Ana Sayfa > Gündem > Katil Kemancı

Katil Kemancı

katilkemanci

Aşağıdaki yazı, tez danışmanlığını yaptığım yüksek lisans öğrencisi Cem Çetin’e aittir. Çok beğendiğim bir yazı olduğu için ve tabi ki bu yazı yine çok beğendiğim bir yazar olan Halil İbrahim Balkaş’ın sıra dışı hikayesine ilişkin olduğu için buradan sizlerle paylaşmaktan kendimi alamadım. Cem Çetin’e ve hikayenin asıl kahramanı Halil İbrahim Balkaş’a çok teşekkür ediyorum…  

Halil İbrahim Balkaş’ın Katil Kemancı’sı bir mücadele, bir cinayet, bir hayatta kalma hikayesi. Beyaz Diş’in, Suç ve Ceza’nın, Rocky’nin bir araya geldiği bir hikaye gibi. Yukarıdakileri okumuş ve izlemiş birinin bu eseri okumasına gerek yoktur gibi bir fikir yaratmaz bu; aksine, bu eserleri bilen bir insanın adeta onların devamıymışçasına okuması gereken bir yapıt. Çünkü hepsinin toplamından fazla bir şey haline geliyor aslında. Kimi okur için bir hayat mücadelesi, kimi okur için bir polisiye, kimisi için bir fantezi ürünü belki. Benim için de imgelemin anlık patlamalar yarattığı bir felsefe romanı tadındaydı. Kimi unsurları bir sembolmüş gibi ele alıp yorumlamaktan geri kalamadım.

Karakter tarafından verilen bu mücadele insanın kendisiyle, yaşamıyla, kökleriyle girdiği mücadeleden pay alıyor. Hatta bundan başka bir şey de değil gibi geliyor bazen. Karakterin içerisine düştüğü rahatsız edici durumlar, onu soruşturmaya, yıkmaya ve bulma çabasına itiyor. Varoluşçu bir hikaye niteliği kazanmasını sağlayan bu durumlar hikayeye felsefi derinliğini veriyor.

Kitabın şöyle ilginç bir yanı da var; kitapta asla ama asla hiçbir özel isim bulunmuyor. Karakterler var ancak isimleri yok, onları sadece sahip oldukları sıfatlardan ayırt edebiliyoruz ve bu sıfatlar isimleri yerine geçiyor; Kalın, Beyefendi, Yaşlı Adam gibi. Kitapta şehirler var ancak yeryüzündeki hiçbir coğrafi konuma ait değiller; Sınır şehri var, eğlence şehri var ancak ne koordinatları hakkında bir bilgimiz, ne hangi ülkeye ait oldukları hakkında bir düşüncemiz var olamıyor.

Kitabın 2009, Komba baskısının başında küçük bir dize var;

“Yaşamı sahneledik de ne gördük?

Yalnızca yorgunluktu

İşte birkaçı.”

Hikayeyi okuyup bitirdikten sonra bu dize daha çok anlam kazanıyor. Karakterin tüm uğraşı, yorgunluğu, zaman zaman bıkkınlığı burada toplanmış.

Bir tiyatro eseri gibi tasarlanan hikaye iki perdeye ayrılmış yedi sahneden oluşuyor. İlk sahne, insanın en büyük dertlerinden biriyle başlıyor; acıkmak ve gereğini yerine getirmek. Sahnenin devamındaysa bu eyleme baş kaldıran, gereğini yerine getirmeyi reddeden bir karakter var. Gösterilen tüm özene rağmen yemek yemeyi, daha doğrusu hayatta kalmayı reddeden bir köpek bu. Hayatını reddeden bu köpeğin stoik tavrı karaktere açlığını bir kez daha hatırlatır; köpek hiç yemeyerek aç kaldı, ben hep yiyerek aç kaldım.

