Ana Sayfa > Köşe Yazıları > Kırgızistan Notları 3: İmam Serahsî Anıt Mezarı Açılışı

Kırgızistan Notları 3: İmam Serahsî Anıt Mezarı Açılışı

En sonunda büyük bir heyecanla beklenen anıt mezar açılışı gerçekleşti. Oş’un imkanları sınırlı, Bişkek gibi değil, gelen misafirlerin nerede ve nasıl ağırlanacağı, Özgen’e geçiş, oradaki hazırlıklar ve benzeri hususlarda herhangi bir aksilik olmaması için alternatif planlar hazırlanması gerek. Neyse ki önce Din Hizmetleri Müşavirimiz Orhan Genç, ardından Diyanet Vakfı Dış İlişkiler Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Tutkun bey ve asistanı Taşkın Ayrıncı bey geldiler. Herş ey an be an planlandı, ama buralar evdeki hesap çarşıya uymaz sözü için söylenmiş gibi! Sakin Bey, Ahmet bey ve bütün akademik personel elinden geleni yaptı. Şükürler olsun bugün (11.11.12) sabaha karşı Vali Bey, Rektörümüz, müftiyat ileri gelenlerinde katıldığı bir uğurlama yaptık misafirlerimize. En iyisi ben gelişten başlayayım.Facebook sayfasını takip eden yoldaşlar için tekrar ve sıkıcı olacak, çünkü kısa mesajlar ve resimlerle gün be gün açılış öncesi ve açılışı resimlerle, hal diliyle yayımladık. Şimdi sıra zor yani “kal!  Yani söz tarafında.

KARAHANLI DEVLETİNİN BAŞKENTİ: ÖZGEN

Başta Ali Bardakoğlu, Cevat Akşit olmak üzere Türkiye’nin önde gelen hukukçuları ve özellikle de İmam Serahsi çalışmaları bulunan hocalarımız, emeği geçen kardeşlerimizden oluşan seçkin bir heyet geldi. Resmi bir konvoy olarak öğle üzeri Özgen’e geçmeye başladık. Yol tahminimizden kısa sürdü, çünkü önde bir polis arabası yol açıyor.  Doğrudan Karahanlılar, yani ilk Müslüman Türk devletinin başkentinden kalan bir minare ve kümbetten oluşan tarihsel mekana geçtik. Orası aynı zamanda Özgen kaymakamlığı ve belediye başkanlığının da bulunduğu yer. Bizi klasik Kırgız kıyafetleri giymiş, ellerinde ekmek/nan, bal ve tereyağı bulunan genç kızlar karşıladı.

Protokol ile selamlaştıktan sonra müze müdürü ve anıtmezar yapımında Sakin beye yardımcı olan Avazbek, Karahanlılardan kalan eserler hakkında bilgi verdi. Aslında ilk gelinildiğinde ortada duran minarenin Serahsi mezarı olabileceği düşünülmüş, çünkü gerçekten bir abide. Depremde üstü yıkılınca, aslına uygun olarak restarosyon yapılmış. Biraz ileride Karanlı liderlerinin mezarlaı bulunan tarihi bir eser var. Sultan Sencer/Sancar’ın mezarı ve oğlunun mezarı buradaydımş.

Özgen isminin oğuz kent teriminden geldiğini de orada duydum. Ee tabi tarihsel bilgileri yenilemek için bir bakmazsan ansiklopedilere olacağı bu! Gerçi bunu bilinçli yapıyorum, çünkü gezi notlarının özgünlüğünü sağlamak için önce nerede ne görüyorum, neler gözlemliyorum, bunlara dair not alıyorum. Sonra tarihsel bilgi ile kontrol ediyorum, böylece o bilgilerdeki kırılmalar belli olur diye düşünüyorum. Neticede bu bir gezi notu; değil mi?

Tarihsel mekânın uç noktasına gidilip resimler çektirildi, çünkü karşıda Tanrı Dağları, müftü kardeşimiz “Tien Shan” diyor, bizden biri sesli olarak “Tengri Dağları” diye düzeltti. Karlı dağlar müthiş bir ihtişam ile karşımızda, Özgen’in büyük bir kısmı da görülüyor buradan. Dağa doğru yönelince sağ tarafımızda tepe var, İmam Serahsi’nin hapse atıldığı yer orasıymış, bir ara kazılar yapılmış ama sonrasında devam etmemiş. Gezi sırasında notlar aldığımı gören Görmez hocam, şimdi açılışta söyleyeceğim husus, gezi notları için önemli olabilir dedi, tebessüm ederek.

