Ana Sayfa > Gündem > Her İsteyen Yazar Olabilir mi?

Her İsteyen Yazar Olabilir mi?

Televizyonda sunucu, karşısına aldığı sekiz on genç yazara (biri ikisi orta yaş) soruyor: “Yirmi üç yaşında yazar olunur mu?” Sunucunun aldığı yanıtlarda bir düşünce gelişimi olmuyor. İstanbulluluk yazarların konuşmalarında, giyimlerinde, oturuşlarında. Öyle anlaşılıyor ki onlar için tüm dünya İstanbul’un içi ve dışı. Yanıtlar beklenilen düzeyi bir türlü bulmuyor. Sürekli bir içtenlikli olma durumunu öne çıkarıyorlar. Yalnızca içlerinden biri ortaya çıkarılan yazın türlerinin bir merci tarafından değerlendirilmesi gerektiğini söyledi ki bu, öngördüğüm “Edebiyat Ajansı” düşüncesinin paylaşılmasıydı.

Eşitlik düşüncesi nerede geçerliliğini yitirirse orada haksızlıklar alıp başını gidecektir ve adalet kavramının içi boşalacaktır. Yukarıdaki sorunun yanıtını bulmak gerçekten zor. Çünkü bu ülkede sapla saman birbirine karışmıştır. Kimin ne olduğu belli değildir. Bu nedenle yazarlık bir soruşturma konusu olmaktadır ve bu gerçek yazarlar bakımından da bir kuşkuyu sürekli gündemde tutmaktadır. Sözgelimi “Yüz yıldır Yahudi sermayesi dünyanın her yerinde ve her alanında etkin olmaktadır,” diye bir sav ortaya atsak, “İşte bu yüzden dünyanın birçok yerinde pıtrak gibi Yahudi kökenli yazarlar boy göstermektedir,” desek ve de bu sav yüzde yüz doğru olsa, bu durumda, bu duruma yol açan ya da geçit veren Yahudi babaları, gerçek anlamda yazar olan Yahudi yazarlara ya da Yahudi kökenli yazarlara gölge düşürmüş olmayacaklar mıdır? Çünkü onların tümü şaibe götürmeyecek Franz Kafka, Stefan Zweig, Nadine Gordimer, Elias Canetti değiller. Düşünün bu durumda, içinde yazarlık dürtüsü olan, yazarlık potansiyeline sahip Yahudi ya da Yahudi kökenli gencin söylentiler nedeniyle çekeceği acıları. Ne yazık ki günümüzde buna ilişkin işaretler çokça görünmektedir. Böyle şeylerin olmamasının herkes için daha hayırlı olacağı açıktır.

Yirmi üç yaşında yazar olunur mu?

Yazarlar genelde istisnaîdirler ve öyle olmalıdırlar. Yirmi üç yaşında biri yazar oluyorsa bu ayrıca istisnaî bir durumdur. Bu istisna oluş benim gibi yaşlı birini etkileyebilmelidir. Sözgelimi bende saygı uyandırmalıdır. Tiksinti de uyandırabilir, korku, heyecan yaratabilir; benim beyin kimyam üzerinde etkin olmalıdır.

Ara sıra benzerlerini duyduğumuz, okuduğumuz bir yaşamöyküsünü konumuza göre kurgulayalım: Dokuz yaşındayken babasını vuranı vurup öldürsün. Çocuk hapisanesine atılsın. İlk günler annesi ve kız kardeşi onu ziyarete gelsinler. Sonra birden bu ziyaretler kesilsin ve çocuk onlardan hiçbir haber alamasın. İçinde güçlü bir yalnızlık duygusu oluşsun. Ayrıca vurduğu adamın yetişkin iki oğlunun onlara kötülük edebilecekleri kaygısıyla oradan çıkıncaya değin içi içini yesin. Bu arada ilk ayların karabasanının ardından bir kaçış yolu olarak kendini kitaplara versin ve hapisanenin oldukça zengin olan kitaplığını tüketmeye başlasın. On yedisinde cezasını çekip dışarı çıktığında korktuğu başına gelsin. Vurduğu adamın oğulları annesini geneleve satmış, kız kardeşini de kendileri kullanıyor olsunlar. O, onların ikisini de öldürsün ve bu kez idam cezasına çarptırılsın. Beş yıl her gün idam kararının meclisten onayını beklerken hiç ummadığı bir anda genel afla birlikte kendini dışarıda bulsun. Kız kardeşini ve annesini alarak huzurlu bir yaşamı seçsin.