Birkaç sayfa sonra sürekli gözetleniliyor olmaktan, kimse olmadığı halde yalnız hissedememekten şikayet edilirken aslında bunun bir çeşit “kalabalık yalnızlığı” da olabileceğini düşünüyorum. Gözler var ancak görmüyorlar; kelimeler var ancak söylenmiyorlar. “Dünyaya atılmışlık” olarak bahsedilen durumun bir betimlemesini veriyor bize bu sayfa. “Beni uydular aracılığıyla gören izleyicilerim” derken Truman Show’u da hatırlamamak elde değil.

Bu temanın ardından hikaye başlıyor. Karakterimiz önce bir fahişeden bahsetmek istiyor bize; annesinden. Anne, henüz on beş yaşındayken dünyası kararmış, kucağında bir çocukla sokağa atılmış bir kızcağızdır henüz. Hayatta kalmak için sokağın ona sunduğu koşullara uymuş ve bedeniyle geçimini sağlamaya başlamıştır. Bu durum çocuğu rahatsız etse de anne ona bunu hiç hissettirmemeye çalışmış, çocuğun nitelikler kazanmasına uğraşmış. Kitaplara ve dövüşe konsantre olduğu sıralarda çocuk, asla unutamayacağı karabasanını yaşamış…

Çocuğun uğradığı tecavüz, adeta insanın uyumsuzla tanışması gibi bir metafor sunuyor. Henüz yolun başındaki yaşamında karşılaştığı bu “bulantı”, insanın geri kalan hayatını hep bir kemirilme hissiyle, korozyona uğramış değerleri inşa etmenin yollarını aramakla geçirmesine sebep olacaktır. Nitekim kahramanımız, önündeki yılların bir kısmını onu bu şoka uğratan kişileri arayıp bulmakla ve geri kalan yıllarını da bu araştırmadan edindiği intikam hissini beslemekle geçirir. Onun araştırması da budur; intikamın tadını kurbanlarına sunmak, bazen intikam içermese bile sırf hayatından çıkarmak zorunda kaldığı insanlara bu tadı sunmak. Ancak bu araştırma, karakteri özgür kılmıştır. Tıpkı hiçlik sayesinde özgürlüğün keşfini yapmak gibi.

Çocuk artık evi terk etmiştir. Ancak yine de bir süre çevreden kopamamıştır çünkü intikamını almak için takipte olması gerekir. Değerler yok olmuştur ancak onu yeniden inşa etmek gerekir, bunun için de takipte olmak gerekir. Şehirler değiştirilir, normlar değiştirilir ancak yargı asla kaybolmaz. Her zaman yargıda bulunuruz, yargılarız; yargı unsurları ve mekanizması ise bir kez kırılınca eskisi tekrar kullanılamaz, değişir.

“Sınır şehrinde” dilenerek hayatta kalmaya çalışmak zordur. Gün geçtikçe güçten düşmektedir çocuk. Ancak güçlü olmalıdır çünkü alınacak bir öcü vardır. Sokağın tüm bu zorlayıcılığına rağmen çocuk için amacın yüceliği, yolun çirkinleşmesine izin vermez. Çocuk, tüm şartların kasadan paraları alıp gitmesi için yeterli olduğu bir yerde iradesine dayanır ve çalmamaya karar verir. O aşağılık, aç gözlü, hırsız insanların dünyasına ait değildir; o bir katil olmalıdır. Bunun için de kendi gücü yetecektir, yetmelidir. Amaç, hiçbir şeyi meşru kılmaz.

Hırsızlık planından vazgeçtiği bu yer bir müzik mağazasıdır ve ona katil olmak dışında ikinci amacını kazandıran şeyle karşılaşır; bir kemandır bu. Kitaplardan, intikam duygusundan ve dövüşten sonra onu ayakta tutacak olan yegane şey keman çalmaktır. Bu sırada bir parça da arkadaşlık kurar mağazanın sahibi olan yaşlı adamla.

