Ana Sayfa > Gündem > Hafız Ali Ağabey‏

Hafız Ali Ağabey‏

hafizali

Denizli’de bir zamanlar tarihe şahitlik etmiş olan Denizli Hapishanesi 2005 yılında yıkılarak yerine Belediye Meclisi kararı ile yeraltı otoparkı ve yeşillik alan yapıldı. Şimdi bu kapalı otoparka her gün yüzlerce araba girip çıkıyor. Üstteki park alanında sevgililer el ele dolaşıyor. Öğle tatilinde insanlar banklara oturup dinleniyorlar. Parkın hemen bitişiğindeki Hayme Hatun Anaokulundan çocukların sevinç çığlıkları yükseliyor ve küçük gölette sevimli bir ördek ailesi umarsızca yüzüyor.

Deselerdi ki; eskiden burada bir hapishane vardı, bir asra yakın hizmet verdi hani kimselerin inanası gelmezdi. Yine deselerdi ki buraya 1943 yılının soğuk eylül ayında bir Cuma günü 126 talebesiyle ihtiyar, hasta bir zat sevk olundu, ihtimal yine kimseler inanmayacaktı, ama Denizli eski hapishanesi bir zamanlar tarihin mümtaz şahsiyetlerinden Üstad Bediüzzaman Said Nursi’yi ve onun sadık talebelerini ağırlamıştı. Bu talebelerden birisi de Hafız Ali idi.

Bir hayvan vagonu ile getirilmişlerdi Denizli’ye. Vagonda değil yatacak, def-i hacet için bir karış yer dahi yoktu. Üst üste, tıkış tıkıştılar. Tıpkı Auswicht kampına götürülen masum insanlar gibi. Üstelik vagonlarla bir gün önce saman taşındığından yer gök saman tozu idi. Bu toz nur talebelerinin gözlerine doluyor, genizlerini yakıyordu. Dokuz ay sürecek mevkufiyet sonrası Ağır Ceza Mahkemesi tahliye kararı verecek, bu sevindirici karardan sonra Üstad 1,5 ay daha şehirde kalacak, ardından Afyon-Emirdağ’a hareket edecekti. Oysa içlerinden birisi ebediyen Denizli’de kalacak, Denizli’yi şereflendirecekti. Aslında bunu kendisi aylar önce gördüğü bir rüyayı sadıkada haber vermişti. Rüyasında Hafız Ali’ye “ al sana Denizli toprağı” deyip eline bir avuç toprak vermişler. Sabahleyin demiş; “Kardeşler biz burada kalmayacağız, Denizli hapishanesine gideceğiz, ben orada vefat edeceğim.”

Hafız Ali, 1898 yılında Isparta Barla Nahiyesine bağlı İslâmköy’de doğmuştu. Babası Ömer Bey son derece mütevazi, dindar, dürüst bir insandı. Kur’anı köy geleneğine uygun olarak küçük yaşlarında hıfz ettiğinden Hafız lakabıyla anılmıştı.

19. yüzyılın son çeyreği Osmanlı Devletinin tam anlamıyla çöküş ve dağılış yılları idi. İmparatorluk eyaletleri imamesi kopmuş tespih taneleri gibi bir bir dağılıyor, emperyalist güçler gözünü kestirdiği yeri işgal ediyor, Balkanlar bir bulgur kazanı gibi kaynıyor ve Ermeni meselesi İstanbul’un başını ağrıtıyordu. İşte böyle bir dönemde Orta Batı Anadolu’nun bu küçük beldesinde zaman çok yavaş ilerliyor ve halk geçim derdinden başka bir şey düşünmüyordu. Devlet asker istediğinde kınalı kuzularını, vergi istediğinde elde avuçta ne varsa devlete yetiştiriyorlardı. Halk kuru tarım ve hayvancılıkla geçimini temin ediyordu. Bir müddet çiftçilik yapan Hafız Ali daha sonra peygamber mesleği olan imamlığı seçerek Afyon- Dinar köylerinde imamlık yapmış ve insanlara Kur’an öğretmişti. İstiklal harbine katılmıştı.