Öğle namazı için ulu camiine geçtik. İlk Müslüman Türk devletinin başkenti nasıl tarihsel bir camii olmaz veya hala ayakta kalmaz anlayamadım. Bildiğiniz düz uzun bir yapı, oldukça sade hiçbir süsleme yok diyebilirim. Burada zemindeki serginin üzerlerinde saf tutulan mekânlarda uzun boydan boya minderler var, çok soğuk oluyor ya, insanlar üşümesin diye. Bayram hocam müezzinlik yaptı, ardından da Kur’an okudu.

Bayram bey ve diğer 12 arkadaş Bişkek ve civarında görev yapan din görevlileri kardeşlerim. Onlardan aynı zamanda Araşan İlahiyatta Kur’an dersine giren Zeynelabidin hocam da İmam Serahsi türbesi açılışında Kur’an okudu. Burada kulağa yatkın gelen sesleri duymak ne kadar hoş, hele bir de kelam-ı kadim olunca! Yüreklerine sağlık.

Bişkek’te tanışmıştım Zeynelabidin beyle, teknolojiyi de çok iyi kullanıyor, aman ha doktoraya devam ve Türkiye’ye dönünce bir ilahiyat fakültesine geç, çok ihtiyaç var sizin gibi gençlerin ruhundan anlayacak, dedim.  Kur’an’ı öğreteyim derken nefret ettiren diyeceğim ama dilim varmıyor, neyse dedim bile, kısacası Kur’an’ın sadece lafzını değil, ruhunu da yansıtacak kardeşlere çok ihtiyaç var, hele bu günlerde, her yere ilahiyat açılıyor, özellikle Arapça ve Kur’an öğretim elemanlarını herkes mumla arıyor.

VE AÇILIŞ: Protokol garipliği       

Burada protokol bizdeki gibi değil, en konuşması gerekenler en önce konuşuyor, bir de sunumları yapmak son derece önemli, en yetkili kişi yapıyor. Biz bu hususu bilmiyorduk, kim yapacak deyince, konuşması düzgün bir arkadaş yapabilir diye düşündük. Rektör bey, eğer uygun olursa ben yapabilirim, dediğinde şaşırmıştık. Orada Avazbek, yani müze müdürü arkadaş da vardı ve bize bir uyarıda da bulunmadı, ne bilelim sonradan başımıza protokol işi açılacağını.

Genel taslak üzerine müzakere ederken, ilk mezunlarımızdan Mezheple Tarihi hocamız Zeynelabidin hocamız kotarıcı olacak.  Mütercim demeyeceğim, çünkü ikisi de aynı dilin iki farklı lehçesi, çok zoruma gidiyor, tercüman demek. Siz protokolün konuşmalarını aktarırken bir arkadaş da sunum yapsın deyince, aman hocam olur mu, burada en yetkili yapar demişti. Neyse açılıştan bir gün önce son durumu bir de Özgen yetkilileri ile programı ve son durumu müzakere edelim dedik. Asla bir başkasının sunum yapmasını kabul etmeyiz deyince, aha işte şimdi çuvalladık dedim. Avazbek orada oturuyor ve sanki hiçbir şey olmamış gibi bakıyor, bizi uyarsaydı, Özgen’de yapılacak bir toplantının sunumunu oranın en yetkilisi yapar diye bu duruma düşmezdik. Kaymakam bey, gerekli açıklamayı yaparım dedi, ama biz çok sıkıntı içinde kaldık.

