Ana Sayfa > Genel > Medeni İnsan

Medeni İnsan

Hemen soralım kimdir medeni insan? Bilim, teknik ve sanata sahip olan mı? Mal ve hizmet üreten mi? Çok parası, çok arsası olan mı? Çok seyahat edip çok telefonla görüşüp, AVM’lerde poşetler dolusu alış veriş yapan mı?  İncelik, zarafet, temizlik mi? Disiplin, sistem, düzen ve intizam mı? İnsana sevgi, saygı, hürmet mi? Yerlere çöp atmamak, tükürmemek ve çimlere basmamak mı?

 

Belki de tüm bu değerler toplamı bize medeni insanı ve medeni toplumu verir.

Hatırlar mısınız gazetenin birinde “işte medeniyetin fotoğrafı” diye bir haber yayımlandı. Haber şöyleydi: “ABD tarihinin en güçlü kasırgası olacağı açıklanınca yüz binlerce New Orleanslı çağrılar üzerine kentlerini, kasabalarını boşaltıp tehlikenin ulaşamayacağı bölgelere doğru kaçmaya başlar. Tüm yollar araç doludur, konvoylar kilometrelerce uzayıp gider, milim milim ilerler araçlar. İşte bu olağanüstü koşullarda bile, kimse emniyet şeridini ihlal etmez, ambulanslara, itfaiyeye, diğer geçiş üstünlüğü olan araçlara gerekli olur diye bu yolu kullanmazlar, ve asla uyanıklık yapmazlar.”

O fotoğrafa dikkatle tekrar bakın. İnsanlar can havliyle kaçışırken bile özel durumlar için kullanılabilir emniyet şeridini kullanmıyorlar.

 

Aynı durum ülkemizde olsa hal, ahval ne olurdu? durun ben söyleyeyim; kargaşa, kaos, kavga, gürültü, küfür, korna sesleri… vs. Kıyamet arefesini aratmayacak görüntüler.

Bırakın olağanüstü halleri sıradan bir araç kuyruğunda bile “sinli Kaflı” küfürler edilip, akıl almaz cinayetler işleniyor. Emniyet şeridini, kırmızı ışığı, yaya geçidini takan kim. Avrupa ülkelerinde de bu kuralları en çok ihlâl edenler maalesef bizim insanımız. Demek ki medeni olmak yer, mekân, ülke ile alakalı değil. İnsanın bizatihi kendisiyle alakalı.

 

Bana göre dağda çadırındaki yatağı, kilimi, minderi tertemiz ve düzenli olan bir çoban, dağınık, pis ve bakımsız bir apartman dairesinde yaşayan şehirliden daha medenidir.

Peki yüzyılın felaketinin yaşandığı Japonya’da insanların felaketler karşısındaki tavırlarına dikkat ettiniz mi? Adamlarım tabiri caizse dünyaları başlarına yıkılmış. Kutsal kitaplarda anlatılan tufanı yaşamışlar, deprem ve nükleer sızıntı da cabası. Canlarını, mallarını, evlerini, hısım akrabalarını kaybetmişler, ama sabırlarını, metanetlerini, dirayetlerini kaybetmemişler.

Tüm olumsuzluklara rağmen medeni insan olma, medeni davranışta bulunma özelliğini kaybetmemişler. Yardım ve benzin kuyruğunda kimse kimsenin hakkını ihlal etmiyor. İtişme, kakışma, kavga ve gürültü yok. Sessiz ve sükûnetle sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar Yaşanan acılar karşısında kimse kendini paralamıyor, bağırıp çağırmıyor, saç baş yolmuyor.

Aynı durum ülkemizde olsa kan gövdeyi götürürdü değil mi?  Bırakın felaket anlarını mutat yardım kuyruklarında bile insanlar birbirlerini eziyor. Özellikle ramazan aylarında gelenek haline gelmiş olan erzak dağıtımı görüntülerini bir hatırlayın ne demek istediğim anlaşılacaktır.

Sempatik ve sıcak tavırlarıyla gönlümüzde taht kuran içimizden biri kabul ettiğimiz Ayumi Takano yaşanan tsunami sonrası Japonya’daki kardeşini arar, durumunu sorar. Ona gelecek kara günler için biraz erzak depolamasını tembihler. Kardeşinin verdiği cevap ise tam ibretliktir:  “sen galiba Türkiye’de fazla kaldın Ayumi kardeş. Eğer ben fazla erzak istiflersem diğer insanlar ne yapacak?”

Ayumu’nin kardeşi hangi hakikati dile getirdi dersiniz? Kitaplarımızda sayfalar dolusu yer tutan îsar ve yardımlaşma hakikatini, kültürümüzün köşe taşları olan diğergamlık, fedakârlık,  kendi nefsini kardeşinkine feda edebilme duygusunu değil mi?