Cumhuriyetin ilk yılları gelenekten uzaklaşıldığı, eskinin reddedildiği, İslam’a ve Kur’ana karşı baskı ve zorbalığın arttığı yıllardı. Bu dönemde dahi Hafız Ali büyük bir gayret ve fedakârlıkla Kur’an öğretiminden vazgeçmemiş, kapısından talebesi hiç eksik olmamıştı. Onun bu dönemi bir nevi çıraklık, Hizmet-i Kuraniye için hazırlık dönemi idi. Nitekim kısa bir süre sonra Üstad ve Risale-i Nurlarla tanışacak tüm mesaisini Risalelerin yazılması ve çoğaltılmasına sarf edecekti. Öyle ki evi küçük bir matbaaya dönüşecek, el yazısı ile yazdığı Risaleler tüm Anadolu’ya dağıtılacaktı. Onun bu gayretini Üstad çok övecek, İslamköy’ünü kendi köyü Nurs ile eş tutacak ve İslamköy’üne nur fabrikası, Hafız Ali’yi de bu fabrikanın sahibi, reisi şeklinde vasıflandıracaktı.

Bir insan düşünün ki, tıpkı bir keşiş gibi on dört sene evden hiç çıkmadan Risale-i Nurları el yazısı ile yazıyor. Binlerce sayfa tutan bu Risaleleri tüm Anadolu’ya bir kargo şirketi gibi dağıtımını sağlıyor. Hem de tüm bunları öyle güllük gülistanlık bir ortamda değil, aksine baskıların, zulümlerin olduğu, evlerin sürekli gözetlendiği zor bir dönemde başarıyor. Hiçbir teknolojik araç kullanılmadan başarıyor. Sadece geceleri yazıyor, yazılanların zalimlerin eline geçmemesi için duvar oyuklarında, pencere altlarındaki özel bölmelerde saklıyor. Nitekim Hafız Ali’nin evi yıllar sonra yıkıldığında özel bölmelere saklanmış teneke kutular içinde el yazması Risale nüshaları ortaya çıkmıştır.

Bu haliyle Hafız Ali hakikaten üç vardiya çalışan bir fabrika gibi hizmet etmiştir. Eğer çocukluk yıllarını saymazsak neredeyse ömrünün yarısını Risale-i Nurları yazarak, dağıtımını yaparak kalan yarısında ise kur’an öğretimi ve hafız yetiştirerek, Üstad ile hapishane hapishane gezerek geçiriyor. Hani desek ki, Hafız Ali’nin kısacık hayatı tam anlamıyla iman Kur’an ve İslam yoluna adanmış bir hayattır yanılmış olmayız.

Hafız Ali 1943 yılında Kur’an okutmak, Nur Risaleleri yazmak, yaymak, okumak ve Üstada talebe olmakla suçlanarak tutuklandı ve Denizli hapishanesine sevk olundu. Bu mahkûmiyet onun ilk tevkifi değildi aslında. Daha önce Eskişehir hapishanesinde yatmıştı. Zaten Denizli hadisesinin başlangıcı da sudan, basit sebeplerdi; gizli cemiyet kurmak, inkılâplara karşı gelmek, halkı hükümet aleyhine kışkırtmak, Gazi’ye hakaret etmek… vs Oysa Denizli hapsinin gerçek sebebi, Risale-i Nur’un Isparta ve Kastamonu merkez olarak sair vilayetlerde intişarı ve böylece din muhabbetinin gittikçe artmasıdır. Hattâ, Denizli hapsinden az evvel, Yedinci Şua olan Ayetü’l-Kübra risalesi İstanbul’da gizli tab’ edilmişti. İman hakikatlerini harika bir surette izah ve ispat eden bu eser imansızları telaşa düşürmüş ve Denizli hadisesine sebep gösterilmişti.

