Ana Sayfa > Köşe Yazıları > Nurettin Topçu ve Şehir (3)

Nurettin Topçu ve Şehir (3)

Nurettin Topçu
Nurettin Topçu

Nurettin Topçu’nun “şehir” dediği aslında “kent”tir. O, köy ile kent’i iki ayrı uzviyet olarak görmektedir. Bu nedenle “Yarınki Türkiye” (YT) adlı kitabında yer alan “Şehirler” makalesinde “Köy, şehir haline geçmek istidadını yaşatan içtimaî atom değildir. O, şehirden ayrı bir içtimaî uzviyettir ve şehir olmak onun gayesi değildir” (Topçu, YT, 1997: 318) demektedir.

Nurettin Topçu’nun bu yargısının doğruluğu pek kabul edilebilecek gibi değildir. Topçu, “köy”ü kentlilerin para ile emek istismarı yaptığı mahsul sahası olarak görmektedir: “Sitelerin ilk kuruluşunda toprağa bağlı köy henüz yoktu. Dinî, iktisadî ve idarî sebeplerle kurulan site kendi hüviyetini bir devlet merkezi olarak gösterdi. İdare ediciler sitelerde hakimiyet kurdular. Sonra şehirlerin etrafında, onların himayesi altında ve onların emrinde barınan halk köyleri kurdular. Fakat köy, hiçbir zaman şehrin mahallesi haline gelmedi (…) Bunun sebebi, cemiyetlerin tarihinde ilk defa kendini gösteren sınıf mücadelesidir. Şehirli para ile köylünün emeğinin mahsulünü satın alıyor, az çalışarak rahat yaşıyordu. Köylü arza, kendisinde en tabiî hakkı yaratan unsurlarla, emekle bağlanmıştı. Allah’ın kulu olduğunu bilmesi gibi aşikâr bir bilgi ile arzın sahibi olduğunu bilen köylü şehirliyi her zaman kendi civarına tahakkümle gelip konan bir kuvvet olarak tanımıştır” (Topçu, YT, 1997: 318).

Nurettin Topçu’nun yargılarını “Batı kenti” bakımından doğru kabul edebiliriz. Topçu, bu satırlarında Selçuk-Osmanlı tarihinden hareket etmemektedir. Topçu’nun köy-kent dikotomisi tımar sistemi meselesini ele almamış olmak nedeniyle bir gerçekliğe oturmaz. Sencer Divitçioğlu Osmanlı köylüsünün sipahi ile ilişkisini, yani köy-timar sistemini anlatırken Türkiye’de “köy” algısına ait ezberi bozmaktadır: “Osmanlı toplumunda reayanın toprağı tasarruf etme ve kullanma hakkı, onu hür köylü statüsüne sokmaktadır. Nitekim, devletin bir memuru mesabesinde olan sipahinin reaya üzerindeki hakları, onun kişiliği sonucunda, devlete karşı görevli bulunduğu bir yükümlülüğün yerine getirilmesi için kullanılan bir hak olmaktadır. Osmanlı köylüsünün statüsü ne iktisadî, ne de hukukî bakımdan Orta-Çağ serfinin tâbi olduğu şartlara uymaz. Sipahi, raiyenin menkul ve gayri menkul mallarının mirasçısı değildir. Raiyenin oğlu aynı çiftlikte raiye olarak kalmaya mecbur değildir. Timar bölgesinde içevlenme söz konusu olamaz. Hele, Osmanlı toplumunda sipahinin raiyeyi angaryaya koşması kesinlikle yasaklanmıştır. Raiye, sipahiye hediye vermekle yükümlü değildir (…) Toprakla arasındaki tasarruf ilişkisinden ötürü raiye-birey hürdür. Timar sahibinin raiye üzerinde kişisel hiçbir hakkı olamaz” (Divitçioğlu, 1981: 70-71).

Divitçioğlu’nun bu analizi köylerin başıboş alanlar olduğu fikrini reddetmektedir. Topçu’nun düşündüğünün aksine köyler şehirlerden müstakil alanlar değildir. Topçu, tımar-dirlik sistemini analiz etmediğinden Cumhuriyet dönemi mülkiyet ilişkilerinin sonucu olan bir köy üzerinden fikir geliştirmiştir. Osmanlı için köy toprağı mülkiyet konusunda Sultan’a ait bir arazidir. Divitçioğlu, bu toprak üzerinde kiracı olarak bulunan köylüleri “hür köylü” olarak tanımlamakla yanılmış değildir. Çünkü köylü, başkasının toprağında üretim yapmaktadır. Kira olarak da öşür (ondalık) vermektedir.

