Ana Sayfa > Genel > Osmanlıca

Osmanlıca

DSCN0834Aslında her şey yazıya da fotoğraf olarak seçtiğim bu taşla başladı ve Konya yolculuğunu da unutmamak lazım tabi.

Denizli’nin sanayi bölgesinde kalmış olan bir mezarlık var; İlbadı mezarlığı. Tarihi, Türklerin Batı Anadolu’yu fetih yıllarına kadar dayanır. Burada kimler medfun değil ki; hayatı filmlere konu olacak kadar ilginç bir kadın komutan Fatma Hanım, Mehmet Gazi, Şirvani Dede, Said Nursi’nin talebesi Hafız Ali ve İzmir’in işgaline ilk fetvayı veren Ahmet Hulusi Efendi’nin mezarı buradadır.

Yıllardır işe gidiş gelişlerimde İlbade mezarlığının istinat duvarındaki bu taşla göz göze gelirdik. Belki bir duvar ustası inşaat sırasında, bir kenara moloz diye atılmış bu taşı gözüne kestirmiş ve duvardaki gediğe oturtuvermişti.

Taşa o kadar aşinaydım ki; hani gözümü kapasam harflerin sayısını, kıvrımlarını, harekeleri usta bir hattat gibi çizebilirdim. Yosun bağlamış, yıkılmaya yüz tutmuş duvarda bu taş bir şifre ya da esrarlı bir alemin anahtarı gibiydi ve ben sanki taşın şifresini çözersem önüme Alice gibi harikalar diyarı açılacaktı.

Ve Konya yolculuğu… Hani Cemil Meriç Konya yolculuğu sırasında kendi insanımı keşfettim, kendi öz kültürüme döndüm der, işte benim Osmanlıcayla alâkam, kitabelere, hatlara ve yazma eserlere ilgim bu yolculuğun bir ürünüdür.

Şöyle ki; Şeb-i Aruz törenleri için Hz. Pir’in makamındayım. Onun gül bahçesinde dolaşmak, müzenin manevi havasını solumak benim için büyük lütuftu. Müzede birbirinden eşsiz paha biçilmez eserler sergileniyordu. Benim gözlerim ise duvarlardaki her bireri usta hattat elinden çıkma levhalara ve camekân içindeki el emeği göz nuru yazma eserlere çevriliydi.

Sadece bakıyordum. Yanımdaki turistler de bakıyordu. Kimi çekik gözlü Japon, kimi sarışın Alman kimi uzun boylu İngiliz. Turistin milliyetinin ne önemi var. Hepsi de Hz. Pir’in gel davetine icabet edip gelmişler onun mübarek misafiri olmuşlardı. Turistlerle birlikte yazma eserlere, levhalara bakıyorduk. İşte o anda beynimde şimşekler çaktı. Kafka’nın dönüşüm hikâyesindeki gibi bir dönüşümü ben zihnimde yaşamıştım. Kendime soruyordum. Bu turistlerden farkın ne? Öz be öz memleketimde dini ve kültürel eserlerini, değerlerini bir turist gibi seyrediyorsun. Belki de bu insanlar yazmalar, levhalar hakkında bilgi sahibi, çünkü senin gibi bön bön bakmıyorlar.

İşte orada Hz. Pir’in huzurunda bir söz verdim. Sen şahit ol Pir’im dedim. Atalarımın yüzlerce yıl kullandığı bu lisanı öğreneceğim. Öğreneceğim ve toprağa yaslanmış beyaz mezar taşlarını okuyacağım.  Bozuk kurnasından su akan bir Osmanlı çeşmesinden su içtikten sonra kitabedeki hayrat sahiplerine dualar edeceğim ve Allah nasip eder de bir daha ziyaretine gelebilirsem, levhalara turistler gibi bakmayacağım.

Her şeyden önce Osmanlıca bir yazı dilidir. Türklerin İslâmiyeti kabul ettikten sonra asırlar boyu kullandıkları yazı dili. Yabancı bir lisan değil Arap harfleriyle yazılan Türkçedir. İçerisinde Arapça kelimeler vardır, ama bu kelimeleri Arap da anlamaz, bu kelimelere yeni anlamlar yüklenmiştir. Farsça kelimeler vardır, bu ancak lisanımızı zenginleştirmiştir. Dile giren her bir yabancı kelime Türk sesi ve sanatıyla işlenmiş, dillere ve gönüllere yerleşmiştir. Kısacası Osmanlıca dedelerimizin kullandıkları öz be öz bu topraklara ait bir yazı dilidir.

1 Kasım 1928 yılında çıkartılan bir kanun ile yazı dilinde Arap harfleri terk edilerek yerine yeni Türk harfleri olan Latin harfleri kabul edilmiştir. Aradan 86 yıl geçti. Bugün küçük bir azınlık hariç tutulursa kimsenin harf inkılâbıyla bir derdinin olduğunu düşünmüyorum. Türk Milletinin yeni bir harf macerası demek Milleti tekrar cahil bırakmak ve sıfırdan başlamak demektir. Böyle bir maceraya gerek de yok.

