Ana Sayfa > Genel > Türk Aydınının Cezaevi İmtihanı

Türk Aydınının Cezaevi İmtihanı

Bu benim Ceza Tevkif evine ilk girişim. Eskilerin deyimiyle mapushaneye. Dikenli tellerle örülü yüksek duvarlar, burçlar misali gözetleme kulelerinde eli silahlı askerler… benim hiç de alışık olmadığım şeyler.

Bir suçtan dolayı burada değildim, iyi ki değildim zira kapalı kapılar, yüksek yapılar,  demir parmaklıklar ardında bir yaşam düşünemiyorum. Sadece Cezaevi İdaresinin düzenlediği ihale için buradayım. Belki bir bilemediniz iki saat sonra ihale işlemleri bitecek ve ben buradan ışık hızıyla çıkacak (kaçacak) tekrar özgürlüğe kavuşacağım. (umarım ihale bizde kalmaz da tekrar buraya gelmem.)

Kimlik kontrolü, parmak izimin alınması, x-ray cihazından geçme, üst baş arama, elime tutuşturulan manyetik kartın bir türlü çalışmaması derken içeriye alınmam tam kırk beş dakika sürdü.

Şüphesiz muhitin insan üzerindeki tesiri yadsınamaz. Bu tesir müspet ya da menfi olabilir. Böyle bir mekândaki tesiri ise herkesin malumudur. Nitekim İdare personelinin yüzleri bulundukları mekândan da kasvetli. Suratlar asık, bakışlar şüpheli, tavırlarda hep teyakkuz hali vardı. Hitaplar emirvâri, konuşmalar buyurgandı. Sigara yasağı levhası altında pöfür pöfür sigara içiliyor, sigara dumanları kafes tellerle örülü küçük pencerelere hücum ediyordu. Ne diyordu şair: “Çatık kaş hükümet dedikleri zat.” Şair dedim de Türk aydınının cezaeviyle imtihanına birazdan değineceğim.

Bir gardiyanla ayaküstü sohbet diyoruz; “doluluk oranı yüzde yüzü aştı. Mahkûmlar ranzalar da et tavukları gibi üst üste yatıyorlar. İçeride kimler yok ki; hırsızı, arsızı, uğursuzu, zânisi, bânisi (çürük bina yapanlar), katili, üçkağıtçısı, dolandırıcısı, vurguncusu, oğlancısı, vatan haini, vatan kurtaranı, çetecisi, şikecisi… mübarek sanırsın memleket bir baştan bir başa ittifakla suç işleyip cezaevine düşmüşler. Gel de uğraş bunlarla. Emin ol yapılacak iş değil, bağlasan durulmaz ama neylersin ekmek davası. Geçenlerde bak ne oldu. Mahkûmlar, aralarında iddiaya girip müebbetlik birini gaza getirmişler. O şerefsiz de gitti çaylak bir gardiyana jilet attı. Çocuğun verilmiş sadakası varmış, bereket boyun damarını kestirmedi. Hâlâ şoku atlatamadı zavallı şu an idari izinde kendisi.”

Yanılmıyorsam Viktor Hugo “bir okul açan bir hapishane kapatır” demişti. İnsanların okur yazar olmasıyla cahilliğin ortadan kalkacağını dolayısıyla da suç oranlarının azalacağını ifade eden bu güzel söz maalesef Türkiye şartlarında geçerliliğini yitiriyor, çünkü istatistiklere bakıldığında okul sayısındaki artışa paralel olarak hapishane sayısı da artmış hatta eğitim, öğretimle birlikte işlenen suçlar daha bir nitelik ve beceri kazanmıştır. Bugün yüz elliyi aşan üniversite sayıları binlerle ifade edilen lise ve dengi okullara sahibiz. Ceza Tevkif evleri sayısı dört yüze yaklaştı ve içeride yüz yirmi bini aşan tutuklu ve hükümlü bulunuyor.

 

Elimde siyah deri çanta, sırtımı cezaevinin soğuk duvarına yaslamış bir yandan ihalenin neticesini beklerken diğer yandan suç, ceza, adalet, hukuk gibi kavramları düşünüyorum. Topal aksak giden bir adalet sistemine sahibiz. Böyle bir adalet sistemine ne kadar güvenebiliriz? Milyonlar harcanarak inşa edilen cezaevlerine rağmen evlerimizde ne kadar rahat uyuyabiliyoruz? Sokakta, caddede ne kadar emniyet içindeyiz? Katiller hak edilen cezayı alıyor mu? Bu cezalar maktul yakınlarının vicdanlarını rahatlatıyor mu? Hırsızlar buradan çıkınca hırsızlığı bırakacak mı? Asker polis katilleri yarın aramızda mı dolaşacak? İçerideki hükümlülerin hepsi suçlu mu? Delilleri karartma, yalancı şahitlik ya da başka bir sebepten dolayı haksız mahkûm olan yok mu? Bir kutsal dava, fikir ve hürriyet için, insan hakları namına hapishanelerde çile çekenler var mı hâlâ?

