Ana Sayfa > Gündem > Granada Notları – V El-Hamra 4

Granada Notları – V El-Hamra 4

GRANADA

El-Hamra’nın  dış bahçelerine (genaral life) tekrar dönmek kaydıyla artık sarayın içine girebiliriz.

Saray derken iki ayrı medeniyeti temsil eden sırt sırta vermiş iki yapıdan bahsedeceğim. Birincisi  Karlos – V tarafından 1500’lü yılların başında inşa ettirilen  bina. Dış cephesi kabartma  çok büyük taşlardan inşa edilen sarayın içerisi dışından tamamen farklı… Müze görevi gören binanın iç kısmı bizim Roma eserlerinde görmeye alışkın olduğumuz  stadyum havasında, dış cephe itibariyle ortama yabancı dursa da herhalde 600 yıldan sonra ortama alışmış gibi. Bu binanın esasen  “Nasriddin Palace”ın bir kısmının yıkılarak inşa ettirildiği düşünülürse yine de Nasriddin  sarayının şu halinde kalmış olması bile  insanlık tarihi için bir şans sayılabilir. Şu anda daha öncesinde ifade ettiğim gibi tüm alan koruma  altında.

İki ayrı medeniyetin esas farkı ne diye sorarsanız,  sizi “Nasreddinlerin” sarayında bekleyen iki şey var “yazı” ve  “su”. Bana göre her ikisi de El-Hamra’nın medeniyetini şekillendiren iki öge. Yazının sözün önüne geçtiği ve tabiatın su ile canlandığı bir medeniyet . Fakat bu yazılanların hiç birisi veya resimlerin herhangi birisi bu iki ögeyi yani “ yazıyı ve suyu” açıklayamaz. Hayatınızda en ez bir kere burayı görmeniz lazım. O zaman  Batı diye tarif edilende  “orta çağının kirliliği” yanında bu gün dahi kendisine ulaşılamayan yazı ve suyu orada iç içe görüp kendinize sorular sorabilirsiniz . Bahsettiğim yıllar 1200’lere denk geliyor.

El-Hamra’nın bahçesinde -sarayın içine girmeden önce- Karlos’un sarayını gezdikten sonra sol tarafa doğru dönünce ilerleyen kuyruğu görüyorsunuz. Bekleme anında sarayı pek tahayyül etmeniz mümkün değil, gösterişsiz kapıdan girince  sizi tavandan  tabana kadar sarıp sarmalayan bir  yapı içerisine giriyorsunuz.  Sarayla ilgili olarak El-Hamra broşüründe tam  on bir adet yer tanımlanmış. Bunların hepsini görmeniz mümkün olmasa da girişten itibaren Arapça olarak yazılmış ayetlerle ve ifadelerle karşılaşıyorsunuz . Girişteki odanın tavanı  gözünüzü alıyor. Tüm yazılar içerisinde galip olan yazı “La galibe İllallah”. Bu söz  adete sarayın simgesi halinde. Yazıların güzelliğini ve mükemmelliğini burada yazıyla anlatmak çok zor. Sivas–Divriği  Ulu Cami’yi ve şifahaneyi gördüyseniz oradaki taş süslemelerinin binlercesini hayal edebilirsiniz. Süsleme sanatının zirvesine çıkılan sarayda özellikle yazının yanı sıra geometrik desenler de göze çarpmakta. Yazılar ve şekiller  belli bir simetri içerisinde dizayn edilmiş. Muhtemelen bir yazı okulunun ve işlemecilik  ekolünün eseri olsa gerek.

Bu taş işçiliğinin yanı sıra muhteşem bir ağaç işçiliğiyle karşılaşıyorsunuz. Saraydan en çok etkilenenlerinin başında Amerikalılar gelmekte… Hayranlıkları yüzlerinden belli ne düşündüklerini bilmeseniz dahi.

İç içe geçmeli şekilde inşa edilen binanın içinde ilerlerken özellikle duvarlardaki turkuaz renkler solsa bile dikkati çekmekte. Karşınıza aslanlı bahçe çıktığında -şu anda aslanlar başka bir odada özel olarak sergilenmekte- hayranlığınız bir kat daha artıyor. Muhteşem ağaç işlemeli büyük kapı sizi bu bahçeye çıkarıyor. O zaman işte suyun ve tabiatın nasıl yazıyla iç içe geçtiğini anlıyorsunuz.

Ortada  uzanan havuzun yanındaki yeşilliklerin yanından geçerek aslanların olduğu  odaya girerken tüm duvarların yazıyla bezendiğini,  pencere pervazlarına kadar işlemelerin yer aldığını görünce havuzun başında bir hatıra resmi için soluklanmanın vakti geldi demektir. Aslanların olduğu oda özellikle korunmakta… Flaş ve kameranın yasak olduğu bu alanda sizi  yüz ifadeleri birbirine benzemeyen aslanlı çeşmeler karşılıyor. Çok ciddi bir restorasyondan geçen bu eserlerin tarihçesini  içerideki yansıdan izlemeniz mümkün.

