Ana Sayfa > Gündem > Okulları Neden Sevmem?

Okulları Neden Sevmem?

Kaç yıllar geçti; geçmişi sorgulamak değil amacım. Okullarımı neden hiç sevmediğim.

Üstümde sopanın kırılması, ağır güçlü ellerin kimi suratımda şaklaması, kimi yumruğa dönüşerek bedenime inmesi; kulaklarımdan tutularak başımın art arda kara tahtaya vurulması ve bu arada gözlerim kararıyorken bir yığın gözün yılgıyla bana odaklanması; özellikle her bakışmamızda içimin yağlarını eriten bir çift yeşil gözün acıma da içinde yine yılgıyla uzanışı; pantolonumu ıslatışım… Sınıftan iki çocuğun kollarıma girerek beni çıkarışlarını anımsıyorum. Ancak kendimden geçişimi? Havuzun başına götürdüler, yüzüme su serptiler. Taşlara uzanarak kendime gelmeye çalıştım. Bir kadın; şişmanca, orta yaşlarda; derslerimize girmeyen bir öğretmen. Meraklı, sordu. Dayak yediğimi söylediler. Bana sevecen yaklaşacağını umdum ve buna o an öylesine gereksinim duydum ki… “Kimbilir ne halt karıştırdı da… iyi olmuş, ellerine sağlık…” dedi, tiksintiyle bakıp uzaklaştı.

Orta ikideydim. Bu masal değil gerçek. Yaşadım. Abartısız, anlattığım gibi.

O günden sonra ne okullarımı, ne derslerimi ne öğretmenlerimi sevdim. Bir nedeni anlattığım olay. Daha niceleri var. Okul özgürlüğümün anlamsızca kısıtlandığı yerdi. Kişiliğimi geliştirip güçlendireceğine baskı altında tutmayı yeğledi. Kaç kez bırakmayı düşünmeme karşın zorunlu olduğumu duyumsadım, okudum. Hepsi bu.

1950’li yılların başıydı ilkokula başladım. Ne o günlerde eğitim eğitimdi ne de bugün. İyileştirmek için çaba mı harcandı yoksa bir takım değişikliklerle göz mü boyandı? Başarısızlık sürüp gidiyor. Üstelik insanlarımız “şöyle ya da böyle olsa…” diyerek akılcı çözümler üretirlerken hiçbir iyileşmenin olmaması, şöyle gözle görülebilir bir başarının ortaya konulamaması düşündürücü. Eğitimde bütünlüğün parçalanmasını “ihanet” sözcüğüyle dile getirmekse çokça iddialı olacak. Biz buna en iyisi, “Eğitim siyasetin bağnazlığına takılıp kaldı,” diyelim.

Kimi düşünemeden edemem, “Ben şöyle bir eğitim almış olsaydım…” diye. Sanırım tasarladığım gerçekleşseydi aynı soruyu yine soracaktım. Çünkü iyinin bir türü yok ve her zaman “daha iyisi” olacaktır. Şu anki durumumuza göre daha iyisini ulusça tartışıp duruyoruz ve bana göre çok yanlış olduğunu sandığım bir çıkışın üstünde diretenlerimiz oluyor. Nedir? Batılı ülkelerin sistemini örnek almak. Nasıl olacak? Okullar her türden teknikle donatılacak, görsel eğitimin öğrenimdeki üstünlüğünden yararlanılacak. Duyuyoruz, okuyoruz şu şu okullarda bilgisayar destekli eğitim yapılıyor, her öğrenciye bir bilgisayar düşüyor diye. Gerçekten Batı, görselliğe ve teknolojiye dayalı eğitimi bir üstünlük olarak mı görüyor? Bu doğruysa onların eğitim sistemini de tartışabiliriz. Bizim açımızdan şimdilik en büyük sakınca birileri köşe olsun anlayışıyla okullarımızın bir gün bilgisayar ve teknolojik ürünler çöplüğüne dönüşebileceği, yüz milyonlarca doların havaya uçabileceği.

Öyleyse sorun ne? Eğitim. Eğitimin amacı ne? Yanıt yalın: Kafası çalışan, birikimli, kişilikli insanları yetiştirebilmek. Tanım buysa çözüm de yalın: Ezberciliğe yönelten, ezberciliğe zorlayan eğitimden düşünceye yönelten, düşünmeye zorlayan düzene geçmek. Zor mu? Değil. Elimizde neler var ona bakalım. Okullar. Yeterli mi? Olduğunu söylemek olası değil. Ancak aşılması olası. Tam gün eğitime geçmek için seferberlik. Başarırız. Neleri başardık. İş maddî güce kalsın. Sonra öğretmenler! Yeterli mi? Yeterlilik! Öğretmenin iç ve dış dinamikleri üstünde durmalıyız. Dış dinamiklerden amacım koşullar. Öğrenimin dışında her şeyi düşünmeye zorlanan, geçim sıkıntısı içinde bunalan, toplumumuzdaki yeri gittikçe değersizleşen bir eğiticiden neyi bekleyebileceğimizi sormalıyız öncelikle. Bunu çözüme kavuşturmadan bir arpa boyu yol alamayacağımız açık. İç dinamikten amaçlanansa öğretmenin yetkinliği. Kaç yıl oluyor anımsamıyorum, epey eski bir haber, Malezya hükümeti öğretmenlere ayda en az dört kitap okuma emri veriyor. Öğretmenler de ayağa kalkıyor. Bizim çok değerli ve eşsiz öğretmenlerimizin olduğu bir gerçek. Ancak dayak olayının kahramanları öğretmenler de bir gerçek. On üç, on dört yaşındaki bir öğrenciyi bir fizik problemini çözemedi diye bayıltıncaya değin döven, sonra bu dayağı gerçeğini öğrenmeye gereksinim duymadan onaylayan öğretmenler birer gerçek. Sayılarının azımsanmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu tür sayrılıların bırakın topluma iyi insanlar kazandırmalarını, ortalama insanları yetiştirmeleri bile düşünülemez. “Köprülerin altından çok sular aktı” denilebilir, “Dayak artık kalktı” denilebilir. Ne ki çocuk okuttuk ve bir yanımız hep okul. Değişen bir şeylerin olduğu görülebiliyor. Ancak yine de, evet yine de ruh sağlığı yerinde yetkin öğretmen. Tartışılsın.