Kemanın keşfinden sonra sınır şehrinde bir gelenek olan çocuk dövüşleri geleneğinin keşfi vardır. Hevesli kemancı, kendine güvenerek bu dövüşlere katılır. Bu noktaya kadar kitabın geldiği yeri düşününce London’un güzide eseri kendini iyice ortaya çıkarıyor. Yavrusunu korumak için ormandaki vaşakla mücadeleye giren anne, yavrunun evi terk edişi, gücü tükeninceye kadar koşup kendini bir kampta bulması ve ardından bitmek tükenmek bilmeyen dövüşleri… Beyaz Diş, Katil Kemancı’nın en güzel çeşnisi olmuştur benim için. Çocuğun dövüşte kullandığı taktikse Rocky III’te Balboa’nın Clubber Lang’le yaptığı maçı hatırlatır. Rakip, Balboa’dan güçlü ve formdadır, Rocky bunun farkındadır ancak onun sahip olduğu bir özellik karşı tarafta yoktur; dayanıklılık ve direnç. Çocuk, kendisinden yaşça büyük olan rakibine karşı doğrudan saldırmaz, onun üstüne gelmesini ve ataklarını yapmasını bekler. Gücünün tükendiğini anladığı anda ise rakibini yere serer.

Maç kazanılmıştır, çok parası olur ve ellerini hunharca kullanarak kazandığı parayla, ellerini nazikçe kullanması gereken bir şeyi satın alır.  Artık o çok etkilendiği kemana sahip olabilecektir. Ancak bu sefer yanağına götürdüğünde keman suskundur. İçindeki müzik kutusu, kemanın satışını sağlamak için kullanılan bir hiledir ve kemanla ilk tanıştığında onu cezbeden şeyin kaynağı da bu kutudur. Yine de aldandığı için bozulmaz ve kemanı alır.

Artık kemancı ve dövüşçü olan karakterimiz, keman kursları, dövüşler ve kitaplar arasında on yıl geçirerek yirmi iki yaşına gelmiştir. İntikam için vakit gelmiştir. Yaşadığı şehre geri döner ve hesaplaşmak istediği dört adam hakkında bilgi toplamaya başlar. Bu dört kişi, on yıl önceki yaşamlarına devam etmektedirler, biri bile yerini değiştirmemiştir. Ancak önce başka birini görmelidir ve kılık değiştirir.

Burası birinci sahnenin özetiydi. Bundan sonraysa planlar, hesaplaşmalar ve bir cinayet zinciri kitaptaki yerini alıyor. Dört adam hakkında gereken bilgiler toplandıktan sonra, artık bir ev işletmeye başlayan anneye yapılan ziyaret ve onun cinayeti, dört adamın bir hangara kapatılıp esir alınması, üçünün ölümü Kalın’ın ise sessizce affedilişi, insanın içinde bulunduğu eski değerleri söküp atması, temelli bir değişiklik, bu değerlerle son bir yüzleşme ancak yine de geleneğin kimliğe bastığı damgayı tamamen yok edememeyi barındırıyor. Kemancımız artık bir katil kemancı olmuştur, rahatlamıştır ve şehri terk eder.

Sokaklarda kemanını çalmaya devam ederken zengin, önemli oldukları anlaşılan kadınların ilgisini çeker. Ancak kendini bu hanımefendilerin ilgisine layık görmez, fahişelerle aynı hamurdan olduğunu düşünür ve ancak bir fahişeye layıktır. Böyle olduğu için mi yoksa böyle olmayı seçme şansı olmadığı için mi bilinmez ama kendisini layık gördüğü bir kadına, bir insana, herhangi bir yere bağlı hissetmek istemez. Hayatına herhangi bir şeyi dahil etmek bile istemez. Bir süre birlikte yaşadığı bu kadının ikisi adına kararlar almaya başlaması korkutmuştur onu. Sonunda kadını da öldürür. İntikam içermeyen bir cinayettir bu.

Sartre için aşık ile sevilenin tüketici ilişkisi, özgürlüğün ihlal edilmesidir. Sevmek ve sevilmek uğruna kabullenilen bu gönüllü kölelik aşk için bir tarif oluşturur. Aşk, dil ve mazoşizm ile birlikte “başkasına yönelik ilk tavır”dır. Kemancının özgürlüğünü feda edemeyişi, kadının talepkarlığına karşı duyduğu korku, Sartre’ın tarifini anımsatır türdendir.

