Ana Sayfa > Felsefe > Farabi, Savaş ve Adalet Hakkında Ne Der?

Farabi, Savaş ve Adalet Hakkında Ne Der?

Düşünce tarihinde Aristoteles’den sonra “İkinci muallim” diye anılan Farabi’nin başkanlık hakkında ne diyeceğini müzakere ettikten sonra, Suriye krizi sonrasında adalet hakkında ne dediğini kamuoyu ile paylaşmak istedim. Çünkü ortada bir güvenlik sorunu var ve bu da doğrudan adalet kavramıyla ilintili.

 

· Siyaset bilimi

Farabi’ye göre, siyaset bilimi (ilmü’l-medeni) iradi fiiler ve yönetim tarzlarını inceler. Yönetici için gerekli olan nitelikler, kabiliyetler ile yönetim tarzları ve uygulanmasında etkili olan örf, adet, geleneklerini analiz eder. Yönetim eylemlerinin hangi amaca yönelik olduğunu ayrıntılı bir şekilde seçenekleri göz önünde bulundurarak inceler, en uygun ve tutarlı olanını önceler.

 

· Erdemli Yönetici

Erdemli eylemlerin ifrat ve tefritten uzak, mutedil olmaktan geçtiğini, tıpkı tabibin bedensel rahatsızlıkları gidermek için gerekli ilacı ve doğru yiyeceği önermesi gibi, yönetici de şehrin/devletin iyiliği için orta/mutedil fiiller ve ilkeleri belirlemeye çalışır. Bunu basiretli ve ferasetli fikirler üreten pratik akılla yapar. Bu anlamda pratik akıl, uzun tecrübelerimiz ve gözlemlerimizden istifade eder.

 

· Dostluk ve Adalet

Bu noktada ortaya çıkan iki ahlaki erdem, dostluk ve adalettir. İnsanlar toplumsal olarak bir arada yaşadıkları, işbölümü yaptıkları, birbirine muhtaç oldukları için birbirine faydalı olmak ve dostluklarını pekiştirmek zorundadır. Bunun gerçekleşmesi ise belli inanç ve fikirler etrafında olur. Farabi’ye göre, felsefenin biricik hedefi olan “Mutluluğun elde edilmesi”  bu ortak inanç ve eylemlerin sonucunda elde edilir. Bu husus, Farabi’nin siyaset felsefesinin esasını oluşturur.

Muhabbet/dostluktan sonraki kavram ise adalettir. Adalet genel ve özel diye ikiye ayırlır. Genel adalet, dostluk ile doğrudan ilintili olup, insanın diğer insanlarla olan ilişkilerinde erdemli eylemler, davranışlar ve tutumlar sergilemesidir. Özel adalet ise menfaatların dağıtımı ve/ya korunmasını içerecek şekilde ikiye ayrılır. Menfaat, güvenlik, servet, şeref ve sosyal statü olarak ortaya çıkar.

Şimdi son zamanlarda iç ve dış gerilimleri, bu kavramlar etrafında bir kez daha soğukkanlı ve felsefi temellerden hareketle düşünmek gerekiyor. Çünkü Türkiye içerde düşük yoğunluk bir savaşı kaç yıldır yaşıyor ve buna bir de fiili dış savaş tehditi ve tehlikesi ilave edildi. Bir tarafta Suriye ile birlikte Rusya, İran ve Çin ile olan münasebetlerimiz sekteye uğrayacak. Diğer tarafta Arap Baharı ile Ortadoğu da gittikçe önem kazanan Avrupa Birliği yolunda ilerleyen demokratikleşme çabaları aksayacak. Siyasi ve ekonomik açıdan bölgede güçlenmeye çalışan Türkiye’nin içerde ve dışarıda ayağının sürçmesini isteyenler, savaş çığırtkanlığı yapıyor.

Burada ilginç bir görünüm var: Silivri’de yatanlardan birinin ses kaydına göre, Türkiye’nin sıkı bir iç savaş veya ekonomik krize girmesini isteyenler ile bölgesel güç olma yolunda ilerleyen Türkiye’nin küresel güç gibi sunularak bunun testinin Suriye ile savaştan geçtiğini söyleyenler son tahlilde aynı çıkmaza sürüklemeyecek mi, ülkeyi?

