsefeci ve fikriyatçılarından olacak olan Nurettin Topçu’da müsaade ile Üstadın yanına çıkıyor. Kim bilir iki alim din, iman, ahlak, gençlik ve cemiyet üzerine nice sohbetler edecekler.

Denizli şehir oteli 1960 yıllara kadar hizmet verir. Şimdi uluslararası fastfood zincirinin bir halkası olarak faaliyet göstermektedir. Özellikle gençler içeride el kadar hamburgerleri, insan vücuduna zararlı  … marka colayı içmek için adeta birbirleriyle yarış ediyor. Dünya kadar para ödeyip aldıkları yiyeceklerin orasından burasından ısırıp kalanını çöpe atıyorlar. İsraf boyutunu gördükçe Üstadın iktisat ve kanaat düsturlarını hatırlamamak elde değil.

Son olarak bu binanın hemen bitişiğinde ilköğretim okulu var. Hükumet Osmanlıca öğrenimini serbest bıraktığında Denizli’de ilk Osmanlıca kursları bu okulda düzenlendi ve yüzlerce Osmanlıca sevdalısı insan, atalarının binlerce yıl kullandıkları yazı dili olan Osmanlıcayı öğrendiler. Bu da benim için manidardır.

İsa Avcı

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.