Denizli hayatı Üstad ve talebeleri için gerçekten zor zamanlardı. Üstad daha Denizli’ye gelmeden, haberi idareye ulaşmış, hapishane müdürü müebbetlik, idamlık mahkûmları toplayarak onlara şöyle demişti: ”yakında buraya Şarktan Bektaşi bir hoca gelecek. Cumhuriyet düşmanı, rejim aleyhtarı, gerici bir hocadır. Konuşması, konuşmamıza, giyim kuşamı, giyim tarzımıza benzemez. Sakın ona yüz vermeyin, onunla samimiyet kurmayın. Ona istediğiniz işleri yaptırabilir, istediğiniz şekilde davranabilirsiniz.” İdarenin amacı Üstadı idamlık mahkûmlar tarafından öldürtmekti. Oysa o kader kurbanları Üstadı yakından tanıyınca onun birer sadık talebesi, gayretkeş hizmetkârı olacaklar hapishanede meyve Risalesini yazacaklar ve; “Üstadım şu karıncayı öldürsem Allah bana günah yazar mı?” diye fetva isteyeceklerdi. İdam edilmek üzere sırası gelenler abdest alacak, iki rekât namaz kılıp idam sehpasına gülümseyerek çıkacaklardı. Planları bozulan İdare ise Üstad ve talebelerine elinden geleni ardına koymayacaktı. Zulüm, işkence ve baskının dozajı giderek artacak, ihanetlere maruz kalacaklardı. Hatta Üstad gizli düşmanlar tarafından zehirlenecek ve ölüm tehlikesi atlatacaktı. Talebelerine yazdığı bir mektubunda şöyle diyecekti; “Eskişehir hapishanesinde bir ayda çektirdiklerini burada bana bir günde çektirdiler.”

Hafız Ali’nin sesi çok güzel olduğundan o yanık sesiyle gece gündüz Kur’an okur. Onun bu davudi sesi mahalleden de duyulmaktadır. Devir ezan, kur’an ve İslam’ın yasaklı dönemi olduğundan kur’an sesine hasret Denizlililer özellikle ihtiyar kadınlar koşarak hapishane önüne gelirler. Kulaklarını hapishane duvarlarının çatlaklarına dayayarak içlerindeki Kur’an hasretini dindirmeye çalışırlar.

Denizli mahkemesi devam ederken Üstadın açık daveti vardır; tüm talebelerine Denizli’ye gelmelerini ve mahkemeyi takip etmelerini salık verir. Haberi duyan Nur talebeleri otobüslere doluşarak şehre akın ederler. Bir anda şehir ana baba günü gibi olur. Şehir böyle bir kalabalığı ihtimal 24 sene evvel şahit olmuştu. 1919 yılında İzmir’in işgalinde de böyle heyecanlı bir kalabalık toplanmıştı. Ahmet Hulusi Efendi önderliğinde toplanan halk Kayalık cami önünden Bayramyerindeki Belediye binasına kadar tekbir sesleriyle yürüyerek işgale tepkisini göstermişti.

Üç bin kişi Üstadın davetine icabet ederek mahkeme binası önünde toplanır. Mahkeme salonu ağzına kadar doludur. Bir ara Hâkim seyircilere müdahale eder ve der ki; “binayı göçüreceksiniz.” Üstad mahkemede heyecanlıdır, bağıra bağıra, kollarını sallayarak karşısındaki hâkim ve savcılara ders verir gibi savunmasını yapar ve Risale-i Nurların bu memleketin kurtuluş vesilesi olduğunu yineler.