Sonra ders kitapları. Tümünü okudum mu? Okumadım. Ancak çocuğumun kitaplarını karıştırdım. Kimilerinin anlatımı iyi sayılırdı. Ancak şöyle “Harika!” diyebileceğim bir kitapla karşılaşmadım. Çoğu ezbere yöneltiyordu. Bir örnek: Magellan’ın dünyayı dolaşması yalnızca bir paragrafta anlatılıyor. Evet, bir paragrafta. İç içe geçmiş bir yığın bilgiyi içinde barındıran bir paragraf. Nasıl mı? Sorularla yanıtını verelim ve böylelikle kaç soru çıkarılabileceği de açıklığa kavuşsun: Dünyanın çevresini ilk dolaşan denizci kimdir? Hangi ülke adına ve hangi ülkenin hangi kentinden yola çıkmıştır? Kaç gemiyle ve gemiciyle? Hangi rotayı izliyor, ilk uğradığı yer? Rotası üzerindeki boğazın adı ne ve neden o boğaza o ad verilmiştir? Hangi ülkelerin denizlerinde yol alıyor ya da hangi ülkelere uğruyor? Magellan yolda öldürülüyor. Nerede, kimler tarafından ve neden? Gemiler daha sonra hangi rotayı izliyorlar? (Yani Ümit Burnu’ndan geçiyorlar mı? Bilinmesi gerek.) Hangi tarihte yolculuk sona eriyor ya da kaç yıl kaç ay içinde dünyanın çevresini dolaşmış oluyorlar? Bunca soru. Ha! Bir de asıl sorulması gereken unutuldu: Magellan’ın bu yolculuğu yapmasındaki neden ya da sonuç nedir?

Yukarıdaki soruların yanıtlarını bir çocuk ancak konuyla ilgili genişçe bir kitabı ilgiyle, severek, isteyerek okursa verebilir. Yoksa yapacağı tek şey paragrafı ezberlemek olacaktır. Ya da ezberin bir gün unutulup gideceğini, bu nedenle boş yere zaman harcamanın anlamsız olabileceğini düşünebilen akıllı çocuğun yapacağı gibi kopya çekmek. Oysa çocuğun düşünmesini, düşünce üretmesini istiyorsak Magellan’ın sürekli batıya giderek Amerika’ya, sonra Doğu ülkelerine ulaştığını, sonuç olarak dünyanın yuvarlak oluşunun bir kuram olmaktan çıkıp kesin bilgiye dönüştüğünü yazmak. Yeterli mi? Hayır. Copernicus ve Galileo’dan söz etmeli, ötesi yerin yuvarlak olduğunu ve evrenin merkezindeki bir ışık çevresinde döndüğünü ilk söyleyen Pythagoras’a değin gidilmeli. Bu kez yeterli olacak mıdır? Yine hayır. Tüm insanlar yerin düz, sabit ve evrenin merkezi olduğunu söylerlerken ve bunu dinsel inançlarının merkezine yerleştirmişlerken yalnızca bir iki insan, ölümü göze alarak doğru bildikleri düşünceleri büyük bir yüreklilikle dile getirmişler, düşünce özgürlüğünün insanlık için ne denli vazgeçilemez oluşunun bir örneğini ayrımına varmaksızın sergilemişler. Yine yetmiyor. Ardından kanıtlanmış, kesinlik kazanmış kuramların (dünya yuvarlaktır, gibi) birer yalın bilgiye indirgendiği, biliminse kuramlarla çalıştığı, bunların görece olduğu ve mutlağa doğru durmaksızın yol aldığı somut örneklerle anlatılmalı.

Bir de eğitimi eğiticilere bırakmak. Hani kısmî özerklik. Tepeden kararlar ne denli akılcı olursa olsun gerçeğe uymayabilir, uygulamada zorluklara, ötesi haksız tutumlara yol açabilir. Denilebilir ki, “Biz tabandaki oluşumlara bakarak, sistemin nabzını tutarak, olguları ve olayları ince ince irdeleyerek o kararları çıkarıyoruz. Doğru. Başka türlü olabileceğini düşünmek saçma. Ancak, yine de “yaşamak” ayrı şey. Eğitim, öğrenim gibi bir olguda tepede durarak ruhsallığı yakalamak olanaksız. Ekonomik ve siyasi çıkar hesaplarıyla yukarıya yakın duran yalakaların ustaca ve yanıltıcı manevraları da kaçınılmaz olarak hep var olacaktır, onlar yalakalıklarından habersiz olsalar da.

Öğrenmek zor. Kolay olan ne var? Üstelik kolay bilgi düşündürmez. Edinilir yalnızca. Unutulması da kolay olur. Seçim öğrencinin. Öğretmek de bir o ölçüde zor. Her ikisi de uğraşı, sevgiyi, sevmeyi gerektiriyor. Bense ne okullarımı, ne okullarda okuduklarımı sevebildim. Okudum yalnızca.

Halil İbrahim Balkaş

– Haber Lotus –

HLotus

One thought on “Okulları Neden Sevmem?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.