Ana Sayfa > Gündem > Okumuyor muyuz? – 3

Okumuyor muyuz? – 3

Bu sıralarda bir üçleme modasıdır gidiyor. Ben de bir üçleme yapmış bulunuyorum. Şöyle ki “Batısöz” dergisindeki ilkyazımda* okuyup okumadığımızı sorguladım. Okuduğumuzu ancak daha çok magazin okuduğumuzu, magazininse sözlü (şifahî) kültürün yazıya aktarımı olduğunu, kalktım, gittim, yapıp ettim gibi fiillerle yürüdüğünü, bu nedenle bu tür yaşanmışlıkların insana muhabbet dışında, aklın varsıllığı açısından pek bir şey vermediğini, veremeyeceğini söyledik ve günümüzde yayın çeşitlemesi içinde sözlü kültürün yazılı kültür diye kitlelere dayatıldığını, bunun bir aldatmaca olduğunu vurguladık. Dedik ki Magazin Romanlar çağını yaşıyoruz. Geçen sayımızda da işin tarihçesini ele alarak olayı açtık. Bu yazımızda Magazin Roman nedir, onu ele alacağız ve ele alırken bir örnek vereceğiz.

“Körleşme yaşamın her alanında sürüp gidiyor” diyor ve duruyoruz.

Şöyle yapmak gerekiyor sanırım: Bir terim kullanıldı mı onu açmalı ki hem bilgiçlik taslamış olmamalı hem de birey olarak o sözcüğe kendimizin yüklediği anlamı ortaya dökerek kavram kargaşasından uzak kalmalı.

Öyleyse “Körleşme” ne?

Nesneleri, olayları, olguları, kavramları Görememe, ayrımına varamama, Sağır duymasa da yakıştırır örneği olguları olayları olduğundan başka görmeye başlama. Toplumsal açıdan ele aldığımızda bilerek bilmeyerek saptırma.

Bu hep oluyor. Felsefesi olmayan Kapitalist sistemde küçük burjuva bireylerinin dünyası bu. Sözgelimi “sevgi” sözcüğü 1980’lerin en büyülü konusuydu. Üstüne “Sevmek Sanatı” türü bir yığın kitap yazıldı ve sevgi, insan ilişkilerindeki sorunların tümünün çözümü olarak gösterildi. Yani bireyde ve toplumda sevgi eksikliği varsayımından çıkışla sevmelere başlandı mı dünyanın tüm mutsuzluklarının biteceği düşüncesi pompalandı. Bu pompalama bugün de sürüyor. Gerçek ne? İnsanların dayanışmaya ve sevgiye açık oldukları yaşamın bir gerçeği. Ancak bitip tükenmek bilmeyen adaletsizlikler, haksızlıklar ve eşitsizlikler nedeniyle bir sevgisizlik ortamı kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor. Bu haksızlıkları, adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri çözmeden böylesi bir sevgisizlik ortamını “A! Kuşlar, böcekler, doğa; ay ne güzel! Sevelim, sevilelim…” gibi lâflarla yok etmek olası değil.

Sözgelimi çevre kirliliğinin gerçek nedeni sanayileşme, sanayici ve onların filtresiz ya da filtresi yetersiz bacaları, atıkları; nükleer denemeler, nükleer ya da termik santraller falan. Ne diyorlar? “Çevremizi temiz tutalım.”

Sözgelimi, oligarşinin olduğu yerde demokrasi olamaz. Olur mu? Olamaz. Ya biri, ya öteki.

Körleşmeden söz etmemin asıl nedeni, gelmek istediğim konu, Aristokratlık. Çünkü o körleşmenin en büyük nedenlerinden biri. İrdeleyelim: Denilebilir ki günümüzde aristokratlık mı kaldı? Kaldı. Hem de nasıl! Ben iki türünden söz edeceğim. Başka türleri de olabilir.

1- Büyük burjuva dediğimiz ucube daha da büyür, büyür ve burjuva babası olur ki asıl “burjuva aristokratları” bunlar. Dünyayı yönetirler. Her şeyi paranın gücüyle hallettiklerinden yine aynı güçle dünyayı da halletmeye kalkarlar ve çuvallarlar. Çünkü ne doğal güçlerin, doğal yasaların yanında paranın hükmü olur ne de haksızlıkları, adaletsizlikleri paranın gücüyle giderebilirsiniz. Üstelik açgözlülük, hırs, tutku, para bir de bunların nedeniyken.

2- Kendilerini doğuştan aristokrat sayanlar. Var mıdır böyleleri? Vardır. Aristokrasi daha bütünüyle toprağa gömülmedi. İki yüz yıl önce her yer aristokrattı. Yüz yıl öncesinde de burjuvaların yanında kurumlana kurumlana geziniyorlardı. Savaşlar, devrimler, cumhuriyetler derken bunlar bukalemun gibi şekil değiştirip burjuva oldular. Birçoğu bir yerlere gömdükleri altınlarını çıkarıp işadamlığına soyundular. Ancak içlerine işleyen o soyluluk duygusunu bir türlü söküp atamadılar. Bir yanda bilim, biyoloji, teknoloji, antropoloji, tarih, sosyoloji diğer yanda bir sayrılık halinde soyluluk. Akıllara ziyan. Tartışmasız bir tür hastalık.