Avaz bek, İmam Serahsi proşürü bastırmış ve kendi adı ve adresi var, buralarda iş yapmak ve yaptırmak çok zor. Sakin bey, kızdı, kardeşim burası Türkiye Diyanet Vakfı ve finanse ettiği Teoloji Fakültesinin bir hizmeti, hangi hak ile bunu yazıyorsun diye, oralı bile değil, Özbekler için bastırılmış bir nusha bu diyor. Sakin bey, Özbekistan getirttiği Özbek ustalara, yörenin tarihsel mimarisine uygun bir yapılanma olsun diye varını yoğunu ortaya koydu. Üstelik bir koordinatör ya da mimara ek para verilmeden yaptı bunları. Bütün dengeleri hesap ettirerek ustaların ve yörenin bütün naz ve kaprislerini çekerek işin başında duran kardeşimi ödüllendirmek gerek. Aynı zamanda Ezher mezunu olan kardeşime bir ömre ziyareti hediye edilse, sanıyorum çektiği bütün sıkıntıları unutur, gerçi o kadar mutlu ki, açılıştan unutmuş gibi, olsun yine de bu hizmetleri yapan ve isimleri bilinmeyen, daha doğrusu törenlerde anılmayana dostları unutmamak gerek, diye düşünüyorum.

Neyse ki, Rektörümüz İsak bey, gani gönüllü, bir şey demedi, geldi törene, ilk konuşmayı yaptı, kısa ve öz bir şekilde. İlahiyat İçin bir şans rektörümüz, çünkü ilk açıldığı andan beri üniversitenin farklı kademelerinde görev yapmış, bir buçuk yıldır da en üst kademede. Gerekli ehemmiyeti verdiğini Vali bey ile birlikte hem karşılama hem de uğurlamaya katılarak gösterdi. Fahri doktora ve Başkan ile heyet onuruna bir de yemek ikram edildi, son derece nezih bir ortamda. Ortada bir çok türde salam benzeri et türü, bunların içinde cılkı, yanı yılkı (at) eti de dahil, pastalar, kuru yemişler, salata türleri var. İlk önce tavuklu çorba ikram edildi, çok lezzetliydi, ardından ana menu olarak büyük bir et, sonra pilav. Yemek başlarında kuzu kulağı da geldi, en baş misafire ikram ediliyor o da küçük parçalara ayırıyor, diğer konuklara ikram ediyor. Tam karşısında oturan veya kendisinin uygun gördüğü bir misafire en son parçayı/büyük parcayı vermesi büyük bir onur. İyi de yemek nerden girdi araya? Açılışa döneyim.

Tören

Kırgız tarafından Oş Devlet Üniversitesi Rektörü Kanıbek Isakova, Özgen Kaymakamı Abdukr Tajibavey, Kırgız Diyanet işleri Başkanı Rahmetullah Egenberdiev, Din Komisyonu Başkanı Abüdllatif Cumabav katıldı. Türk tarafından Ali Bardakoğlu ve Cevat hocamlar kısa bir konuşma yaptılar, müşavirimizin selamlamasının ardından. Ali hocam, buranın keşfi ve şanına yakışır bir duruma getirilmesine karar verildiği zaman Diyanet İşleri Başkanımız, Görmez hocam da yardımcısıydı. Cevat hocamı biliyorsunuz zaten, tanımayan yok gibi, ama buraya olan özel hassasiyeti, İmam Serahsi denilince gözlerinin parlaması ve birden bire yirmilik delikanlı gibi olması herkesin dikkatini çekti. Allah nazardan korusun ve ilmini, feyzini artırsın, artırsın ki bizlerde daha fazla istifade edelim hocamızdan. Malumumuzel-Mebsut adlı devasa eserin Türkçeye kazandırılması onun vesilesiyle oldu.

BİZİM İMAM SERAHSİMİZ VAR

Başkan bey, imam serahsi hazretlerinin bölge ve bütün dünya Müslümanları için öneminden bahsetti. Hanifi Fıkhının en büyük imamlarından olan Serahsi hazretlerini 14 yıl hapiste güneşten mahrum bırakanlar, onun Şemsu’l-eimme, yani imamların güneşi olmasına ve bin yıldır dünyayı aydınlatmasına engel olamadığını söyleyen Görmez, bu büyük alimin huzurunda bulunmaktan onur duyduğunu, şanına yakışan bir anıt mezar yapılmasıyla yeterli kalınmaması gerektiğini, buraya bir mescit yapılması için gayret gösterilmesini istedi. Daha sonra Kırgızistan müftüsü ise bu günü “İmam Serahsi Günü” ilan ettiklerini söyledi ve Cuma namazında halka ilan etti. Neyse oraya geleceğim.