Kim bilir kaçıncı kez zehirlenmişti Üstad. Gizli düşmanlar nice gizli planlarla bu ihtiyar ve hasta adamın bedenini ortadan kaldırmak istiyorlardı. Böylelikle iman ve kur’an hizmeti akim kalacak ve din ortadan kalkacaktı. Ama onların bilmediği bir şey vardı; onlar Allah’ın da bir planı olduğundan bihaberdiler. Kur’anın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğundan, Allah’ın kıyamete kadar dinini koruyacağından habersizdiler. Bu seferki zehir çok şiddetliydi. Üstad tecridte olduğundan talebeleri ondan haber alamıyor, onu çok merak ediyorlardı. İçlerinde bir korku vardı; Üstadı kaybetme korkusu. Üstada yardım edemememin vicdan azabı içinde kıvrım kıvrım kıvranıyorlardı. İşte o demlerde Hafız Ali arkadaşlarını etrafına toplar, tüm eller semaya kalkar ve dua eder; “Yarabbi! eğer alacaksan onun yerine benim canımı al. Eğer biri ölecekse o ben olayım” Çok zaman geçmez Hafız Ali hastalanır, apar topar hastaneye kaldırılır. Bu sırada mahkeme süreci devam etmektedir. Nur talebeleri hapishane ile mahkeme arasını adeta yol ederler. Bu yolu jandarma eşliğinde tam 12 kez gider gelirler.

Üstad, Hafız Ali’nin hastalığını öğrendiğinde ona şöyle haber gönderir; “Kardeşim hastalığını merak etme, Cenab-ı hak şifa versin. Hapiste her bir saat on iki saat ibadet yerine bulunmasından çok kârlısın. İlaç istersen bir kısım dermanlar bende var sana göndereyim. Zaten ortalıkta hafif hastalıklar var. Ben mahkemeye gittiğim gün her halde hasta oluyorum. Belki sen bana yardım etmek için eski zamanlarda birinin bedeline hasta olması ve ölmesi gibi harika fedakarlık gösteren zatlar gibi benim bir parça rahatsızlığımı aldın.”

Hastanede sekerat demlerine girmiş Hafız Ali o halde bile etrafındaki dostlarına Risalelerden dersler vermektedir; “Kardeşlerim! Benim bu günlerde yüzde doksan dokuz berzah kapısını açma ihtimalim var. Ölümü severek, gülerek karşılayalım. Nur Talebeleri ölümden korkmaz. Ben çok memnunum. Üzüldüğüm bir nokta ise: Şimdiye kadar bunlar bizi serbestçe vazife yaptırmadılar. Vay geliyorlar, vay gidiyorlar, baskın var, yakalayacaklar gibi hep endişeli oldu bu hizmetler… Artık, Risale-i Nur küfrün bel kemiğini kırmıştır. Risale-i Nur perdeyi yırtacak, esas hizmetler şimdiden sonra olacaktır inşallah. Ben o hizmetlere erişemediğim için üzülüyorum.”

Hafız Ali, 7 Mart 1944 yılında 46 yaşında Denizli Hastanesinde ebediyete irtihal eder.  Naaşı tutuklu olduğundan ziyaretine gelen köylülerine verilmez. Hastane yetkilileri tarafından yıkanır, kefenlenir ve İlbadı şehir mezarlığına defnedilir.

Vefat haberini alan Üstad çok üzülür. Hafız Ali’nin kendine bedel şehit olduğunu belirterek şöyle der; “Kardeşlerim, Ben hem kendimi, hem sizi, hem Risale i Nur’u tâziye ve merhum Hâfız Ali’yi ve Denizli Mezaristanını tebrik ediyorum. Meyve Risalesinin hakikatini ilmelyakîn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakîn ve hakkalyakîn makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda âlem-i ervahta seyahate gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahate çekildi. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, Risale-i Nur’un bütün yazılan ve okunan harfleri adedince defter-i a’mâline hasenat yazdırsın. Âmin. Ve onların sayısınca onun ruhuna rahmetler yağdırsın. Âmin. Ve kabrinde Kur’ân’ı, Risale-i Nur’u ona şirin ve enis arkadaş eylesin. Âmin. Ve Nur fabrikasına onun yerine on kahramanı ihsan edip çalıştırsın. Âmin, âmin, âmin.”

