Ana Sayfa > Kitap ve Kültür > Zamanın ayak izleri – Tarih’in romanlardaki yeri

Zamanın ayak izleri – Tarih’in romanlardaki yeri

“Tarih bilmeyen diplomat, pusuladan anlamayan kaptana benzer. Her ikisinde de karaya oturma tehlikesi, kaçınılmaz sonuçtur” demiştir Cevdet Paşa.

Tarih, geçmiş zaman bilimidir evet ama aydınlık bir gelecek, ancak geçmişten ders alarak tesis edilebilir.

Cevdet Paşa 19. asırda Osmanlı Devleti’nin yetiştirdiği en önemli devlet adamlarından ve tarihçilerinden biri olduğu kadar kaleminde usta bir şair ve yazardır da aynı zamanda. Tarih-i Cevdet adıyla bilinen ve Osmanlı tarihini anlatan on iki ciltlik bir eser kaleme almış, farklı türde verdiği eserleriyle hem bir tarihçi
olarak, hem de tarihi roman yazarı olarak karşımıza çıkmıştır. Oysa tarihçi olmak ile tarihi roman yazarı olmak arasında ciddi bir fark vardır.

Tarih bilmeden tarihsel roman yazılmaz elbette ancak tarihi iyi bilen her tarihçi de tarihi roman kaleme alamaz.

Peki tarihçi olmak ile tarihi roman yazarı olmak arasında nasıl bir fark vardır?

Tarih Vakfı’nın kurucusu ve başkanı olan İlhan Tekeli tarihçinin görevini “Tarih ancak bugünden geçmişe gidilerek bir bütün olarak kavranabilir ve bu nedenle tarihçinin yaklaşımı bugünden geçmişe gitmek suretiyle tarihi anlamak olmalıdır,” şeklinde açıklar. Öte yandan Çiçero’ya göre tarih, geçen zamanların şahididir, ve tarihçi onun gerçeklerini aydınlatır, anıları meydana çıkarır, eski zamanlardan bilinmeyen olayları anlatarak günlük yaşamımıza yol gösterir.

Tarihçi, geçmişin kayda değer yönlerini ortaya koyar ve insanları geçmişlerini tanımaları yönünde bilgilendirir. Bunu yaparken hayal gücünü asla devreye sokmaz, kronolojiye bağlı kalır, olayların oluş sırasına ve biçimlerine hiç bir şekilde müdahale etmez, edemez. Bir çok tarihi vesikayı karşılaştırmalı olarak tahlil ederek bir sonuca varır ve tarafsız, objektif bir bakış açısıyla okuyucuya sunar. Objektiflik tarihçinin olmazsa olmazıdır.

Oysa tarihi roman yazarının durumu tarihçinin durumundan oldukça farklıdır. Tarihi roman yazarı, tarihçinin sunduğu kesin bilgileri alır, üstüne efsaneleri ekler, tüm bunları kendi hayal dünyasında harmanlar, duygularını, düşüncelerini, hayallerini de katarak tarihi gerçekliklerin ışığında yepyeni bir kurgu çıkarır ortaya.

Bu yaklaşımıyla geçmişi yeniden ele alıp sorgularken bir bakıma “tarih” kavramını da tartışmaya açmış olmaktadır. Bundan böyle tarih ne kadar gerçektir, ne kadar yazarın kurgusudur sorusu okuyucunun aklını kurcalamaktadır.

Edebi kaynaklar tarihsel roman türünün dünya edebiyatındaki ilk örneğinin İngiliz yazar Walter Scott tarafından verildiğini yazar. Scott, İskoç halkına ait efsane ve halk hikayelerini derleyip toplamış, kendi tarih bilgisiyle harmanlayarak ortaya ilk tarihsel romanı çıkarmıştır.

Türk edebiyatında ise ilk tarihi roman denemesini Ahmet Mithat, Yeniçeriler adlı eseriyle vermiştir. Batılı anlamdaki ilk tarihsel romanımızın ise Namık Kemal’in Cezmi romanı olduğu söylenir.

İlkleri bir yana bırakacak olursak tarihsel romanlar, tarihin değişik dönemlerindeki olayları işler ve romandaki kahramanlar gerçek ya da düşsel olabilirler.

Bu anlamda romancının tarihsel bilgiyi yorumlamasında hiç bir sınır yoktur. Hatta tarihsel gerçekliği yazar istediği tarzda değiştirebilir.