Daha sonra dışarı çıkıp kısmen görebileceğiniz sarayın iç bahçesine giriyorsunuz . Burada da  ciddi bir restorasyon var. Ortak olan şey yine su ve kalem. Hızlı bir şekilde gezdiğinizde yaklaşık bir saatinizi alacak bu sarayın içinde esasen saatlerce vakit geçirmeniz mümkün. Çünkü her bir  pencerenin, pervazın, tavanın veya duvarın  incelenmesi dahi uzun zaman alabilir.

Saraydan çıkarken aklınızda  sorular kalıyor. Bu medeniyetin çocukları nerede, medeniyetin inşa edicilerinin mezarları, hatıratları nerede? Şam’dan gelen bir   Arap veya kuzey Afrikalı bir Berberi burada ne hissediyor? Bizler de İslam medeniyetinin bir parçası olsak dahi onlardan hissiyatta ve düşüncede farklılıklarımız vardır.

Bu soruların cevabını ararken bahçenin çıkışında Arapça konuşan üç genç kızla karşılaştım. Kendimi tanıtıp bu soruları onlara yönelttim. İkisi Kanada’da biri Amerika’da yaşıyormuş. Sorular için uygun olmayabilirlerdi. Amerika’da yaşayan  ve Şamlı olduğunu söyleyen  ‘burada evimde gibi hissettim kendimi’ cevabını verdi. Bu doğru olabilirdi. Çünkü bu medeniyeti inşa edenlerin yöneticileri Emevi Devleti’nin  o zamanki başşehri olan Şam’dan gelmişlerdi. İkinci soru üçünü de şaşırttı. Bu medeniyeti inşa edenlerin genetik torunları olmasalar dahi medeniyetin ortakları olarak onların şu anda bulunduğu durumu sordum. Şu anki Şam ile  Granada’nın farklılığı nereden kaynaklanmaktaydı? 1300 yıl önce Avrupa’nın ilk  üniversitesini “medreseyi”   Granada’da açan -şu an o da restorasyon da ve çok güzel bir bina-  o nesillerin çocuklarının şu anda içinde bulundukları medeniyet   ne durumdaydı?

Bir tanesinin cevabı enterasandı:  İbni Haldun’u okumuş muydu bilmiyorum  fakat durumu medeniyetlerin doğması yaşlanması ve yıkılmasıyla açıkladı. Durum ona göre çok doğaldı.  İkincisi ise buraların nasıl inşaa edildiğinin daha önemli olduğunu söylerken  o zamanki sultanların diktatöryasına  atıfta bulundu. Avrupa Ortaçağda demokrasiyi yaşıyormuşçasına bir cevap verdi. Bu günü düne taşırken, dünün gerçeklerinden habersiz gibiydi . O zamanın  Endülüs’ü / Granada’sı tüm Avrupa medeniyetinin  beşiği değilmişcesine verilmiş bir cevaptı. Tartışma çok enteresan tarafa yönelmişti. Sorduğum soru siyasetle ilgili değil medeniyetin kodlarıyla ilgiliydi. Yani kalem ve suyla ilgiliydi. O ise bu muhteşemliği sadece bir zorbalığa bağlamaya çalışmaktaydı. Bu tamamen batılı bir kafanın eseriydi. Genetik olarak medeniyetin  uzantısı olsa dahi o Arap genci kendi  medeniyetiyle bağlarını koparmıştı. Diğeri ise  bana bir soru sordu  “siz  Osmanlının niye yıkıldığını biliyor musunuz?” Bu sorunun kendime göre bir cevabı vardı fakat  konuya girmek zaman alabilirdi. Gençlerin söyleminden anladığım, soruların cevabını kendi kültür veya medeniyetlerinin perspektifinde çözmeye çalışan değil de sanki batılı kafayla çözümler arayan bir yapıdaydılar.

Burada  Osmanlı’dan  en farklı olan hal Granada / El-Hamra açısından bakıldığında Endülüs’ün  Avrupa ile bu kadar uzun süre temas etmesi  ve onları  bir anlamda eğitmesi  ve en önemlisi ise özellikle Müslüman alimlerin, İbni Rüşd başta olmak üzere Yahudi alimlerle beraber şu anki Avrupa biliminin de taşıyıcısı olmalarıydı. Bu medeniyeti kuranlar  buralarda sanki hiç yaşamamışcasına  ortadan kaybolmuşlardı.

İlginç olan bir diğer konu ise katolikliğin en güçlü olduğu yerlerden birinin İspanya ve özellikle Andulisya bölgesi olmasıydı. Günümüzde hissedilen ise Andalusya’nın geçmişini hatırlaması ve İspanya’nın bu gün buna müsaade etmesiydi. İşin daha önemli tarafı belki de o  Arap gençten daha fazla bir Granadalının  / “Granadinos”un  El-Hamra’ya sahip çıkması ve kendi şehrinde olmasından gurur duymasıydı. Bu çok garip bir haldi.

El- Hamra’dan  ayrılırken muhtemelen sizin kafanızda da en az bir  kaç soru kalacaktır.

Prof. Dr. Orhan Canbolat

– Haber Lotus –

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.