Diğer taraftan Tuncer Baykara, “Köyleri kısıtlı imkânları olan yerler olarak görmemek gerekir. Çünkü bunlar arasında, çeşitli güzel imkânlarıyla adeta şehri andıranlar da vardır. Akşehir yöresi köylerinden bazıları, hamamları ve öteki özellikleriyle, sultanların kışın da kalabildikleri köylerdi” (Baykara, 2014: 88) demekte ve birden fazla köyün hukuki bir birim teşkil etmesine vurgu yapmaktadır. Bu birim “Divan”dır. “Her divanda 4-12 köyün bulunduğu tahmin edilebilir” (Baykara, 2014: 88) ifadesinden anlaşılması gereken şudur: 4-12 köyü birbirine bağlayan divan bir kadılığa bağlanmıştır. Kadı, divanı Cum’a günleri toplamakta ve köydeki sorunları çözüme bağlamaktadır. Divanın toplandığı köyde bir pazar da kurulmaktadır. Topçu “İçtimaî tarihin şımarık nesilleri olarak Allah’ın lütfuna uğramış bulunan şehirliye siteli mânasına citoyen, yani vatandaş denilirdi” (Topçu, YT, 1997: 319) yaklaşımıyla Anadolu’nun şehir felsefesini yeterince ortaya koyamamıştır. Diğer taraftan Anadolu’da bazı şehirlerin köylerle ilişkisini Batı kent tasavvurundan ayırmaktadır. Bu ayrışmayı “milletimizin kuruluşuna ait şerefli tarih yaşatmış şehirler” olarak işaret eder. Oysa bu ayrışma Anadolu’nun şehir felsefesinin Batı kent düşüncesi ile benzemezliğine ilişkindir.

Anadolu köyleri önce bir zaviye etrafında mezralarda doğmuştur. Zaviyelerde değirmen gibi mimari yapılara yönelen dervişler zamanla nüfus yoğunlaşmasının etkileyeni oldular. Yunus Emre’nin alıç getirerek Hacı Bektaş’tan buğday talep etmesi de gösteriyor ki Anadolu’daki kırsal köy yerleşimleri halkı cezbetmekteydi. Bu köylerde zamanla nüfus yoğunlaşması artmıştır. Nurettin Topçu’nun “köylerin şehir haline geçmek istidadı yoktur” yargısı doğrulanamamıştır.

Nitekim, Tuncer Baykara’nın “köylerin gelişmesi”nden bahsetmesi, Topçu’nun “Köy, şehir haline geçmek istidadını yaşatan içtimaî atom değildir. O, şehirden ayrı bir içtimaî uzviyettir ve şehir olmak onun gayesi değildir” yargısını bozmaktadır.

Baykara, kasaba kelimesi üzerinden bir çıkarımda da bulunur. “Kalabalıklaşan iskân yerinde, bir kasap (et satan) geçinebilecektir. Şu halde nüfus bakımından kalabalık olan ve bir kasabın yaşadığı iskân yerleri, kasaba diye anılmış olabilir. Kasabada ziraat ve hayvancılık üretimi etkin yerini korumaktadır. XIII. Yüzyıl sonlarına ait bazı kayıtlar kasaba kavramı ile idarî merkez oluş arasında bir ters bağ olduğunu bize gösteriyor. Çünkü aynı idarî birimde olan Bayburt ve Erzurum, zamanla şehir (…) olarak anılmışlardır. Şehir, (…) idarî merkez oluşu ile asıl işlevini bulur” der (Baykara, 2014: 89).

Divitçioğlu-Baykara’dan naklettiklerimizle ortaya çıkıyor ki, Topçu, köy meselesini köylünün toprak sahibi olduğu bir mülk düzenine göre ele almıştır. Oysa Osmanlı asırları boyunca köylü timar sisteminde “devlet kiracısı” olarak yaşamıştır. Osmanlı gerçeğinden hareketle köy-kasaba-şehir şeklinde gelişen bir idarî yapı vardır. Baykara, Eflaki’nin İstanbul yolu üzerindeki bir konak yerini önce “karye” diye belirtirken, daha sonra bir “kasaba” olarak nitelediğini işaret eder ve şu cümleyi kurar: “Anlaşılan bu köy, bir zaman sonra gelişerek büyümüş ve kasaba olmuştur” (Baykara, 2014: 89).

Topçu’nun önemi, köyleri endüstriyel kent düzenleri karşısında yeniden gündeme getirmekle ilgilidir. Ancak Anadoluculuk fikri Topçu ile tamamlanmamıştır. Bu fikrin daha da geliştirilmesi, eksikliklerinin giderilmesi ve/veya tenakuzlarının tashihi gereklidir. Topçu, Osmanlı’nın “köy & şehir” düzenini metinlerine yansıtamamış ve Anadolu coğrafyasında Selçuk-Osmanlı sürecinde ortaya çıkmış “İslâm şehri” kavramı yerine “Batı kenti-City” kavramına atıf yapmıştır. Nitekim “Fakat köy, hiçbir zaman şehrin mahallesi haline gelmedi (…) Bunun sebebi, cemiyetlerin tarihinde ilk defa kendini gösteren sınıf mücadelesidir” cümlesinde sınıf mücadelesine işaret ederek Osmanlı’da hiç ortaya çıkmamış bir iktisadî bakışla Anadolu tarihine yaklaşmıştır.

Biz bu yazımızla Nurettin Topçu’nun yaklaşımını tashih ettiğimizi düşünüyoruz.

–        Baykara Tuncer, Türkiye’nin Sosyal ve İktisadî Tarihi (XI-XIV. Yüzyıllar) TDV Yayınları, 2014

–        Divitçioğlu Sencer, Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu, Sermet Matbaası, 1981

–        Topçu Nurettin, Yarınki Türkiye, (YT), Dergâh Yayınları, 1997

Lütfi Bergen

twitter.com/BergenLutfi

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.