İşte tam bu noktada Türk aydını, şairi, yazar ve çizer takımının cezaeviyle imtihanını düşünüyorum. Evet, bu ülkede bir zamanlar yazarçizer takımının yolu hapishaneden geçiyordu. Cezaevleri Türk aydınının adeta ikinci adresi olmuştu. Belki de Türkiye’de aydın olmanın ilk şartıydı cezaevine girmek. Bir yazıdan, şiirden ya da bir fikir beyanından sorgusuz sualsiz cezaevini boyluyorlardı hemen.

Listeye bakar mısınız? Kemal Tahir, Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Necip fazıl, Nazım Hikmet, Osman Yüksel Serdengeçti, Orhan Kemal, Hikmet Kıvılcımlı, Sait Nursi, Zekeriya Sertel, Nihal Atsız, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu… vs

Yukarıdakilerin ortak özelliği şu an hiçbirinin aramızda olmayışı. Dilerseniz bu listeyi uzatabilirsiniz.

O cezaevlerinin kalın duvarları arkasında, nem ve küf kokan karanlık hücrelerinde nice kitaplar, şiirler yazıldı. Nice fikir ve düşünce ağları örüldü. Öyle kitaplar ki her biri ruhumuza işleyip hayatımıza yön verdi. Öyle şiirler ki; bestelendi şarkı oldu dillerden dillere dolaşıp gönüllerimizi coşturdu. Öyle fikirler ki ışık misali ufkumuzu aydınlattı. Şimdi sözü sözün sultanlarına bırakalım:

NECİP FAZIL:
Zindan iki hece mehmedim lafta
Baba katiliyle baban bir safta
Bir de geri adam boynunda yafta
Halimi düşünüp yanma mehmedim
Kavuşmak mı belki daha ölmedim.

Avlu… Bir uzun yol… Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli…
Git ve gel… Yüz adım… Bin yıllık konak.
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

SEBAHATTİN ALİ:
Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül, aldırma
Ağladığın duyulmasın,
Aldırma gönül, aldırma
Dışarda azgın dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma

NAZIM HİKMET:
Geldi dört güvercin, su da yıkanmak için. Su mahpushane yalağındaydı.

Ve güneş güvercinlerin gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı.

Girdi dört güvercin yıkanmak için suyun içine

Ve kederli toprakta dört insan baktı dört güvercine

Güvercinler hep beraber güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında uçabilir.

Durdurmaz onları demir ve duvar, güvercinlerin yumuşak kanatları var

Ve kanatlar şimdi burada şimdi damın üzerinde

İnsanların kanatları yok, insanların kanatları yüreklerinde

Dört güvercin güneşe varmak için yıkandı uçtu sudan.

 

Kitap okuyor mahkûm Halil

Çevirirken dizinde duran kitabın yapraklarını

Çok rahat bir ustalıkla kullanıyor

Bileklerinden demirli parmaklarını

Kitap ve kelepçelerle on üç senedir

Bu beşinci yolculuğudur. Gözlerinin altında çizgiler

Şakaklarında beyaz. Halil belki ihtiyarladı biraz

Fakat kitap, kelepçe ve yürek eskimedi.

OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ:
Yıkılası hapishane damları anam
Yandım Allah yandım, daha mı yanam
İçtiğimiz gözyaşı, ekmeğimiz gam
Her yeri kaplamış bir kara duman
Geçmiyor, geçmiyor şu kahpe zaman
Bir af çıkmazsa da halimiz yaman
Yıkılası hapishane damları anam
Yandım Allah yandım, daha mı yanam

AZİZ NESİN:
Diyelim zindana düştün bir ip al
Görmediğin yıldızları diz ipe bir bir
Sonra yıldızlardan kolyeyi
Düşlerindeki sevgilinin boynuna geçir

Kerpiç yapacaksanız beni
Okullarda kullanın
Cezaevlerinde değil

SAİD NURSİ:
Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim.

