Ana Sayfa > Gündem > Ekmek Parası

Ekmek Parası

Bizler ekmek parasını Almanya’nın tozlu fabrikalarında, ağır ve pis işlerinde çalışarak kazanan bir nevi mevsimlik işçilerdik. İş bizi değil, biz işi arar bulurduk. Elimize tutuşturulan internet çıktısı bir yol haritasıyla otobanlarda kaybolarak iş yerlerini arar, bulurduk.
Rusya’nın çökmesi, Batı Almanya’nın Doğuyla birleşmesi ve markın yerini avroya bırakmasıyla işçiye talep azalmış, saat ücretleri giderek düşmüştü. Bu durumdan en çok etkilenen yabancılar ve göçmenler diye tabir edilen insanlar ise taşeron firmaların elinde adeta birer oyuncak haline gelmişlerdi. İşin güzel tarafı ise zorlaşan hayat şartlarında aynı kaderi paylaşan insanların birbirlerine yakınlaşmaları, güvenmeleriydi. Yeni yerler görmek, farklı simalar ve karakterlerle tanışmak ise işin eğlenceli tarafıydı.

Dağılan sisler arasında rafine tesislerinin devasa bacalarını gördüğümde içeride çalışıp çalışmama hususunda tereddüt ettim. Her biri adeta krater ağzını andıran bacalardan dumanlar yükseliyordu gökyüzüne. Çare yok çalışacaktık. İki arkadaşımla birlikte yaklaşık bin km yol kat ettikten sonra sabaha karşı Almanya-Avusturya sınırındaki Burghausen kasabasına gelmiştik. Yorgunduk. Yüreklerimize ise korku, endişe ve şüphe hâkimdi. Ufukta sisler arasında kaybolmuş rafine tesisinin vuvuzela sesini anımsatan uğultusu kulaklarımıza kadar geliyordu.

Yolculuğumuz son derece neşeli geçmişti. Bilinen tüm Temel Dursun fıkraları anlatılmış, bilmeceleri tekerlemeler takip etmiş, hayaller, arzu ve özlemler bir bir dile getirilmişti.

Bir insanı gerçekten tanımak mı istiyorsunuz? Onunla uzun bir yolculuğa çıkmanız yeterli. Yolculuğun sıkıntı ve meşakkatinde gerçek tabiat ve fıtratlar tüm netliğiyle ortaya dökülüyordu.

Kimlik kontrolü, kayıt işlemleri ve güvenlik testi derken vakit bir hayli ilerlemiş ve hava kararmadan kalacak bir yere ihtiyacımız vardı. Aralık ayı idi, hava soğuk ve ayaz, gündüz süresi ise çok kısa.

Yugoslav kadına ait şirin bir pansiyona yerleştik. Yugoslav kadın dedim de bize kendini Boşnak olarak tanıttı, yalnız Müslüman değil, Ortadoks’tu. Otelin hemen hemen her köşesi, Hıristiyan inancına ait resimler, işaretler, ikonlar ve aziz heykelcikleri ile süslenmişti. Beraber çalıştığımız Kosova Arnavutları ise onun Sırp olduğunu iddia ediyorlar ve bir Sırbın pansiyonunda gecelemeyi reddediyorlardı. Öyle de yaptılar bizden ayrılarak kendilerine kalacak başka bir otel buldular.

Balkanların nazarımda değeri büyüktür. Toprakları ecdat yadigârıdır. İnsanları evlâd-ı Fatihandır. Hele Kosova’nın tarihimizde yeri ve önemi daha bir başkadır. Türklüğün Avrupa topraklarında ateşle imtihanıdır Kosova. Murat Hüdavendigar’ın son duasını ettiği, ordunun zaferle şerefyap olurken kendisinin şahadet şerbetini içtiği topraklardır. Balkanlar tarih boyunca kaynayan bir bulgur kazanı gibidir. Henüz kabuk bağlamış bir yaradır. Kaşınmaya, kanamaya, kışkırtılmaya ve tahriklere müsaittir. Güçlü devletlerin arka bahçeleridir, bir kıvılcım yeter savaşın başlaması için.

 

İşte Kosova Arnavutları da Sırp zulmüne şahit olduklarından (bizatihi yaşadıklarından) bir Sırbın pansiyonunu tercih etmiyorlardı. Çalışırken, yemek ve sigara molalarında Balkanlar ve Kosova üzerine uzun uzun sohbetler ettik. Hepsi de biraz Türkçe biliyordu. Hepsinin de bir tarihte Türkiye’ye akrabaları göç etmişti. Aslında hepsinin de yüreklerinde gizli bir Türkiye sevdası ve hasreti vardı.