Burayı nasıl keşfettiğimiz önemli diye söze başlayan Başkan, 2003 yılında Oş Teoloji Fakültesi tarafından düzenlen Orta Asya’da İslam sempozyumu sonrasında hocam ve yardımcılığını sekiz yıl yaptmaktan onur duyduğum Ali Bardakoğlu bey ile öğrencilerle sohbet  ediyorduk. Bir öğrenci nerelisin sorusuna, “Özgenliyim” diye cevap verince, neyi meşhur diye ikinci soru geldi. Bizim İmam Serahsimiz var, onunla meşhuruz deyince, ikimiz de birbirimize baktık. Toplantı sonrasında hemen kütüphaneye gidip bilgilerimizi yeniledik. Ardından soluğu özgende aldık, dedi.

İlk Müslüman Türk Devleti olan Karahanlılar’ın başkenti olan Özgen’in bir mahallesinde bir evin avlusunda bakımsız bir şekilde olan mezarın İmam Serahsi hazretlerinin İslam Fıkıh geleneğindeki yakışır bir şekilde düzenlenmesi fikri oluşmuş. Ardından bir çok aşamalar yaşanmış, 11 ev istimlak edilmek istenip projeler hazırlanmış, ama sadece dört ev alınabilmiş. Bunlardan bahseden Görmez hocam, en kısa zamanda buraya bir mescit yapmamız lazım, elbirliğiyle diye ahit aldı, yetkililerden. Çünkü bu bölge, Fergana vadisinin ucu, İslam medeniyetinin beşiği olan yerler, her daim münbit olduğunun göstergesi, Teoloji Fakültesinin aynı geleneği devam ettirmesidir, denildi.

Açılış Dersleri Serahsi Anıt Mezarında

Tam bu konuşmalar olurken Pacacı hocam, bana dönüp eğilerek, senede bir gün bir fıkıh dersini burada yapmak çok uygun olur, diye önerdi. Biraz sonra Görmez bey, Teoloji fakültesinin açılış derslerinin burada olması çok uygun olur, bin senedir üzerimize doğan ışığın hemen yanında olmak, manevi huzurunda bulunmak geçmişi günümüz ile irtibatlandırmak ve geleneği devam ettirmek açısından önemli demesin mi? Paçacı hocam ile gülümsedik, kalpten kalbe yol gider, diye bunun için demiş olsalar gerek, büyüklerimiz.

Çevre düzenlemesi yapılmış, Anıt Mezara giden sokaktaki bütün evlerin duvarları ve çatıları Vakıf tarafından yaptırılmış. Zaten ondan sonrasını gitmek bir eziyet, gerçi Kaymakamlık ve Belediye başkanlığının önünü delik deşik görünce buralar normal demek lazım.

Neyse neticede 2003 başlayan İmamlar Güneşinin şanına yakışır bir anıt mezar bitirildi. 2005 ben gelmiş ve mezarı eski haliyle görmüştüm. Zaten Kırgız ve Türkiye Türkçesi ile hazırladığımız davetiye de iki resim de bulunuyor.  Şükürler olsun bunu gerçekleştirmekte emeği geçenlere, aslında Türkiye halkına. Çünkü burasını yaptıran da fakültemizi finanse eden de Türkiye Diyanet Vakfı, halkımızın katkılarıyla dinimizin temel taşlarını yeni nesillere somut olarak göstermek, eserlerini tanıtmak, okumak, anlamak yeniden yorumlamak ve en önemlisi de yeni serahsiler yetiştirilmesi için eğitim ve öğretim faaliyetlerini finansını sağlamayı temel vazife edinmiş.

Önümüzdeki yıl yirminci kuruluşunu kutlamaya hazırlanıyoruz, bu çerçevede bir çok proje gerçekleştiriyoruz, akademik ve fiziksel yenilenme için. Bu ülkenin ve insanlarının fikirlerinin, din anlayışılarının, fikirlerle hadiseler arasındaki irtibatı keşfedip yeniden yorumlayacak, düşünce ile toprağı yurtlandıracak yeni bakış açıları geliştirmeyi başarabilecek tek dini-akademik kurum burası çünkü. İmam serahsi anıt mezarının böyle manevi bir açısı var. Bunu gören vakıf mütevelli heyeti önerdiğimiz bütün projeleri kabul etti, müjdesini de Başkan bey, öğrencilerle yaptığı toplantıda verdi.