Denizli mahkemesi beraatle sonuçlanınca Üstadın yaptığı ilk iş Hafız Ali’nin mezarını ziyaret etmek olur. Üstad çok duyguludur. Yüreği evladını kaybeden bir baba yüreği gibi yaralıdır. Bu acıya fazla dayanamaz, göz pınarları coşar, hüngür hüngür ağlar ve talebelerini de ağlatır.  Kuran okunur, dua edilir ve Üstadın dudaklarından şu cümleler dökülür; “Mahkeme-i kübrâ-i haşirde Risâle-i Nûr talebelerinin bayraktarı şehit, merhum Hâfız Ali rahmetullahi aleyhi, ebeden dâimâ.” Bediüzzaman’ın bu duâsı Nur talebeleri tarafından mezar taşlarına şöyle yazılır: “Haşirdeki mahkeme-i kübrada Nur talebelerinin âlemdârı’ Nur fabrikası sahibi fidye-i üstad-ı mübârek menba-i envar Hafız Ali Ağabey.” Taşın ön yüzünde ise şöyle yazılıdır; “Vela tegulü limen yugtelü fi sebilillahi amvat… Asrı saadetin küçük bir misali olan bu asırda iman ve kuran hizmetinde manevi mücahedesinde medrese-i yusufiyede şehit olan merhum kahraman şehit Ömer oğlu Hafız Ali Isparta İslamköyü. Tevellüd:1313, İrtihal: 7.3.1944 Ruhuna Fatiha”.

Üstad daha sonra şöyle diyecektir; “Ben merhum Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. Eski zamanlarda bazen böyle fedakâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim, o merhum benim yerimde gitti. Onun fevkalâde hizmetini eğer sizler gibi o sistemde zatlar yapmasaydı Kur’âna, İslâmiyete büyük bir zâyiat olurdu. Ben, onun vârisleri olan sizleri tahattur ettikçe, o acı gidiyor, bir inşirah geliyor.”  Ölümünün üzerinden yıllar geçmesine rağmen Hafız Ali’den bahis açıldığında Üstad; “Hafız Ali benim canım,  Hafız Ali benim canım, o benim yerime şehit oldu.” diyecek ve çok sevdiği talebesini hasretle yâd edecekti.

Üstad Denizli’de 1,5 ay daha kalır. Halkın Üstada karşı yoğun bir teveccühü vardır. Bu süre zarfında şehirde hizmetin kökleri atılır. Yetkililer ise diken üzerindedir. Ankara’dan gelecek haberi dört gözle beklerler. Nihayet beklenen haber gelir ve Üstad Afyon’a hareket eder. Ama gözü hep arkada kalmıştır. Çünkü en sevdiği talebesi tohumun toprağa düşmesi gibi düşmüştür toprağa ve bu tohum ileride yüzlerce Hafız Aliler sünbül verecekti. Hafız Ali’nin mezarının Denizli’de olması Denizli’yi Üstada sevdirecekti.

Ne zaman bu parka gelsem aklıma Üstad, Hafız Ali, Süleyman Hünkâr ve diğer nur talebeleri gelir. Eski hapishane olan park sahasını onların manevi ikliminde dolaşırım. Belki de şu oturduğum bank bir zamanlar onların hücresi idi. Daracık, nemli, küf kokulu hücreler… O hücrelerde bir cani gibi hakarete uğrayıp nice çileler çektiler. Hayme Hatun Anaokulundan çocukların neşe dolu çığlıkları yükselir ve Üstadın bir mucizesine şahit olurum. O hep bir okul açmak istemişti. İlk gençlik yıllarından beri kafasında medresesinin planı vardı. Hatta bir seferinde İstanbul’dan Batum üzerinden Van’a giderken Tiflis’e uğrar. Yüksek bir tepeden şehri seyrederken Rus polisi yanına yaklaşır ve ona sorar; “Şehri çok dikkatli seyrediyorsun? Hayırdır?” “ Medresemin planını yapıyorum” der Üstad. Rus Polisi nereli olduğunu sorar. “Bitlis” der.” Polis gülerek “burası Bitlis değil, Tiflis” diye cevap verir. İşte o zaman Üstad Asya’da İslam’ın inkişaf edeceğini ve gelip buraya Medresesini inşa edeceğini söyler. Hayme Hatun Anaokulunu Üstadın bu hayalinin bir meyvesi şeklinde düşünmüşümdür hep. Belki de okulun bulunduğu yer Üstadın hücresi idi. Kim bilebilir?