 

İşte bu tür aristokratların dünyayı sağlıklı görmeleri olanaksızdır. Çünkü daha işin başında kendilerini aristokrat olmayanlardan bir başka ve üstün görme var. Daha ilk adımda biyolojiye, sosyolojiye, tarihe ve insanlığa aykırı düşme var. Böyle bir kafa sağlıklı olabilir mi? İşte bu körleşmedir.

Magazin romana örnek olarak ele alacağımız kitap İnci Aral’ın “Safran Sarı”sıdır. Bir aristokrat kafadan çıkma, roman benzeri bir şeydir. Belki magazin roman tanımına daha uygun sağlamca bir şey bulabilirdim ancak bu tür saçmalıklara ayıracak zamanım ve ruhsallığım yok. Bir rastlantı sonucu elime geçti. Yeğenim okuyordu, bir yana koydu; ben ayakyoluna gidecektim, aldım ve çıktıktan sonra da elimden bırakamadım. Çünkü bu nasıl bir romandı?

Hani magazin yaşamsallıklardı, onların yazıya aktarımıydı, geldim, gittim, yapıp ettim türü fiillerle çalışmaydı ya bu roman tam öyle. Bir adamla bir kadının havaalanında çantalarını karıştırmasıyla başlar. Onların ne tür karakterler olduğu doğrudan anlatılır; o öyledir, bu böyledir. Ötesi yer yer karakterlerin özgeçmişleri anlatılır. Yani onlara nitelik yüklemesi yapar. Sonra araya tipler girer ve bir şeyler olur. Ben tüm kitap boyunca olan bitenden insana değgin bir şeyler çıkaramadım. Bir sürü şey anlatılır. Mekân İstanbul’dur. İstanbul’un ceffalleri, karizmaları, yaşantısı yaşamın gerçekleri olarak dile getirilir. Para ve güç oradaysa yaşamın merkezi de elbet orasıdır. Ülkenin geri kalanı yalın ve önemsizdir. Nasıl önemli olabilir ki? Beyoğlu, Üsküdar, Beşiktaş falan İstanbul’dadır. Basın İstanbul’dadır. Yazarlar çizerler, aktörler, aktrisler, mankenler, şarkıcılar, radyo televizyonlar hep oradadır. İstanbul yaşar ve geri kalanı ona bakarak yaşar. Yaz aylarındaysa “her gece Bodrum” olur ve İstanbul tatile çıkar.

Kitap elbette daha çok başrol oyuncusu İstanbul’un elitlerinin yaşamını anlatır ki işte yaşamın asıl gerçeği de budur. Onların ilişkileri, gece hayatı, karıları, orospuları, homoları falan anlatılır da neden anlatılır anlamak olanaksızdır. Çalakalem bir gidiştir. Olay örgüsünden söz etmek saçmalamak olacaktır. Dolaylı anlatım ne demek yazarın öyle bir kavramdan haberi olacağını düşünmek de olanaksızdır. Hiç olmazsa bir içselliği olsun, bir anlayış getirsin, yoktur. Yalnızca bir iki mesaj atmıştır:

Okuyan gençlere mi söyler, “Siz yırtınsanız da bir halt olamazsınız (hani vazgeçin okumalardan gibi). Bir iki dil, Amerika Avrupa, yüksek lisans, mastır falan olursa, bir iki de tanıdık manıdık işte o zaman ancak. Dünya elimizde, nah yediririz size” mi demek istemiştir? Ben öyle anladım başka türlü de anlayamadım.

Bir de şöyle bir mesaj: “Hiç kimse bu ülkede bizim oluşturduğumuz cemaate girmeye kalkmasın. Dünyanın en güzel kızı olsan cemaatimize ya hizmetçi ya da orospu olarak girersin. Diyelim cemaatin erkeği sana vuruldu, o eninde sonunda kendi cemaatinin gerçeği olan karıyı alır ve Safariye çıkar. Haddini bil a orospu. O cemaatin karısı cemaatin erkeğini sana kaptırmaz.”

Sanırım bu da bir mesaj: Başı çatkılı karılarla beyaz atletli adamlar kendi gürültüleri içinde hapsoldukları o hücre katların balkonlarında varoluşlarını bir biçimde sürdürürler; biz elitler lilyum çiçekli evlerimizde Phil Collins dinleriz. Fark budur.

Hadi bir oyun oynayalım. Bu ülkedeki magazin romanları bulalım. Daha kolay olacaksa magazin olmayanları bulalım.

———-

* Bu üç yazıdan birincisi, ilk defa “Batısöz” dergisinde yayınlanmıştır.

Halil İbrahim Balkaş

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.