***

Bir tarafta cana kasteden caniler, namusları kirleten zâniler, çürük bina yapan bâniler diğer tarafta yüce dava ve fikirleri uğruna mücadele edenler… baba katilleriyle aynı safta yan yana muamele görmeleri adalet mi?

Ömürlerinin üçte birini hapishane zindanlarında geçirmeye göze alan bu insanların derdi neydi? ne istiyorlardı? Bu topraklarda insan haklarının, din, vicdan ve fikir özgürlüğünün mâkes bulmasını istiyorlardı. Bu topraklarda kazanılan milli servetin fırsat eşitliği çerçevesinde eşit ve adil dağıtılmasını istiyorlardı. Daha refah daha mutlu bir gelecek istiyorlardı. İktidar sahipleri, idareciler, menfaatlerini her şeyin üzerinde tutan sömürücüler ise onların mahkûm olmasını istiyordu. Zulüm, sömürü ve haksızlık karşısında sıradağlar gibi dimdik duran bu insanlar hapsi boylasın da sömürücüler ülkeyi kolaylıkla sömürebilsin, aydınlarımız zindan köşelerinde çürüsün de menfaatperestler ülke topraklarını sessiz sedasız yabancılara peşkeş çekebilsin.

 

Sebep mi lazım, alın size sebep; komünist, faşist, marksist, ateist, dinci, gerici, yobaz, vatan haini… işte bu kadar kolay. Bu topraklarda yaftalamak, isim takmak bu kadar kolay. O kadar ki bir aydınımız hem irticai konuşmaktan mürteci hem de komünist propagandası yapmaktan komünist diye yaftalanmış ve bu sıfatlarla yargılanmıştır.

Bazen iyi ki hapishaneye girdiler, girdiler de bizlere zengin edebi eserler bıraktılar diyesi geliyor insanın ama, hayır… öyle değil. O yüksek şahsiyetler içeride inandıkları dava ve ideolojileri uğruna çilelerini doldururken dışarıda aileleri aynı acı akıbete maruz kaldı. O fikir çilekeşlerini nemli hapishane hücreleri değil işte bu evlâd-ı ıyal kaygısı mahvetti. Aileleri perişan oldu. Çocukları doktora gidemedi, karıları ev kirasını, elektrik su parasını ödeyemediklerinden sokağa atıldı. Dostlar selamı sabahı kestiler.

Tahliye olunca dertler çileler bitmedi. Takip edildiler, evleri defalarca didik didik arandı, beş parasız kaldılar. Günlerce iş aradılar. Bulanlar şanslıydı zira bulamayanlar çöplük çöplük gezip çöp tenekelerinde ekmek aradılar. Kimileri tekrar gözaltına alındı. Hapishaneye giderken; “açın kapıları geliyorum” dediler. Kimileri hafakanlar denizinde boğuldu kimileri hapishaneyi medrese-i yusufiye belleyip ilim ve irfan yuvasına çevirdi kimileri de bir türlü geçmek bilmeyen hapis günlerini sabır ve metanetle karşıladı.

 

Bazen hayattan ziyade ölümü istediler. Son arzuları Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmekti. Mezar taşı olmasın, yeter ki koyu bir çınar gölgesi olsun, yeter ki bahar çiçeklerinden bir demet derip mezarları başına getirilsin. Bunu bile çok gördüler. Vatandan çıkmak zorunda kaldılar, vatandaşlıktan çıkarıldılar, ülke ülke gezip vatandaşlık dilendiler sonra da yabancı memleketlerde vatan hasretiyle yanıp tutuştular. Gurbet ellerde sonlandı hayatları.

 

Bu ülke kimleri bağrına basmadı ki. Bu topraklar kimlere vatan olmadı ki. Başkalarına son derece müsamahalı, hoşgörülü olan siyasi irade aynı müsamaha ve hoşgörüyü maalesef kendi aydınından esirgemiştir.

 

Açılım günleri… dost, düşman herkese zeytin dalı uzatılan herkesten özür dilenen günler… Zaman gösterdi ki açılım projesi bir bomba olup elimizde patladı. Özür dilemeler ateşli bir silah gibi geri tepti. Düşman düşmanlığından vazgeçmedi, dost sandıklarımız arkadan kuyu kazmayı bırakmadı, ama her şeyden önce Devletin, hükümetin, iktidar sahibinin, sermayeyi elinde tutanların ya da top yekün sistemin Türk aydınına bir özür borcu yok mu?

İhale kararı açıklanırken gayet soğukkanlıydım ve bizde kalmadığı için hiç üzülmedim, zira tekrar buraya gelmek istemiyordum.

İsa Avcı

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.