 

Abdullah adında bir işçi, coğrafya profösörlüğüne ramak kala Miloseviç tarafından iki sene hapis cezasına çarptırılmış. Bu haksız cezayı yüreği paramparça bir şekilde çekmiş. Cezası bitince de bir yolunu bularak Almanya’ya iltica etmiş. Her işte çalışmış; çöp toplamış, domuzların aharlarını temizlemiş, sipralle paslı demir çeperlerinin çapaklarını kesmiş, ekmek parasını kazanmış. Mülteciliği onaylanınca da ailesini yanına aldırmış. Çalışkan, dürüst ve inançlı bir insandı. Avrupa’nın göbeğinde yaşanan Bosna savaşı şimdi de Kosova ve Makedonya’da yaşanan gayri insani zulümleri bir aydın olarak anlamakta güçlük çektiğini söylüyordu. Hele Srebrenica Katliamını anlatırken hüngür hüngür ağlıyordu. Nasıl olur diyordu. Nasıl olur da tamamen tarafsız bir bölgede 8300 insan; kadın, çocuk, ihtiyar BM (Birleşmiş Milletler Gücü) askerlerine sığınır ve BM nezdinde görevli Hollandalı askerler Sırplarla koyun pazarlığı yapar gibi bu insanları Sırp kasaplarına teslim ederler? Böyle bir zulüm ne insanlıkla bağdaşır ne de Avrupa Medeniyetinin kabul ettiği temel insan hak ve hürriyetleri normları ile.

Ona tarihten örnekler vermek isterdim. Batı toplumların İslâm dinine, Müslümanlara özellikle de Türklere karşı nasıl acımasız olduğundan, Batı zihniyetinin önyargılarla dolu olduğunu, yok etmeye yok edemiyorsan asimile etmeye meyilli olduğunu söylemek isterdim, ama bunu yapamadım. Başım öne eğik, yüreğim parçalanmış bir vaziyette bunu söyleyemedim. Çünkü onlar sahipsiz bir coğrafyanın sahipsiz milletleriydiler. Tarihte atalarım hep bu milletlere sahip çıkmıştı şimdi ise ben bu kutsal vazifeyi yerine getiremiyordum. Buna ne fert olarak benim ne de milletler arenasında ülkemin gücü yetiyordu. Çaresiz bu zulüm bir süre daha devam edecekti.
Otel yöneticisi kadının dini, milliyeti ne olursa olsun işinin ehliydi, çok pratikti. Siparişler anında yerine getiriliyordu. Müşterilerine karşı hep güler yüzlü ve hoşgörülüydü. Bize olan davranışlarına azami özen gösteriyor ve Türk kültürünü yakından tanıyordu. O akşam bize otel talimatlarını sıraladıktan sonra gönül rahatlığıyla yemeklerden yiyebileceğimizi ve bizim için ayrı kaplarda yemek pişireceğini söyledi. Kastettiği şey domuz etiydi.

Bugün Avrupa Ülkelerinde yaşayan Türkler arasında domuzun eti, yağı, kılı bitmek bilmeyen kısır bir tartışma konusudur. Nice aileler arası (özellikle belli cemaatlerin tesirinde kalanlar) asli görev ve vazifelerini unutmuşlar bu bitmez tükenmez, bayat tartışmadan dolayı açıktır. Fatih yenilmez ordusuyla Bizansın surlarını kuşattığında Bizans halkının melekler dişi miydi erkek miydi diye tartıştıkları rivayet edilir. Bugün Avrupa’nın karanlık delhizlerinde bir nesil kaybolmuş. Tehlikeli caddelerde, çıkmaz sokaklarda binlerce müslüman evladı kimlik bunalımı yaşıyor, ruhi travmalar geçiriyor, ama nice sohbet ortamlarında, ilim meclislerinde ürünlerin içinde domuz yağı var mı yok mu diye tartışılıyor.

Gözlerim otelin maharetle süslenmiş duvarlarında, renkli köşelerinde gezindi. Bir an için kendimi Anadolu’da bir kır pansiyonunda hissetim. Duvarlarda tahta kaşıklar, çatallar ve el işi örme patikler asılıydı. Kalın perdelerin ve masa örtülerinin uçları dantelalı ve oyalıydı. Bir köşede saza benzeyen bir çalgı aleti duruyordu. Adını sordum “şarkıya” dedi.

