Ana Sayfa > Gündem > Magazin Romanlar Çağı ve Romanın Tükenişi

Magazin Romanlar Çağı ve Romanın Tükenişi

magroman

Bilim buluşlara koşut sınıflandırır. Sınıflandırma olmaksızın bilimde yol almak olanaksızdır. Onlarca, yüzlerce, binlerce yıllık uğraşılar, deneyimler ve buluşlar bir ömürlük yaşamda tek bir insan beynine sınıflandırma olmaksızın, somuttan soyuta gidiş olmaksızın sokulamaz. Bu bakımdan sınıflandırmanın bizzat kendisi de bir bilimdir; bir tür özetleme ve düzenlemedir ki bunu yapmak kimi, bilimin kendisini aşacak ölçülerde önem kazanır. Sınıflandırma yapan bilim yapar.

Sınıflandırma bunun yanında bir de bilimdeki karmaşayı, dolayısıyla zihindeki karmaşayı giderir; düzene kavuşturur, rahatlatır.

Buna göre bilimde sınıflandırma ne denli tartışmasız bir zorunluluksa sanat alanında da öyledir. Ancak bilimde kesinlikler söz konusudur. Böylece kafa karışıklığı yaratacak çeşitlilikten tekli konuma gidilir. Sanattaysa tek doğruya götürecek kesinliği bulmak pek mümkün olmaz. Bu nedenle sınıflandırmalar çokluğuyla karşılaşılır ki arayışların sonu gelmez. Ancak bir şey var ki sanat alanında bize kılavuzluk yapar ve böylece tek doğruya (gerçeğe) yaklaşmamıza yardımcı olur. Nedir? Sanatsal değerleri onlarca yüzlerce yıldır tartışmasız onaylanmış sanat eserleri.

Roman sanatında Dostoyevsky, Tolstoy, Stendhal, Balzac, Flaubert, Melville ve daha nicelerinin eserleri temel oluşturur. Onların yazdıklarına edebî eserler deniyorsa ya da evrik olarak edebi eser kavramının çıkışına neden olan eserler bunlarsa, bunların dışındakilerin de bir adı olması gerekir. Yalın bir tanımlamayla “Edebi Sayılmayan Romanlar” denilebilir ya da daha belirleyici bir tanımlamayla “Olay Romanlar” diyebiliriz. Sözgelimi macera, polisiye, aşk, korku, fantazya, magazin…

Sınıflandırmayı alt alta getirecek şekilde gösterelim:

  1. Edebî Romanlar
  2. Olay Romanlar

Olay roman özü bakımından şöyle bir şeydir:

Olay romanda konu bizzat olayın kendisidir. Amaç olan bitenin anlatılmasıdır. Dolayısıyla her olayın bir başlangıcı bir sonu olur. Arada bir süreç vardır. Bu nedenle olay roman zaman çizgiseldir. Yani tek boyutludur. Olaylar birbiri ardınca gelir, yani ardışıktır. Bu nedenle olay romanda bir sıralama, bir düzenleme söz konusu olur. Sıralama, düzenleme anımsamaya dayalıdır, akıl yürütmeye değil. Yani olay roman bellekseldir. Bu nedenle düşük yoğunluklu zihinsel çaba olay roman için yeterli olur.

Edebî romandaysa olay ikinci plandadır. Orada konu kayıtsız şartsız ve mutlak olarak insandır, insanlıktır, insanlık durumlarıdır. Orada insan tarihsel bir kimlik konumuna yükselir. Orada insan tarihseldir, ekonomiktir, sosyolojiktir, politiktir, psikolojiktir. İnsan orada tüm bu unsurların içinde varlaşır, zuhur eder, karakterize olur. Tüm bu unsurlar bir uyum içinde estetik bir yapılanma gösterir. Dolayısıyla bu yapı bir tasarım, bir kurgulama sonucudur. Dolayısıyla edebi roman bir akıl yürütme sonucudur. Dolayısıyla orada yüksek yoğunluklu zihinsel çabaya gereksinim vardır. Siz buna isterseniz yaratıcılık da diyebilirsiniz.