Fiziksel olarak bütün bilgisayarlar, masalar sandalyeler velhasıl her şey ekonomik ömrünü tamamladığı için yenilecek, yurdun yatak, yorgan, çarşaf çamaşır makineleri yenilecek. Akademik anlamda, yirminci yıla yirmi eser adı altında mevcut tezlerin Kırgız Türkçesine çevrimi ve fakülte yayını olarak neşredilmesi teşvik edilecek. Din görevlileri semineri yeniden tekrar edilecek ama bu sefer bir el kitabı yazımına öncelik verilecek. Böylece yaşanan güncel meselelerin tespiti ve çözüm önerileri kalıcı bir şekilde yayımlanacak.

Rektör beyin büyük bir iştiyakla istediği İmam hatip lisesi açılışı için ön hazırlıklar hızlandırıldı, Paçacı hocam bu hususun üzerinde önemle duruyor. Ders kitaplarının yazılımı için Türkiye’den bilgisel destek sağlanacak, yazılımı için ise bizim fakültenin öğretim elemanları istihdam edilecek, telif ödenecek. Bu mezunlarımız açısından çok önemli bir gelişme olacak. İstihdam burada büyük sorun, dört yüz üzerinde mezunumuz var, çok azı resmi görevlerde çalışıyor. Bu nedenle fakültede bir toplantı yapıldı, ardından yemek verildi. Artık mezunlar derneği kurulacak, ülkenin neresinde olursa olsun ona ulaşılacak, 20.yıl sempozyumuna hepsi davet edilecek. Başkan bey bunun üzerinde özellikle duruyor, mümkün olursa hepsine ulaşın, bakalım ne durumdayız bir görelim dedi. Bunlar güzel gelişmeler, serahsi hazretlerinin himmeti olsa gerek.

Buna dair hiçbir masraftan kaçınmamış. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından anıt mezarda kullanılan temel malzemeler 11. Asrın mimarisine uygun bir şekilde yapılacak şekilde temin edilmiş ve 2500 km uzaklıktaki Harezm (Hive) şehrinden getirtilmiş. Sakin bey en ince ayrıntısına kadar anlatıyor heyecanla, aslında bölge yaşanan kardeş kavgası epey sekte vurmuş, inşata ve her şeyde olduğu gibi. Başkan ve Ali Bardakoğlu hocamızın dualarında söylediği gbi, bölgeye kardeşlik getirmesi açsından burası önemli bir tarihsel mekan. Yani sadece fıkıh geleneğimiz ve İslam medeniyetimizi Hanefi yorumu, diğer radikal ve selefi yorumların dışında, bir de yaşanan olumsuzları giderecek manevi boyutu var, bu anıt mezarın.

Oysa biliyorum, bir çok radikal yorum, bu abidenin yapılmasından rahatsız. Mezarları ziyaret şirk diyorlar, niye cami yaptırmıyor vakıf da bunu yaptırıyor diyorlar, biz hem cami yaptırırız, hem de bu camilerin teorik temellerini oluşturan ilim kaynağını oluşturan nadir insanların manevi hatırasına hürmet olsun, onları unutmayalım diye anıt mezarlar yaptırırız diyoruz.  Selefi ve radikal yorumlar o kadar etkili ki bölgede, kızıma bir komuz aldırmak istiyorum, sekreterime söylüyorum, çok seviniyor ve bir memure ile alıyorlar. Bende sanıyorum Kırgız halk musikisine olan merakımdan seviniyor, diyorum ki, bu komuz bağlamanın ata babası, bununla çıkmışız yola, her yerde bir tel ilave etmişiz, farklı kültürler, müziklerle karşılaşmışız, Anadolu’ya geldiğimizde elimizdeki bağlama oluşmuş, ben çok severim diyorum.

Neşe’tten bahsediyorum, türkülerinden örnekler veriyorum derslerde, ne alaka mı dediniz, onu talebelerime sorunuz. Neyse meğer, Süriye’de eğitim görmüş bir akrabaları, komuz çalmak şirk demiş, ondanmış çekinceleri, ben doğrudan isteyince hem şaşırmışlar hem sevinmişler, bizden biri şirk diyor, Türkiyeli hoca, ilk iş olarak komuz soruyor diyor, bende farkımız bu işte diyorum. Ayrıntılı açıklamanın gereği yok,hal dili çok sorunu çözer, öyle sanıyorum.