Her akşam yemekten sonra masamıza gelir sohbetler ederdik. Sohbetimizin konusu genelde dinler ve kültürler üzerineydi. Fenerbahçe’nin şampiyonlar ligindeki maçını hep beraber seyrettik, heyecanlandık. Frankfurt takımını yenemese de tur atladığı için hep beraber sevindik. İstanbul ve Özbekistan’a geziler yapmış. Özellikle camilere hayran kalmış. Camii ziyaretlerinde uzun, bol kıyafetler giymeye ve başörtüsü takmaya dikkat etmiş. Ben bir Hıristiyanım, ancak dinlere özellikle de İslam dinine saygım büyük diyordu. Bosna Hersek’te Tuzla şehrinde doğmuş, ilk gençlik yıllarını orada geçirmiş. Müslüman komşuları ve arkadaşları varmış. Yaşanan elim savaş aradaki tüm bağları koparmış. Savaşta yıkılan Mostar köprüsü değildi aslında diyor ve ekliyor:

 

“yıkılan, yerle bir edilen sevgi ve hoşgörü bağlarımızdı, bir arada yaşama kültürümüzdü.”

Hep birlikte savaşları tekrar lanetledik. Bir daha olmasın temennisinde bulunduk. Bu sırada maç bitmiş ve haberlerde spiker Bosna Hersek’te bir tane daha toplu mezar bulunduğu bildiriliyordu.

Benim çocukluk ve gençlik yıllarım Afganistan, Filistin, Çeçenistan ve Bosna savaşlarıyla ilgili menkıbeleri dinleyerek, ekranlardan savaş görüntülerini seyrederek geçti. O zamanlar çocuktum, ama yüreğimin derinliklerinden gelen tarih ve kültür bağları ile oradaki çocuklara yardım etmek isterdim. Kolu arkadan bükülüp omuzu ve kolları taşlarla kırılan Filistinli çocuğa, yamalı ve yırtık çarşafına sarılmış, çıplak ayaklarıyla hicret yollarına düşmüş Afgan kızına, sarı saçlı, mavi gözlü Boşnak çocuğuna yardıma koşmak isterdim. Onlar benim gözümde birer küçük general belki de ihtiyar çocuklardı. Çocukluklarını yaşayamadan, belleri bükülmüş, gözlerinin feri sönmüş birer ihtiyar. Hepsi de tıpkı tarihte olduğu gibi gözlerini bana, benim ülkeme dikmiş benden yardım bekliyorlardı.
Yarın akşam yemeğine özel bir isteğimizin olup olmadığını sordu kadın.
“tarhana bilir misiniz?” dedim
“bilmez miyim, benim spesiyallerim arasındadır.” dedi.

Ünlü komponist Mozart’ın doğduğu şehir Salzburg’un hemen yanı başında bir Avrupa kasabasında bir kadın tıpkı rahmetli ninem, saf gönüllü anam gibi tarhana hazırlıyor ve onu müşterilerine özel çorba diye ikram ediyor.

Biz tarihte Kahlenberg dağının eteklerinde mağlup olduğumuzu, Tuna nehrini aşamadığımızı öğrenmiştik. Yanlış öğretmişler. Artık benim kültürüm, değerlerim ve damak tadım Tuna’nın bu yakasında da yaşıyor. Benim dünya anlayışım insanın diline, dinine ve kültürüne bakmadan sevgi ve hoşgörüyle kucaklıyor.

Ekmek paramızı kazanmak için düşmüştük yollara, hakkımızda takdir edilen helal rızkın peşine düşmüştük işçinin parasını ödemeyen taşeron firmasının sahibinin bu özelliğini sonradan öğrensek de. Yine de çalıştık, üstümüz, başımız pislik içinde, el ve ayak parmaklarım donuyor, boğazıma yakıcı tozlar doluyor. Molalarda ellerimle ovuşturuyorum parmak uçlarımı, gözlerimden yaşlar gelinceye kadar öksürüyor ve öksürüyorum.

Sistemin adı ne olursa olsun ezilen, sömürülen hep el emeğinden başka sermayesi olmayan işçiler. Öyle bir sistem isterim ki; işçinin hakkını, emeğinin karşılığını alnının teri kurumadan versin. Hak ve hukuka tam riayet edilsin çünkü emek, alın teri her zaman kutsaldır ve öyle de kalacaktır. Çünkü ekmek parası kazanmak kutsaldır.

Not: Kosova 17 Şubat 2008 tarihinden beri bağımsız bir devlettir.

İsa Avcı

– Haber Lotus –

HLotus

One thought on “Ekmek Parası

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.