Eğlence kenti. Keman çalarak çok para kazanır sokakta. Bir çocuk, o keman çalıp kendinde geçerken arsızca keman kutusundaki paraları çalmaktadır. Keman çalarken tanıştığı yaşlı adamın uyarısı üzerine çocuğa bir tekme savurur. Bunun bedeli ise çocuğun ailesi tarafından hastanelik edilmektir. Cinayetlerden edindiği kalıcı bir his için yeni bir intikam dosyası açılmıştır böylece. Çocuk, anne, baba ve dayı sıradaki kurbanlardır.

Bundan sonra karşımıza Raskolnikov’un ince planlarını yapan, her şeyi ölçüp tartan hesaplılığına sahip ve kendisi için adaleti arayan profesyonel bir katil çıkar. Adaletin yerine gelmesi için kimin öldüğü fark etmeksizin bir cinayet gereklidir. Öyle ki Kemancı, paraları çalan çocuğu ipe çektiği sırada olaya müdahale eden bir adama verdiği yanıt bunu kanıtlamaktadır; “Onun yerine ipe sen geç. Bak işte bu olur. Çocuk yaşamı boyunca bunu unutmaz. Der ki ‘Benim için bir insan kendini feda etti.’ Şimdi git ipi çıkar ve kendi boynuna geçir.”

Çocuğun yakarışları adamı kendini feda edecek kadar ikna etmez ve oradan kaçar. Dünya hala kemancının istemediği kadar bencildir.

Çocuğu asmadan önce bir an için tereddüt eder.  Raskolnikov sendromunun sönük bir yansıması ortaya çıkar bu anda. İlk kez bir cinayetten rahatsızlık duymuştur. Ancak bu rahatsızlık, cinayeti engelleyememiştir. Cinayetin işlenmesi, onu ezecek olan vicdanına karşı bir zafer gibidir. Sadece güçlüler adaleti sağlar, ezilmişler ise kendi adaletlerini arayışlarında vicdanları yüzünden hep hüsrana uğrayacaklardır. Neticede adaletin ilk etabı çocuğun ölümüyle sonlanır. Kemancı vicdanını alt etmiş, pişmanlık korkusuna kapılmamıştır.

Çocuğun cinayetinin şehirde uyandırdığı büyük yankı, ülkedeki tüm sokak kemancılarının, hatta tüm sokak çalgıcılarının sorguya alınmasına sebep olur. Kemancı, burada “yalnızlığın, yalnız yaşamanın ve bir yere bağlanıp kalmamanın, kendini deşifre etmemenin yararını bir kez daha görür”. Cinayet, tuhaf bir şekilde bir kemancı tarafından üstlenilir ve medya sözde katili ortaya çıkarışından gurur duyar.

Katilin ortaya çıkarılması ve daha sonra salıverilmesi, medyanın katili ortaya çıkarmakla böbürlenmesine rağmen salıverilmeyle ilgili sadece küçük bir haber yapması, devlet başkanına değin herkesin katili bu topraklarda yaşatmamaya dair söylemleri karşısında Kemancı, bu illüzyonu sorgulamaya başlar. Ona göre tüm bunlar bir merhamet ticaretidir. “Herkes acıma duygusuyla birbirlerine, tanrılarına ve yakınlarına yüreklerinin ne denli yumuşak olduğunu gösterme fırsatı bulmuştur.”

Baudrillard’ın Simulakrlar ve Simülasyon’u bu sahte hassasiyeti, daha doğrusu bu hassasiyetin sürekli ısıtılıp ısıtılıp sunulmasının samimiyeti duyarsızlaştırmasını ve sahteleştirmesini çok güzel açıklar. Gördüğümüz her şeyin içi boşaltılmıştır ve derinlikten yoksundur. Televizyonda, gazetede gördüklerimiz aslında gerçekliğin ötesinde gibidir, asla oradaki olayla bağ kurmayız.