Şemsü’l-Eimme (İmamların Güneşi)

Yahu bir de kısaca bilgi ver be kardeşim mi dediniz! Tam adı, Ebû Bekr Muhammed bin Ebû Sehl Ahmed es-Serahsî karahanlı olup, Şemsü’l-Eimme (İmamların Güneşi) olarak tanınır. İmam Serahsî, Fıkıh, Fıkıh Usulü, Kelam ve Münâzara sahalarının yanı sıra felsefe, mantık, matematik, cebir ve şiirle ilgilenmiş. Bugün Merv ve Meşhet şehirleri arasında, Türkmenistan ile İran sınırında, eski bir Horasan beldesi olan Serahs civarında 400/1009 tarihinde doğmuştur.  Serahsî, hicrî beşinci asrın sonlarında vefat etmiş olan, Fahru’l-İslâm Pezdevî (482/1089) ve Sadru’l-İslâm Pezdevî (493/1100) ile Debûsî’den (430/1039) hemen sonra Fıkıh usulü alanında öne çıkan âlimlerden biridir. Kemal Paşa Zâde (940/1534), Serahsî’yi, İmam Azam Ebu Hanîfe (150/767) ve Muhammed eş-Şeybânî (189/805)’den hemen sonra, el-Hassâf (261/874), et-Tahâvî (321/933), el-Kerhî (340/952) ve el-Halvânî (452/1060) ile birlikte üçüncü tabaka müctehidleri arasında sayması önemlidir. Serahsî gerek mahiyet gerekse hacim bakımından en değerli eserlerini 466-480/1073-1087 yılları arasında Özkent hapishanesinde kaldığı on beş yıla yakın sürede kuyudan yazdırdığı söylenilmektedir.

Malumunuz otuz ciltlik el-Mebsût,  Serahsî’nin bu kuyuda, hiç bir kaynağa başvurmadan öğrencilerine yazdırmasıyla, on dört yılda meydana gelmiştir. Gerçi bazı talebeleri kuyunun başına gelip metinleri okuyormuş diyenler var. Ama Cevat hocam bunu kabul etmedi. Çünkü bazı meseleler olunca, bunu sonra müzakere edelim diye ertelediğini belirten ibareler var dedi.  Diğer eserleri ise şunlar: Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, Şerhu Ziyâdâti’z-Ziyâdât (en-Nüket), Şerhu Muhtasari’t-Tahâvî, Şerhu’l-Câmii’s-Sağîr, el-Usûl. Bunlar da yazdırma/imlâ yoluyla meydana gelmiş ve zamanımıza kadar ulaşmıştır.

Şimdi merak ettim, niye haps ettiler diye, çünkü imamın imamı Ebu Hanife hapse atılmıştı, onu inceledim az, buradayken bir bakayım, ne geçmiş başından, direnişinin yüzyıllardır sembolü olan el-Mebsut elimizde. Onu Başkan beyin dediği gibi fiziken zindana atmışlar, karanlığa hapsetmek istemişler ama o yazdığı eserle imamların üzerine doğan güneş olmuş. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yaparmış ya öyle, sanmışlar ki hapse attık tamam, belki de şer görülen de hayr vardır denilen böyle bir şey olsa gerek, imam söylemiş talebeleri yazmış ve bu devasa eser ortaya çıkmış.

İbn Haldun da öyle değil mi, eğer hapse atılmasa Mukaddimeyi yazabilir miydi, nitekim giriş yapmış ve dillere destan olmuş denilece kadar akademik hayatta aşılamayacak bir eser yazmış, ama girişin devamı gelmemiş, çünkü günlük hayat sarmalıyor insanı. Muhakkak bakmam lazım, çünkü meseleleri ele alışı ise, felsefî mahiyette olup Hanefî mezhebinde konuları tahlîl ederek ele alan belki de ilk hukukçu olarak nitelendirilmesidir. Belki de onun hapse atılmasının gerekçelerinden birisi, siyasî kararların arka planlarına nüfûz eden anlayış kudretine ve iknâ yeteneğine sahip bir âlim olmasıdır, o halde bu güzel insanı bir de sivil/bireysel direniş açısından okumak şart oldu, mevlam izin verirse.