Böyle bir yaşam öyküsünün karşılığı olan insan istisna’dır. Bu tür bir istisna oluş sizi etkiler ve onu karşınızda görürseniz nereye koyacağınızı bilemezsiniz. Çünkü öylesi bir deneyimin çok uzağında durmaktasınızdır. Bu nedenle onu merak edeceksiniz, anlamak çözmek isteyeceksiniz.

Karamazof Kardeşler’de miras paylaşımının hakça yapılması için baba Karamazof ve oğulları arabuluculuk yapsın diye ermiş kabul edilen Papaz Zosima’ya giderler. Staretz Zosima onları bir süre bekletir. Sonra içeri girer, ileride babasını öldürdüğü gerekçesiyle yargılanacak olan Dimitri Karamazof’u görür, önüne gelir ve ona secde eder. Daha sonraları ölüm döşeğindeyken tilmizi Aleksey Karamazof’a açıklamasını yapar: “O çok acılar çekecek.” Staretz Zosima acılarda nasıl bir tanrısallık bulmuş olmalıdır ki secde etmiştir?

Öykülediğimiz insan bir kitap yazsın. Yazdığı kesinlikle lise öğrencilerinin başarılı kompozisyonu olmayacaktır.

Çünkü o yaşamı boyunca, yaşamı düşünmek, sorgulamak durumunda kalmıştır. Her sorgulayışında bir ipucu bulmaya çalışmıştır. Her ipucu onu düşünce evreninin sınırsızlığında büyük olasılık hiçliğe, anlamsızlığa sürüklemiştir. O yalnızlığı, umutsuzluğu, çaresizliği iliklerine değin içinde duymuş, büyütmüştür. Yazgının ne olduğunu, adam öldürmenin ne demek olduğunu sürekli düşünmüş ve bir türlü bu düşüncelerden kendini alamamıştır. Ölümü düşünmüştür. Yürekli olmanın, ölüme karşı durmanın, isyanın büyüsünü ve daha birçok şeyi yaşamıştır. Böylece yazarlık eğitiminde onun için en büyük öğretmen yaşamın kendisi olmuştur. Bu durumda yazdıkları ve yazacakları bu sorgulamanın dışında şeyler olamaz çünkü dışında neler vardır nereden bilsin.

Evet, bu, yirmi üç yaşında yazar olmakla ilgili istisnaî bir durumdur. İlle de böyle bir acılı yaşam koşul değildir. İnsan yaşamın içinde küçük büyük öylesine açmazlar içinde kalır, öylesine inişler çıkışlar yaşar ki, kaçıp kurtulmanın bir yolu kitaplar olur. Tarih okur, felsefe sosyoloji okur, bakar ki işin tabanında ekonomi vardır, ekonomi okur. Gün gelir onun da dünyaya bir bakışı olur.

Bu ortalama türdür. Olgunlaşması zaman alır. İlk kitabı çıktığında yaşı kırkı geçmiştir.

Ve yazdıklarına bakarsınız, oradan belli olur onun miktarı. Ya da Aziz Pavlus’un sözüdür: Sözle inşa eder insan kendi kendini.