İşte o an insanı sermest edip, başını döndüren kokular duyarım. Hizmetli kadın okulun travertenle kaplı zeminini yıkamaktadır, ama bu koku dünyevi bir koku olamaz sanki öteler ötesi alemlerden gelmektedir. Bu koku beni kendine çeker. Gizli bir el tarafından iteklenirim ve okulun kapısı önünde dururum. Hizmetli kadın beni görmez ve önümde demir kapı gıcırdayarak açılır. Karşıma daracık, küf kokulu, havasız bir hücre çıkar. Aslında burası tam anlamıyla hücre bile değildir. Hapishanenin süpürgeliği olarak kullanılan izbe, basık, ufunetli bir mekândır. Hücrenin küçücük penceresine sarmaşıklar bürümüştür. Taş zemin buz gibidir. Hücrede eşya namına hiçbir şey yoktur. Sadece kırık bir somya ve köşede bir sepet, sepetin içinde de tutuklunun tüm dünyalığı. Üstad kırık somya üzerinde başı göğsüne düşmüş, ihtiyar, hasta hali, olanca yalnızlığı ve kimsesizliği içinde dua ediyor.  Duasına kulak veriyorum, hiç kimseye kırgın değil, kendine zulüm edenleri dahi duasına ortak ediyor. Tıpkı Allah Rasulü gibi; “Ne olur affet onları Allah’ım, onlar bilmiyorlar.” diyor ve nesillerin imanlarının kurtulması için dua ediyor.

Evet, yaklaşık bir asra yakın hizmet veren eski hapishanenin yerinde şimdi muhteşem bir park var. Yeni Cezaevi ise şehrin dışına taşındı. Heybetli görünümüyle bir ortaçağ kalesini andırıyor. Şimdi orada nice kader mahkûmları yatıyor. Geçenlerde Din Görevlileri Derneği Yetkilileri mahkûmlara Kuranı Kerim dağıtmış. Ayrıca mahkûmlar, dua ve ilmihal kitabı istemişler. Keşke Din Görevlileri Derneği Yetkilileri o kader kurbanlarına Risale-i Nurları, özellikle de Denizli hapishanesinin bir meyvesi bir hatırası ve iki Cuma gününün mahsulü olan Meyve Risalesini dağıtsalar. İşte o zaman D tipi cezaevi bir medrese-i Yusufiye’ye dönüşecek ve işte o zaman anne baba katilleri tıpkı Beylerbeyli Süleyman Hünkâr gibi acaba şu karıncayı, yorganımdaki şu biti öldürsem günaha girer miyim? Diye soracaklar. Ve işte o zaman mahkûmlar hakiki manada ıslah olacaklar.

Hafız Ali Denizlilerin misafiridir. Tıpkı kendisi gibi nur talebesi olan Hasan Feyzi Yüreğil ile İlbadı mezarlığında yeşillikler içindeki ebedi istirahatgâhlarında medfundurlar. Yazıyı bitirmeden birkaç kelam da Yüreğilli Hasan Feyzi için edelim. O da Tıpkı Hafız Ali gibi Üstadına bedel şehit olmuştu. Şöyle ki; nasıl ki Denizli hapsinde Üstadı zehirlediklerinde Hafız Ali “yarabbi onun değil benim canımı al demiş ve Üstadına bedel şehit olmuş, Hasan Feyzi de Üstad Emirdağ’da zehirlendiğinde aynı temennide bulunmuş ve Üstadına bedel Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Üstad Denizli’den ayrılırken Üstada verdiği Ayrılık şiirinde şöyle bir mısra vardır; “Dahi nezrim budur ki canım sana kurban olacak”

Allah onlardan ebeden razı olsun. Artık Fatiha zamanı. Şehitlerin ruhlarına birer Fatiha okuyalım.

İsa Avcı

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.