Oş gezisi:09/11/2/2012

Akşam üzeri Osh şehrine geldik, misafirlerin bir kısmı Cumhurbakanlığı misafirhanesindeki yerlerine geçtiler, bır kısmı ise yurtta geldiler, geç saatlere kadar sohbetler oldu. Ertesi gün, oş şehrini gezmeye çıktık. Önce Süleyman Dağı diye maruf olan yeri ve müzeyi, ardından dağın eteğindeki esas müzeyi ve büyük Kırgız üv-çadırını gezdik. Hz. Süleyman’ın katipi olduğu söylene Hz. Asaf b. Beraha’nın müze dibindeki kabrini ziyaret ettik. Nedim hoca orayı çok önemsiyor, epey durdu mezar yanında, diğer hocalar ve ben zaman kalmadığı için hemen camiye getik.

Cuma namazı öncesinde Müftünün sunumu ile Görmez hocam, bir vaaz etti, fıkıh hocamız Abdüssettar da Kırgız Türkçesine aktardı. Haseki den bu sene geldi zaten hocanın konuşmalarının çoğunu internetten indirmiş, dinliyormuş. Ardından Cuma namazı kıldırdı ve elinde asa ile hutbe okudu. Bu resimleri facede yayımlayınca, yeğenim Hasan sordu gerekçseni. Ardından ona Muhammet Gündoğdu kardeşim açıklama gönderdi. “Türk cumhuriyetlerinde ve Rusya Federasyonundaki bazı bölgelerdeki müslüman topluluklarında bu gelenek hala devam ediyor. Mesela Özerk Mordovya’da bulunan Tatarlar arasında da uygulanmaktadır. İslam’ı gönüllü olarak kabul edenlerde asa ile hutbe verilirken İslam’a fetihler yoluyla girenler kılıç ile hutbeyi okuyor.” Yemen ulu camiinde kılıç ile hutbe veren imam görmüştüm ben de!

Cuma namazı harikaydı, ardından camide kaptan ve kalpaklar giydirildi. Bütün cemat ikili bir şekilde sıra oluşturdu, heyet hepsiyle tokalaştı. Camini yüzde yetmişi gençlerden oluşuyordu.

Müftiyat’n Yemeği

Cuma namazından sonra Çeremaşka denilen semte bir lokantaya gidiliyor, burada kerpiçten göz göz odalar yapılmış, çadır süsü verilmiş. Kabinler halinde yemekler yeniyor. Bütün görüşmeler uzun süren yemeklerde hallediliyormuş.  Bizim orada Süleyman efendi’nin talebelerinden Kazakistan, Kırgizistan genel sorumluları ve Oş sorumlusu ile tanışıyorum. Yaklakış yirmi yıldır buralardaymışlar ve bütün lehçeleri çok iyi konuşuyorlar, hoş sohbet insanlar. Serahsi açılışına gelmişler, kendilerine teşekkür ediyorum ve sık sık görüşeyelim diyorum. Arkadaşım oş sorumlusuna siz ne kadar kırgıza benziyorsunuz diye sorunca, Şakir isimli arkadaşım, kırgızım zaten dedi. Kur’an kursları hizmetini götürenler tamamına yakını buradan yetişen hocalarmış, bu anekdot durumu çok güzel özetliyor. Burada Kırgız halkına kurban kestiren tek kurum desekyeri dedi, bir arkadaş. Diğer Türk kurumları, Türkiye’den gelen kurbanları kesiyor ve dağıtıyorken, Süleyman Hocanın talebeleri, okuttukları çocukların aileleri ile birebir görüşüp, Kurban’ın durumu iyi olan her Müslüman kesmesi gerektiğini anlatıp, kestiriyorlarmış.  Kurs masraflarının önemli bir kısmı da yerli kaynaklardan sağlanıyormuş.

Yemek, diğerlerinden farklı, gerçe et suyu çorba aynı, ama ana yemek kavurma olarak geliyor ve harika, Mustafa Tutkun hocam, çok hoşmuş bu diyor. Ardından dağlardaki nehirlerden tutulan kırmızı alabalık geliyor ki harika. Çerez, kımız, meyve zaten sıradan. Bunları görünce, yahu biz Anadolu da çömert olduğumuzu söylüyoruz, ama oraya gidene kadar pek kalmamış biz de diyorum arkadaşlara.