Bir yazarın yaşamsal deneyim zenginliği onun etkinliğinde bir önkoşul. Ancak bu yeterli oluyor mu? Hayır. Ayrıca onun düşünsel yaşamının zenginliği de zorunluluk. Peki, bu ikisi yeterli oluyor mu? Yine hayır. Ayrıca düşünsel olanla yaşamsal olanın yani teori ve pratiğin birlikte yol alışı, birbirlerini gütmeleri, birbirlerini tetiklemeleri gerekir. Bu şöyle gerçekleşir: Yaşadıklarımızı yani hayat bilgisini kuramsal, kurgusal olanla yani düşünceyle beslersek beslenen akıl hayata her defasında farklı bir adım atar ve bu olay yeniden yeni düşüncelere talebi arttırır. Böylece hayat düşünceleri talep eder, düşünceler hayatı ileri düzeyde farklı kılar. İleri düzeyde farklı kılınan hayat yeni koşulları bakımından yeniden talep eder ve böyle gider. Evrimleşmenin, gelişimin diyalektiği budur. Bu toplumsal yaşamda da bireyin yaşamında da geçerli olan diyalektik süreçtir. Yazarlar bu süreci yoğun yaşayan kişilerdir. Bunun diyalektik bir süreç olabilmesi için bu iki unsurun varlıklarının zorunluluk olduğu açıktır.

Bir ulusun yazılı kültüre sahip olabilmesi bakımından yalnızca yazarın bu süreci yaşaması yeterli olmayacaktır. Şayet o ülke insanı ya da okuyucu hem yaşamsal deneyimler bakımından hem de düşünce açısından yeterli olmazsa okuduklarını anlamakta güçlük çekecek ve anladıkları yüzeysel olacaktır. Hiç evlenmemiş biri evlilik üzerine yazılanları anlayabilir ancak yazarın duygularını içinde duyamaz. Yazarla okur arasındaki duygudaşlık bir ülkenin yazılı kültüründe önemli bir unsurdur.

Bu durumda nedir yaşamsal olan deneyimler?

Bu dünyaya gözlerini açan her insan her yeni günde yeni bir şeyler edinir, öğrenir. Ve gün gelir bu öğrendikleri göz ardı edilemeyecek ölçülerde büyük bir birikim olur.

Ancak tüm bu deneyim çokluğu içinde bir tür vardır ki bizim hayat felsefemizi oluşturur, bizi güçlendirir, bizi olgunlaştırır, bizi daha bir insan yapar. Bu, hayat bilgisidir. Çünkü hayat, Düşünce ve Emek’tir, karşılığı da hayat bilgisidir.

Hayat mücadelesi hayat bilgisini verir. Biz bu bilgiyi yoğurur hayat felsefemizi oluştururuz.

Hayat bilgisi durduk yerde bize gelen bir bilgi çeşidi değildir. O, yaşanılarak öğrenilir. Bu bilgi hayat mücadelesinin içinde yer alır. Bu mücadelenin içinde yer almadıkça onu edinmek söz konusu olamaz. Çünkü hayatın içinde boşluk yoktur. Çünkü her şey bir başka şey nedeniyledir. Bu nedensellik hiçbir kopukluk olmaksızın hayatın içindedir. Bir emekçinin halinden anlayabilmek için sizin de yeterince hayat mücadelesinin içinde yer almanız gerekir. Okuduklarımızdan ve dinlediklerimizden -ikinci elden bilgiler -elde ettiğimiz bilgileri kendi düşüncelerimiz ve değer yargılarımızla yoğurup toplamından hiç yaşamadığımız bir süreci (evlenmeden evliliği, aşk yaşamadan aşkı anlatmak gibi) çıkarmamız elbet mümkün olur. Ancak ikinci elden bilgilerle sahibi olduğumuz bilgiler arasında fark vardır. Biri dirimseldir, diğeri bilgisel. Dirimsel olmadan istisna oluş -etkinlik ve derinlik kazanma yönünden- mümkün değildir. Kendini yaşamdan soyutlamış bir insanın entelektüel kazanımlarıyla hayatı yorumlayışında her zaman bir kopukluk ve yapaylık çekincesi olacaktır.

Hayat mücadelesinin dışında daha ilginç durumlar var: Gurbet, açlık, az önce dile getirdiğimiz suç işleme, hapisane gibi.

Başka deneyimlerden de söz edilebilir: Bir spor dalında ilerlemek, yemek kültürü üzerine bilgilenmek, gezi, turizm, rehberlik konularında uzmanlaşmak, eğlence dünyasının bir yerlerinde yer tutmak gibi.