Demek istediğim ülkemizde dil meselesine hep ideolojik yaklaşıldı. Oysa ne Arap harflerini okuyup, yazabilmek gericilik ne de Latin harflerini okuyor ve yazıyor olmak ilericiliktir. Bugün Avrupa medeniyetinin temelini oluşturan bir takım ülkeler bile Latin harflerini kullanmıyorlar. Peki ya dünyanın diğer ülkeleri? Çin, Hindistan, Rusya, Japonya, İsrail….vs Aklıma ilk gelen ülkeler bunlarda Latin alfabesini kullanmadıkları gibi kendi harflerinin zorluğundan şikayetçi değiller, aksine alfabenin yaygınlaşmasını teşvik ediyorlar.

O halde bu meseleye eski harfler Türkçe’ye uygun değildi, okunuşu yazılışı zordu, bu harfler bizi çağın gerisinde bıraktı… vs gibi ideolojik yaklaşımlardan vazgeçilmelidir. Latin harflerinin kabulündeki amaç Türklerin yeni bir kültür dairesine sokmaktı ve bunda başarılı da olunmuştur. Bildiğimiz gibi Türkler tarih boyunca değişik yazı kullanmışlar; Göktürk, Uygur, Arap, Kiril, Latin… vs  ve değişik kültür dairelerine girmişlerdir.

Bu yazı ile ilgili araştırma yaparken karşıma çıkan iki karikatür beni çok hüzünlendirdi; İlkinde gözlerim doldu. İkincisin de eski harflere olan nefrete bir anlam veremedim.

1. Cemal Nadir’in 1928 Akşam gazetesinde yayımlanan Hicret karikatürü. Harf inkılâbı çıkınca Cemal Nadir o kadar güzel bir karikatür yayınlar ki bu karikatür onun en çok sevilen karikatürlerinden olur. Şöyle ki; artık zaman değişmiş ve Osmanlıca harfleri tıpkı Son Osmanlılar gibi hicret yollarına düşmüştür. “Ha” harfi ihtiyar ve hasta “Kefi” sırtlamıştır, “Hı” harfi eline baston olarak “Rı” yı almış. “Ğayın” “Ye” harfini araba yapmış “Nun, Sin, Lamelih ve He” harflerini bu arabaya bindirmiş çekiyor. “Tı” harfi çıkın olarak “Elif ve Be” yi almış. “Mim, Dal ve Hemze” ise bacaklarına kuvvet.

2. Yine 1928 yılında Akbaba dergisine kapak olan karikatür. Şöyle ki; 31 Ağustos 1928 zaferi şeklinde sunulan bu karikatürde Gazi bir tepenin üzerinde elinde zafer alameti dolma kalem, ayaklarının altındaki Arap harflerini hezimete uğramış bir düşman gibi çiğniyor. Arkadan doğan güneşin adı ise Yeni Türk Harfleri…

Anlıyorum ki; bu ülkede eski harfler sadece yasaklanmakla kalmadı. Harf inkılâbı fırsat bilinerek eskiye nefretin, düşmanlığın boyutları ortaya çıktı. Öyle ki Resmi Binaların cephelerinde bulunan tuğra ve methiyelerinin kaldırılması ile ilgili kanunun mürekkebi kurumadan binalardan tuğralar, methiyeler kazındı. Her bireri ince düşünceyle seçilerek cami, han, medrese, ordugâh…vs duvarlarına yazılan ayetler, hadisler ve övgü sözleri sıvayla kapatıldı. Kitabeler yerlerinden söküldü ve tapularımız hükmünde olan mezar taşlarımız moloz yığını olarak bir yerlere atıldı.

Bu haliyle Osmanlıca çok çile çekmiş çok haksızlıklara uğramış bir insan gibi geliyor bana. Onu korumak, sahip çıkmak, şefkatli bir anne gibi kollarım kanatlarım altına almak istiyorum. Sahaftan aldığım Osmanlıca çocuk dergisi isimli mecmuayı okurken ya da Şair-i Azam Abdülhak Hamid’i, Yahya Kemal’in sessiz gemisini ve Risaleleri asıllarından okurken Osmanlıca harflerinin çocuklar gibi neşelendiğini hissediyorum ve bu eserleri asıllarından okumak büyük keyif veriyor bana.

Kimi kutsal dava, yüksek mefkure için öğrenir kimi ilmi araştırmalar yapmak kimi de benim gibi sadece merak ve sevgiden. Evet benim Osmanlıcaya karşı bir merakım ve sevgim var. Ben bu hattı özellikle rik’a hattını çok seviyorum. Harf devrimi öncesi yazılan bir kitabı, dergiyi elime aldığımda sanki büyülü, efsunlu alemlere girecekmişim gibi oluyorum.

İsa Avcı

– Haber Lotus –

HLotus

One thought on “Osmanlıca

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.