Edebî roman amacı ve yapısı bakımından karakterler yaratır. Yanı sıra edebî romanda da kaçınılmaz olarak olaylar vardır ancak bu olaylar bir olay örgüsü biçimindedir.

Olay Romanlarda da karakter yaratmak söz konusu olur. Ancak orada karakterler bir olay örgüsü içinde olayı sürüklemezler. Öyle bir şey olursa o edebî romana dönüşür. Olay Romanlarda başat olan olaydır, karakterler olayın akışı içinde sürüklenir gider.

Edebî romanla olay roman arasındaki farklar bunlardır. Ancak her ikisi de zorunlu, değerli ve vazgeçilmezdir. Olay roman vazgeçilmezdir çünkü onun yaptığını edebî roman yapamaz. Kolay okunulurluğuyla, akışkanlığıyla, keyif verişiyle okuma alışkanlığı verir. Bunu edebî roman vermez. Sözgelimi Jack London’ın “Deniz Kurdu” romanı. Bir serüvenin peşinden sürüklenir, bir yelkenliyle tüm dünya denizlerini dolaşırsınız. Büyük keyif alırsınız. Ancak roman bittiğinde, kitabın kapağını kapadığınızda her şey biter. Keyif alma biter ve geriye hiçbir şey kalmaz.

Edebî romansa zorlayıcıdır. Çünkü onu okurken ayrımında olmaksızın zihinsel bir etkinlik gösterirsiniz. Başka türlü algılamanız, anlamanız mümkün olmaz. Bu nedenle yorucu olabilir. Ötesi sıkıcı bile gelebilir. Sözgelimi Dostoyevski’nin Ezilenler adlı romanı size sıkıcı gelebilir. Ancak kitabın kapağını kapattığınızda roman bitmez. O zihinsel bir etkinlik olarak daha bir süre sizde devam eder. Ve zihinsel bir etkinlik olarak edebî roman bir düzeydir. Ve bu düzey tüm yaşamınız boyunca size mal olur, sizde yer tutar. Ve o düzey, tüm yaşamınız boyunca sizi belirler.

Bir aşk romanı ben aşk romanıyım der. Korku romanları, polisiyeler, maceralar, fantazyalar ve diğer olay romanlar ne olduklarını adlarıyla, duruşlarıyla, ön ya da arka kapak yazılarıyla hemen belli ederler. Bu nedenle dürüst ve içtenliklidirler. Üstelik kendilerini okuttururlar.

Roman Sanatının en özgün yanı karakter yaratmaktır. Bu gelişigüzel bir iş değildir. Bu iş roman kişisi için şöyle seks yapar, şöyle giyinir, beğenileri şunlardır, şu olaylara şöyle tepki verir demekle olmuyor. İstediğiniz ölçülerde ona nitelikler yükleyin o bir karakter olarak ortaya çıkmaz. O içinde bulunduğu koşullarda tutum ve davranış’larıyla ortaya çıkar. O tutum ve davranışlarda öylesine bir uyumluluk olmalı ki bizi şaşırttığı zaman bile, tüm aykırılığına karşın içimize sindirebilmeliyiz. Nitelik yükleyerek karakter yaratmak hiçbir zaman inandırıcı olmaz.

Şimdi dikkat buyurun. Birileri çıkıyor ve edebî roman havasında, evet edebî roman havasında çünkü başka çıkar yolu yok, roman yazamayacak ölçülerde yazarlıktan uzak, ağır roman havasında, bir kültür ürünü ortaya koyuyor havasında yazıyorlar. Konu yok, olay yok, olay örgüsü yok, karakter yok, kısacası bir romana roman dedirtecek hiçbir özellik olmaksızın bir karalama içinde roman diye ortaya bir şeyler sürüyorlar. Bu karalamalara yoğunluğumuzu vererek bakacak olursak bir ortak özellik bulabiliriz. Tümünde ortak olan şey bir dedikodu havası.