Bunların tümü yaşadıklarımızdır, deneyimlediklerimizdir. İlkiyle ikincisi arasındaki ayrım açıkça görülmektedir. İlk grupta yer alan deneyimlerde gereksinimler, zorunluluklar, koşullar söz konusudur, ikincisindeyse keyfiyet vardır. Böyle bir keyfiyet (şayet bir meslek oluş yoksa) ekonomik olanaklara dayanır. Ayrıca keyfi deneyimler düşünsel alan yaratmazlar.

Tüm emekçiler hayat mücadelesinin içindedirler.

Çocuklar, eğitim gören gençler, kocasına yoldaş olmayan ev kadınları, bir de tuzu kurular (burjuvalar) bu mücadelenin dışındadırlar.

Tuzu kurular neden mücadelenin dışındadırlar? Çünkü korumalı bir yaşam sürmektedirler. Gelecek kaygısından uzak güvenli bir yaşam sürmektedirler. Burada onların ekonomik mücadeleleriyle hayat mücadelesini de birbirine karıştırmamak gerekir. Ekonomik mücadele mülk sahibi olmak, mülkünü korumak, onu çoğaltmakla ilgilidir. Hayat mücadelesiyse ayakta kalmak, hayata tutunmak mücadelesidir. İkisi arasında dağlar kadar fark vardır. Ancak sıfırdan başlayıp hiçbir yolsuzluk ve hırsızlık yapmadan varlık sahibi olanlar elbette hayat mücadelesinin içinden gelmişlerdir ki, hem de nasıl, onlara selam olsun. Burada sözünü ettiklerimiz varsıllığa gözlerini açan burjuvalardır, burjuva aristokratlarıdır, tuzu kurulardır. Çocuklarını kolejlere gönderirler çünkü emekçi çocuklarıyla çocuklarının dokuları birbirine uymaz. Emekçi çocuklarında küfür, haylazlık, yaramazlık, her tür şer vardır. Onların çocuklarındaysa terbiye, safiyet, masumiyet, her tür kötülükten uzak tutulma vardır. (Doğrusunu bulun)

Tuzu kurular aradaki ayrımın bilincindedirler, aradaki eksikliği iyi görürler ve bunu gidermek için epey uğraş verirler. Ancak hayat mücadelesinin içinde yer almaksızın bu eksiklik giderilemez. İstedikleri kadar uğraşsınlar, dünyayı dolaşarak bilgi ve görgülerini artırsınlar, türlü maceralara sürüklensinler, başlarından olmadık olaylar geçsin, istedikleri kadar kendilerini kuramsal bilgilerle donatsınlar bu mümkün olmaz.

Hayat mücadelesinin dışında kalma tarzlarından bir diğeri de cemaatçiliktir. Şayet siz, size arka çıkan bir gücün bilincindeyseniz, böyle bir güç aklınızın bir köşesinde yer tutmuşsa, içinizde bu güce değgin güvenle karışık bir takım duygulanımlar varsa bu durumda yaşadığınız yalnızlık, yalnızlık olmayacaktır, yaşadığınız umutsuzluk gerçek umutsuzluk, yaşadığınız çaresizlik gerçek çaresizlik olmayacaktır. Tümü yüzeyde kalacaktır. Çünkü siz de korumalı bir yaşam sürmektesinizdir. Çünkü kendi iradenizi bir yana bırakıp başkalarının ya da cemaatin ortak iradesiyle hareket etmektesinizdir. Ayrıca bu kişilik gelişiminin önündeki en büyük engeldir. Çünkü özgürlük ve bağımsızlık olmaksızın, özgür irade olmaksızın kişilik gelişiminden söz etmek olanaksızdır.

Son söz: Hayat bilgisini kuramsal bilgiyle çoğaltmadıkça yaşadıklarımız anılarımız olur. Çoğalttığımızdaysa hayatımız çoğalır. Bu, hayatın diyalektiğidir.

Buraya değin yazdıklarımız emekçiye, yoksula bir avuntu olur mu bilmem. Ancak yazarlık açısından biraz yoksulluk iyidir.

Halil İbrahim Balkaş

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.