Süleyman efendini talebesi Mehmet hocam, Kırgız halkının Türkiye’nin kuruluşunda çok yardım ettiğini ve buradan toplanan paraların gönderildiğini, bır kısmının Afganistan üzerinden gönderildiğini söylüyor. Şamdan Batır dan ayrıntılı olarak bahsediyor. Aynı kahraman hicaz demiryolu için iki bin altın toplayıp göndermiş. Daha önceleri de İznik kuşatmasında Kırgız savaşlarının önemli rol oynadığını (1331) bugün orada Kırgız türbesi (daha önce nasıl dönüştürdüksek kızlar diye söylenmiş) anılan yerin bunun simgesi olduğunu belirtiyor. Bunları duyunca anayurt ve atayurt arasındaki irtibatın her daim nasıl kuvvetli olduğunu bir kez daha görüyorum.

Üniversite de Fahri Doktora

Cumartesi (10.11.12) saat onda rektör beyin odasındayız. Kısa bir görüşme sonrasında hemen Rektörlüğün büyük salonuna geçiyoruz. Fahri doktora programı başlıyor. Bir gün önce Cuma hutbesinde sarığı ve cübbesiyle, vaaz eden, Cuma namazı kıldıran,hutbe okuyan ve ardından Kur’an tilavet eden Görmez hoca, akademik kimliğiyle çıkıyor kürsüye. Güzel bir konuşma yapıyor. ardından fahri doktora veriliyor,eşine hediyeler sunuluyor. Kırgız gençler kısa bir müzik sunumu yapıyorlar. Yunus Emre’nin ilahilerinden birinin Kırgızcasını ve Türkiyem şarkısı duyunca, arkadaşların gözleri doluyor.

Fahri doktora sonrası bir kısım arkadaşlar çarşıya alışverişe giderken, biz fakülteye dönüyoruz, çünkü öğrencilerle toplantı var. Önce diyanet görevlileri ile ardından gençlerle toplantı derken saat 16 geliyor. Müsaade istiyoruz gençlerden, çünkü Rektörlüğün yemeği var.  Nezih bir lokantada akşam yemeği yeniliyor, yukarıda bahsettim. Ardından valizlerin hazılanması ve istiharat için konukevine geçiliyor. Bir kısım hoca ile yurtta sohbetler devam ediyor. Geçe 02. Kalkıyoruz, misafirhane geçiyoruz, ardından da havalanına. Elimizden geldince bir aksaklığa yol açmadan misafirleri uğurladığımızı düşünüyoruz.

Home home sweet home:

Eve geldiğimizde saat beşti, herkes iyi bir dinlemeyi hak etti.  Uyudum, bir baktım saate 08, ben öğle olmuştur sanmıştım. Döndüm durdum uyumadım, göğsüm harıl harıl ediyor. Açılıştan bir gün önce iyice azgınlaşmaya başlayan öksürük ve hapşırık arkadaşlara geçmesin diye arabanın hep arka koltuğuna oturdum.  İlaçla alıyorum ama kafa beyin bir dünya, fakat bir hata olmaması için herkesin ayakta durması lazım, onca misafir var, bir aksilik olmaması lazım. Açılışın ertesi gün Mustafa Tutkun bey ve Taşkın bey de ilaç almaya başladılar, ekip dökülüyor yani. Bu sıra iki arada bir derede kalan Mehmet de iyice hastalandı, gece ile gündüz farkı çok, bir de hiç yanında duramıyorum. Ne yapacağız şimdi diye düşünüp duruyorum. Baktım uyku tutmuyor ben de aldığım gezi notlarını bilgisayara geçeciymi dedim. Bunları şikayet için söylemedim, sadece gezi notunda geçişler ve  olası hataların zihin bulanıklığından kaynaklandığını söylemek için yazdım. Hadi ya, diğer gezi notları sanki farksızmıydı, bir şey kaçmasın diye, kendi zihnindeki düzene göre yazıyorsun, sonra günü gününe ulaşsın diye bir tashihe de göndermiyorsun, okuyana zülüm oluyor mu diyorsunuzJ peki öyle olsun. Kalın sağlıcakla.

11.11.12. Oş/Kırgızıstan

Prof. Dr. Mevlüt Uyanık

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.