Farabi’nin diliyle söyleyecek olursak, devletin her üyesi, güvenlik, servet, şeref ve sosyal statü olarak sunulan özel adaletten adil pay alma hakkı zedelenmeyecek mi? Yunanistan’ın şu anda yaşadığı ekonomik krizin temelinde silahlanmaya son beş yılda yaptığı silahlanma yarışı olduğunu söylersek, olası bir savaş durumunda güvenlik riskinin yanı sıra ekonomik krizde gelmeyecek midir? Bir milyona yakın askeri niçin besliyoruz şeklinde bir sunumun vicdani bir karşılığı var mıdır? Her bir şehit ile ülkenin maşeri vicdanı titrerken, Suriye, Irak ve diğer Müslüman ülkelerde yaşanan kitlesel ölümleri görürken, ülkeyi küresel güç gazıyla, düne kadar dostluk ilişkilerini ekonomi ve kültür merkezli güçlendirmeye çalıştığımız Suriye halkıyla niçin savaşalım? Bunu söylemek, zalimin yanında olmak mıdır, yoksa zalimin içeride elini güçlendirecek ve dış tehdite/saldırıya karşı Suriye halkının belirli bir kesimi üzerindeki etkiyi artıracak mıdır? Ya da Rusya, Çin veya diğer küresel güçlerin orada ölen insanlar umurunda mıdır? Eğer biz olası bir savaşa girersek, ülkemiz ve insanına olacak olanlar umurlarında olacak mıdır?

Bu durumda sosyal statü ve şeref gibi kavramların değer kaybı ne olacaktır?

İran-Irak savaşını hatırlayanlar, kazananın asla iki ülke olmadığını unuttular mı? Irak şu andaki durumu ortada, Suriye, Lübnan durumu belli, İran’ın tavrı ortada, şii hilalini güçlendirmek istiyor. O kadar dışarı ile uğraşıyor ki, halk ekonomi darboğazında, geçen hafta sonu sivil itaatsizlik eylemleriyle ekmek ve süt almayı reddettiler, temel gıda artışlarını protesto etmek için, bunlar kimin umurunda? Varsa yoksa bölgesel güç, siyasi ve ideolojik hükümranlık alanlarını pekiştirme çabası, bunun İslam, Ortodoksluk veya uzak doğu gelenekleri adına meşruiyet sağlanmasının bir anlamı var mı? Dini, mezhebi unsurlar, İbn Haldun’un belirttiği üzere, siyasal meşruiyetler için bir araç olmaktan öteye gidemiyor maalesef. Bu sarmalın dışında olan tek devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti var, ama son gelişmeler bu avantajımızı da götürmek üzere!

Velhasıl, Suriye, aslında cürmünü biliyor ama İran, Rusya ve Çin’in Batı ülkelerine karşı olarak kendini desteklediğinin bilincinde. Yani soğuk savaş bitti deniliyor ama hiçbir bölgesel ve küresel güç Ortadoğu’daki kazanımlarından vazgeçmiyor. Aslında bölgedeki savaşların kazananı asla bölge halkları olmadı, bu gerçeği unutmamak gerekiyor.

 

· Adaletin bir başka yüzü

Adaletin üçüncü bir şekli daha var, taraflar dışarıdan bir tecavüzle karşı karşıya kaldığında bunu engellemek için güç birliği yapma gereği hissettiklerinde ortaya çıkar. Uzun bir süre sonunda elde edilen ve sosyal uyumla sonuçlanan güvenlik, adalet olarak nitelendirilir.  Aslında dıştan gelen tehdit ve saldırı çekincesinden kaynaklanan bir boyun eğmeden başka bir şey değildir. Bu durumda, eğer adalete ile fetih özdeşleştirilecekse, işte tam bu noktada Farabi’ye dikkat etmek gerekiyor, çünkü periyodik olarak çatışma veya fetihler er ya da geç tarafları bir anlaşmaya zorlayacaktır. Ticari alışveriş temelinde ve sosyal statüleri düzenleyen ilkeler belirlenip, güç dengeleri korunacak ve bu koruma süresince bunlara uyulacaktır.

O zaman nihayetinde bu olacaksa, biz bunu başında yapsak, güç dengelerine dikkat edip, bunları koruyacak önlemler alıp, muhtelif baskılar ile zalim yöneticilerin elini zayıflatacak misillemeler yapılsa, komşu kardeşlerimiz birbirini kırarken bir de biz kan dökülmesine vesile olmasak, bölgesel olarak ağırlığımızı ve etkinliğimizi daha da artırmaz mıyız?

Prof. Dr. Mevlüt Uyanık

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.