Sürekli okuduğumuz ölüm, cinayet haberleri, yakınını kaybetmiş bir insanın dramıyla ilgili haberler, karısını kaybetmiş bir adamın içine düştüğü depresyonla ilgili söylenenler artık içimizde bir his yaratmıyorsa bunun sebebi nedir? Duyduğumuz, okuduğumuz şeylerin basmakalıp oluşu mu yoksa kalplerimizin gerçekten soğuyor oluşu mu? Böyle dramatik bir olayla bizzat karşılaşınca kalbimizin hiç de öyle buz tutmuş olmadığını anladığımız zamanlar çoktur, gerçekten hislenebiliriz. Ancak böyle bir olay karşısında soğuk bir tavır takınanların durumu, onların aslında pek de öyle empati kuramayan insanlar olmamalarından başka şeylerle daha çok ilişkili olabilir. Basmakalıp aktarımlar, bu konuda en büyük paya sahiptir diyebiliriz. Dram içindeki adam, ölen insanlar bizim için soyut, başka gezegenden insanlar gibidirler. Pek az örnekte güçlü bir duygusal kontak sağlayabiliyoruz. Gerçekten üzüldüğümüzü, hissettiğimizi düşündüğümüz durumlar karşısında ise hiçbir şey yapmıyoruz. Kemancının dediği gibi sadece ne kadar yumuşak kalpli olduğumuzu gösterme fırsatını değerlendiriyoruz. Sadece bilgi vermek amacında olan bazı haberlerin duygusal bir titreşim yaratması beklenemez elbette ancak onların yarattığı toz bulutu, sıradanlaştırma belki gerçekten mevcut durumdaki “hislerimizi” tamamen köreltiyor gibidir.

” Başkalarının zavallılığına bakıp kendi haline şükredenlerden tiksiniyorum” diyordu Dostoyevski. Sanırım başkalarının zavallılığına bakıp kendinden tiksinmelidir insan. Onu kurtarmadığı, kendisini olduğu gibi muhafaza ettiği için.

Kaldığı yerin yandaki dairesini de kiralayan Kemancı, asıl dairesine kameralar yerleştirir ve yandaki daireden de görüntüleri izler. Çocuğun annesi, babası salonda uyumakta ve belli ki Kemancıyı beklemektedirler. Ancak dayı ortada yoktur. Sırayla bekliyor olmalılar diye düşünür. İki dairenin banyoları birbirine bitişiktir ve Kemancı evi onarttığı sırada banyo dolabını öbür tarafa açılacak biçimde yaptırmış, üstelik bu dolap sayesinde bir daireden ötekine geçerken ses çıkmaması için de epey alıştırma yapmıştır.

Daireye girince kadının kocasını hemen öldürür. Çünkü ona acımış, kadın ve dayının tesiriyle berbat bir adam haline geldiğini düşünmüştür. Kadını sandalyeye bağlayarak dayının gelmesini beklemeye başlarlar. Dayı gelince onu da hemen sandalyeye bağlar ve rehin alır.

Şu an için adalet kadının, adamın ve dayının parmaklarını kırıp döverek öldürdükleri yaşlı kemancı içindir. Aslında o, çocuktan başka kimseyi öldürmek istememiştir. Yaşlı kemancının ölümünün en büyük suçlusu şüphesiz kadındır ve onu da öldürmüştür.

Geriye bir tek dayı kalmıştır ve bu sırada Kalın’ı hatırlarız. Kemancı, dayıdan tevekkül göstermesini bekler, çünkü olayı kabullenip çırpınmayan birini daha önce bağışlamıştır. Bu da ikincisi olacaktır. Ancak dayı, yalvararak büyüyü bozar.

Burada Kemancının dayıyla girdiği sıra dışı diyalog, kitabın zirvesini oluşturur gibidir. Dayının af dilemesine karşılık Kemancı, aynı durumu kendi adına düşünmesini ister. Eğer silah dayının elinde olsa ve Kemancı sandalyede bağlanmış bir halde oturuyor olsaydı, dayı Kemancıyı bağışlayacak mıydı?