Böyle bir türe ne ad verilebilir? Söyleyelim Magazin Romanlar.

Gerçekte magazin romanlar, olay romanlar sınıflandırması içinde eskiden beri yer alan küçük, sevimli, sıcak yapıtlardır, “Spinoza Okuyan Hırsız”, “Bayan Bu Çiçekler Size” gibi. Kapaklarından onların da magazin romanlar oldukları anlaşılıverir. Yaşamın hoşluklarından çıkarlar. İçerikleri bakımından da hiçbir iddia taşımazlar.

Burada hiçbir kültürel değer taşımayan dedikodu havasındaki romanlara Magazin yakıştırmasında bulunmamın nedeni şu:

Önceki yazılarımızda şifahi kültürden söz ederken dün yaşadıklarımızı bugün olduğu gibi birbirimize anlatıyor ve birbirimize yeni bir şeyler vermeksizin sürekli yaşadıklarımızı dile getiriyoruz, birbirimizi çoğaltmıyor, yerimizde sayıyoruz dedik. İşte buradan çıkışla şöyle bir soruyu ortaya atabiliriz:

Dün yaşadıklarımızı bugün birbirimize anlatacağımıza bu anlatacaklarımızı olduğu gibi yazıya döksek ne olur? Bu yazılı kültür olur mu?

Şimdi bunu pekiştirelim:

Az önce kendime bir kahve yaptım, masama koydum. O sırada kapı çaldı ve baktım tanımadığım biri bir adres soruyor. Bilmediğimi söyledim. Kapıyı kapadım, masamın başına geçtim. Kahve fincanını tam ağzıma götürecektim ki telefon çaldı. Arayan arkadaşımdı, öğleden sonra arabasıyla bir yere gidecekmiş, benim de kendisine yoldaş olmamı istiyor. Gelemeyeceğimi, işlerimin olduğunu söyledim. Telefonu kapadım. Kahve fincanına uzandım, ancak yine telefon. Telefonların ardı arkası kesilmedi, kahvenin tadı kaçtı, yeniden yapmak zorunda kaldım.

Şimdi bu yaşantıyı olduğu gibi yazıya döksek buna yazılı kültürün bir ürünü denilebilir mi? Kesinlikle hayır! Bir yaşantı olduğu gibi yazıya döküldüğünde yazılı kültüre bir katkı söz konusu olmaz. Peki, böylesi bir aktarımın bir adı yok mudur? Vardır:

Magazin!

Magazin, Şifahî Olanın Olduğu Gibi Yazıya Aktarımıdır.

Günümüzde insana hiçbir katkı sağlamayan, hiçbir kültürel değeri olmayan Magazin romanlar bir çığ gibi ortalığı sarmıştır. Yapısı bakımından olay romanlardır ancak insandan çıkışla, insan ilişkilerinin yüzeysel ele alınışıyla içerik bakımından edebî romana ancak bir yaklaşım gösterirler. Gerçekte ne edebî ne de olay romanlardır. Ucube bir şeylerdir ve yineleyelim, hiçbir kültürel değerleri yoktur.

İşte burada son derece önemli bir durum vardır ki bu Edebiyat Ajansı düşüncesinin ortaya çıkma gerekçesinin başında yer almıştır. Çünkü yalnızca bizim ülkemizde değil tüm dünyada olan bir durumdur: Şöyle: Magazinel olan, yani şifahî kültürün ürünü olan, yazılı kültür ürünleri gibi toplumlara, halklara lanse edilmektedir. Hiçbir kültürel değeri olmayan ürünler kültür ürünleri diye pazarlanmaktadır. Bu bilerek ya da bilmeyerek, bilinçli ya da bilinçsiz yapılıyor olsun, gelişigüzel yapılıyor olsun burada önemli olan böyle bir döngünün olmasıdır.