Evet galiba Ayumi bizden biri oldu, onu da kendimize benzettik nihayetinde.

Bir başka medeniyet kıstası da mezarlıklardır. Bence kabristanlıkları yemyeşil, tertemiz ve düzenli ülkeler medeni ülkelerdir. Medeni bir toplum eviyle, caddesiyle, parkıyla tertemiz ve düzenli olduğu kadar mezarlıklarıyla da bir nizam ve intizam içindedir. Çünkü insana hürmet ve değer onun canlı bedenine olduğu kadar cansız bedenine ve mezarınadır da.

Böyle yemyeşil, tertemiz kabristanlıklarda baykuşlar yuva kurmaz, kargalar tünemez.
Böyle insanı ruhen dinlendiren, insanı huzura ve tefekküre sevk eden yerlerde bülbüller tatlı nağmeleriyle şakır da şakır…

Ülkemizde bir elin beş parmağı kadar olan birkaç mezarlığı istisna harici tutarsak mezarlıklarımızın hali maalesef perişan bir vaziyettedir. Özellikle tapu senetlerimiz ve kültürel mirasınız olan Osmanlı mezarlıklarının durumu içler acıdır. Gerek restorasyon gerekse yol genişletmesi ve çevre düzenlemesi adı altında mezarlıklar ya ortadan kaldırıldı ya da hırsızlar tarafından yağmalandı. Geriye kalan o güzelim sanat eseri mezar taşları da moloz yığını olarak bir yerlere atıldı. Bu yürekleri acıtan durum ne bize yakışıyor ne de bağlı bulunduğumuz bağrından kopup geldiğimiz kültürümüze.

Bir zamanlar nice yabancı seyyah aradığı huzuru, mutluluğu Türk mezarlıklarında bulmuş, ulu bir çınarın koyu gölgesine yahut bir servi serinliğine gömülmeyi arzulamıştı. Seyyahların Günlüklerden öğrendiğinize göre mezarlıklardan şehrin en güzel yerleri, gezilecek ve zevk alınacak sahaları diye bahsetmişler, içindeki sanatsal, abidevi mezar taşlarıyla adeta birer açık hava müzesi olarak tanımlamışlardı.

İşte böyle insana huzur ve mutluluk veren bir mezarlıkla karşılaştım geçenlerde:

 

Aydın-Buharkent Belediye Mezarlığı.

İzmir’den dönüyordum. Kış günü olmasına rağmen güneş bana nazlı nazlı tebessüm ediyor, ışınlarının sıcaklığını tenimde hissediyordum. Tabiat, manzara görülmeye değerdi. Otoban gibi dümdüz bir yol önümde uzanıyor, yola paralel uzanan dağlar ve eteklerinde zeytin, incir ağaçları, sürülmüş tarlalar, ekili alanlar, seralar…

Boşuna Aydın için dağlarından yağ, ovalarından bal damlar dememişler. Ünlü tarihçi Herodot bile bu topraklar hakkında: “Bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü altı” buyurmuş.

İşte böyle güzel bir günde mümbit, bereketli topraklarda ikindi vakti araba sürüyordum ve hiç mola vermemiştim. Tâ ki yolun sağındaki yeşillikler içindeki mezarlığı fark edinceye kadar. Yavaşladım ve arabayı istop ettim.

Orhan Şaik’in deyimiyle bir gül bahçesine girercesine girdim kabristanlığa. Usulü icabınca selam verdim: “es-selamü aleyküm ya ehle-l kubur, Allahın selamı sizin üzerinize olsun ey kabir ehli.” Kulaklarımda ve gönlümde bil mukabil cevabı duydum: “ve aleyke selam ya fülan, sana da selam olsun ey yolcu.”

Upuzun ardıçlar, çamlar altında ip gibi düzgün yan yana yatan mezarlar… Mezarların hepsi beyaz mermerden ve üzerlerinde rengârenk çiçekler, bembeyaz laleler…

Dudaklarımda dualar ve surelerle mezarlar arasında huşu ve tefekkürle dolaştım.  Bir yer geldi ki yüreğim köz oldu yandı: şehit askerlerimiz… Hepsi de daha otuzuna gelmeden şehit düşmüş, gencecik körpe fidanlar… Cenazeleri er niyetine kılınsa da mezarları askeri rütbe tertibince nizam ve intizam içinde öldüklerinden habersiz eşsiz cennet nimetlerini seyrediyorlar. Belki de burada yatan şehitler şanslı, zira güzel yurdumun dört bir yanına gelincikler misali dağılmış şehit mezarlarının bakımsız ve harabe halleri bu millet için kara bir leke ve başları öne eğdirecek bir durumdur.

İsa Avcı

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.