Bu durumu sadece sözde bırakmamak için Kemancı silahı dayıya verir ve sandalyeye oturup kararı dayıya bırakır. Dayı silahı yere bırakıp kapıya yönelir ve kilitli olduğunu fark ettiğinde durumu hiç de iç açıcı değildir. Kemancı, silahı dayıya yöneltmiş ve sormaktadır; “Söyle boş mu dolu mu?”

Katil Kemancı, eleştiren ve sorgulayan bir kitap olmasının yanında bir parça da didaktiklik taşıdığından güzel bir sonla bitmesi beklenemez elbette. Ancak bu sebepten dolayı onu kötümser olmakla suçlayabilir miyiz? Tam aksine sorgulamadan bir an bile geri dönmemeyi, sonuna kadar yeniden inşa etmenin gereklerini yerine getirmeyi ispatladığı için salt pessimist bir tutuma sahip olduğunu söylemek hak ettiği yorumu vermemek olur. Halil İbrahim Balkaş bu hikayede kendisinden bahsetmiş midir bilemiyorum ama bahsedilmesi gereken pek çok şeyden bahsetmiş gibi görünüyor.

13 Mayıs 2014

HLotus

One thought on “Katil Kemancı

  1. Kaş’ın Kınık Köyü’nde, evimin çatısında, günbatımının seyrinin sessizliğinde, bir köpek yavrusunu hayata döndürmenin garip duygusallığıyla hayatın ve acımasızlığın döngüleri içimde harmanlanırken, o gece yemek sonrası, sanırım saat dokuz sıralarıydı oturdum, yazmaya başladım. Bütün gece kaç kez çay demledim; çaylı bir gece oldu; yazdım, yazdım, kendimi bir türlü yazmaktan alamadım, çünkü daha işin başında içimde bir heyecan rüzgarlanıp durdu, ki o gece o rüzgar hiç dinmedi, gün ağardı yine dinmedi. Biraz da inat mı, yoksa bıraktığımda o ruhsallığa bir daha dönememe kaygısı mı öylesine sürdürdüm. Ancak ikindiye doğru “Katil Kemancı” adını verdiğim romanın tamamı kabaca ortaya çıkmış oldu. İçimdeki heyecana bir de sevinç eklendi.

    Evimin çıkışındaki merdivenin altında (ikinci kat)beslediğim, yaşaması için olmadık icatlarda bulunduğum ve yaşama dönünce de beni duygulandırarak yazmama neden olan köpek yavrusunu kucağıma alıp sevdim. O, elimi, yüzümü yaladı. Sütünü verdikten sonra dışarı çıkıp günün pırıltılı aydınlığına kavuştum.

    Eşen Çayı’nın akışı yönünde, solundaki tepeyi saran ormanda sessizliği bozan yalnızca kuş sesleriydi. Asar’a (Xantos kalıntılarına) uzanan toprak yolu adımladım. Eşen Çayı’nı, ufuk çizgisinde ince bir mavilik olarak görünen denizi, uzakları, dağları, tepeleri, bulutları seyrettim.

    Mutluydum, esenlik içindeydim; bir gecede anahatlarıyla ortaya bir roman çıkarmıştım. O roman on beş gün içinde bugünkü haline yakın oldu. Bir yıl sonra da basıma hazırdı.

    Öyküsünü dile getirdiğim romanımla ilgili Cem Çetin’in yukarıdaki yazısını okudum ve ilk kez beni mutlu eden tutarlı bir eleştiriyle karşılaştım. Yapısalcı bir anlayışla, benim de için için, bencilce, ayrımına varılmasını, ortaya çıkmasını dilediğim unsurları neredeyse hiç atlamadan, neredeyse tamamını ilginç bulduğum düşüncelerle dile getirmiş. Ve ayrıca eleştirinin kendisi yine hiç aklıma getiremeyeceğim felsefî tespitlerle zenginleşmiş. Onurlandım.

    Çok teşekkür ediyor, eleştirmenlerin yazılanlara yetişemediği ve yetişmelerinin de olanaksız olduğu böylesi bir ortamda Cem Çetin’e yol açıklığı, kolaylıklar ve başarılar diliyorum.

    Halil İbrahim Balkaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.