Şimdi bir kitabevine girin. Günümüz kitabevleri eskinin kitapçı dükkanları değil. Geniş mekânlar, iki üç katlı yapılar. Raflar tıklım tıklım. Sanırsınız ki orası bir kütür yığınağı. Oysa değil. Bir yığın olmaması açısından tasnif edilmişlerdir. Neler vardır: Kişisel gelişim, beceriler, hobiler, secretler, işaretler, şifreler, sırlar, dinlerden alıntılar yapılarak oluşturulmuş bir yığın metafizik safsatalar, burçlar, fallar, falanlar, filanlar. Ekonomik, sosyolojik, tarihsel, belgesel, bilimsel, felsefî, edebî kitaplara göre daha çok, kat kat bunlar. Şimdi çok sattığı ileri sürülen günümüz edebiyatı kitaplarının karşısında durun. Gelişigüzel bir ikisini çekip çıkarın. Şöyle bir göz atın. Sayfaları karıştırıp birkaç satır okuyun. Göreceksiniz, hep fiillerle bir anlatım olduğunu: Geldi gitti, durdu kalktı falan. O kitapları alın, evinize götürün. Okuyun. Göreceksiniz, bir takım hayat hikâyelerinin olduğu gibi yazıya aktarıldığını. Hani hayatımı anlatsam roman olur derler ya aynen öyle. Al eline kalemi, yaz başına geleni türünden.

Çağımız Magazin Romanlar Çağı

Atilla İlhan bir televizyon söyleşisinde 50 yıldır roman yazılmadığını dile getirmişti. Kastettiği buydu. Edebiyat dünyasında bu sav sık sık dile getirilir. Bir kadın yazar da televizyondaki söyleşisinde şöyle diyor. Sunucu bir ismi dile getiriyor ve karşılığında kadın yazar: “Onun hayatı romana gelir mi bir araştırmam gerek.” Kadın yazar aynen böyle söylüyor. “Onun hayatı romana gelir mi bir araştırmam gerek.” Bu kadın yazar biyografi yazma düşüncesinde olmuyor. Biyografik roman yazmayı düşünüyor. O yapıtı okuyan roman mı okumuş olacak yoksa biyografi mi? Neden biyografi değil? Biyografinin suyu mu çıkmış?

O kitabevinden içeri girdiğinizde günümüz edebiyatı oldukça büyük bir yer tutar. Bir köşede tüm saygınlıklarıyla klasikler yer alır. Onun yanında ekonomik, politik, sosyolojik, tarihî, felsefî kitaplar belirli bir aralıktadır. Gerisi? Az önce saymıştık hobiler, secretler, şifreler falan. Çoğu kapitalizmin çaresizlik içinde bıraktığı, umutsuzluğa düşürdüğü insanlara sunulan reçetelerdir. O kitaplar der ki: “Üzülmeyin, dertlenmeyin, boş verin. Düşünmeyin de. Biz sizin için düşündük, bunları yazdık. Alın okuyun, derdinize derman bulun.” Gerçekten açıp baktığınızda derdinizin ne olduğunu bulursunuz. Ancak dermanı? Başka türlü olabilir mi? Bir yaklaşımdır. Yaklaşım olduğu içindir ki birinde bulamadığınızı diğerinde bulacağınızı düşünürsünüz ve böylece birinden diğerine boş boş aranır durursunuz.

İşte yozlaşmış, çürümekte olan kapitalizm böyle bir şeydir. Kendi yarattığı hastalıklardan bile yarar sağlamasını bilir. İnsanların zaaflarından yararlanmasını çok iyi bilir.

Ve insanların uyanışının kendilerine neye mal olacağını çok daha iyi bilir.

Halil İbrahim Balkaş

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.