2005’de yayınlanan İskender Pala’nın Şah ve Sultan adlı romanı tarihsel roman türünün en güzel örneklerinden biridir. Tamamen gerçek tarihsel bir olay ve tarihi kişilikler etrafında kurgulanan romanda yazarın hayal gücüyle yeşeren ve gerçek mi yoksa kurgu mu olduğunun okuyucu tarafından tamamen
muamma kaldığı bir aşk hikayesi de anlatılır. İşte tarihsel romanların belki de en güzel yanı budur: ne kadarının gerçek, ne kadarının kurgu olduğunu okuyucu asla tahmin edemez.

Öte yandan Mithat Cemal Kuntay’ın 1938’de kaleme aldığı Üç İstanbul adlı eserinde İstanbul’un geçirdiği üç farklı zaman dilimi anlatılır.

Hikayenin arka planında bir yandan Namık Kemal, Abdülhak Hamid, Tevfik Fikret gibi Türk edebiyatının üç önemli ismine yer verilirken, hikayenin baş kahramanı yazarın tamamen hayal gücüyle kurguladığı Adnan adlı bir kurmacadır. Böylece gerçek ile gerçekdışılığın iç içe geçtiği, duygularla, hislerle, insan hayatına dair hakikatlerle bezeli başarılı bir geçmiş zaman anlatımı ortaya çıkmıştır.

Tarihsel romanlara bazen tarihi bir kişilik konu olur, bazen de kurgu önemli bir tarihsel olay çevresinde gelişir.

Türk edebiyatındaki tarihi romanlar genellikle Osmanlı tarihinin zaferlerini konu edinmiştir. Örneğin Kemal Tahir’in 1967’de kaleme aldığı Devlet Ana adlı eserinde Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi ele alınmıştır. Daha milliyetçi/gelenekçi yazarlardan biri olan Necati Sepetçioğlu ise Malazgirt Savaşını konu edindiği romanlarıyla Türk edebiyatının tarihi romanlarına örnek teşkil eder.

Tarihi, tarihçilerden ve tarihi evraklardan okumak kadar işin içine yazarın hayal dünyasının da girdiği tarihi romanlardan okumayı daha çok severim.

Hem bir tarihsever olarak hem de tarihsel romanlar yazan bir yazar olarak ilk tarihi roman denememi 2008 senesinde Tuğra isimli eserimde vermiştim.

Yazarlığın sunduğu “sınırsız hayal gücünü kullanma yetkisini” bu eserimde zamanlar arası bir yolculuk yaparak 2. Abdülhamid dönemine gitmek suretiyle kullandım.

Tuğra, Çukurcuma’da padişah tuğraları satan bir antikacı dükkanında başlayan ve zamanda açılan bir boyut kapısı vasıtasıyla okuyucuyu 1878 Osmanlı zamanına götüren bir kurgu üzerine kurulu. Bu kitabı yazarken bir tarihçi titizliğiyle çalıştığımı, ama aynı zamanda hayal gücümü özgür bırakabilmenin
konforunu da yaşadığımı söylemeliyim. Tarihi roman yazarken yazdığınız dönemle ilgili çok ciddi bir araştırma içine girmelisiniz. O dönemin şartlarını, coğrafyasını, insanlarını, giyim tarzlarını, konuşma biçimlerini ve hatta zamanın teknolojisini derinlemesine araştırıp, fikir sahibi olmalısınız.

Aksi takdirde okuyucu tarafından hiç de hoş karşılanmayacak türden hatalar yapabilirsiniz. Örneğin Osmanlı dönemi zamanında geçen bir tarihi roman yazarken iletişim aracı olarak telefonu kullanamazsınız. Dönemin gerçekliğine uyan haberleşme teknikleri hakkında bilgi edinmeli ve kurgunuz içinde bunlara yer vermelisiniz.

Tuğra’yı yazarken dalgınlıkla hikayenin akışı içinde bir yerde “telefon” kelimesini kullanmıştım. Bu gerçekten gözümden kaçmış olan büyük bir hataydı.

Çünkü konunun geçtiği yıllarda telefon henüz icat edilmiş değildi. Neyse ki kitap baskıya gitmeden önce editör okuması sırasında bu hata fark edildi ve “telefon”, dönemin haberleşme aracı olan “ulaklar” ile değiştirildi. Buna benzer bir örneği yine tarihsel bir kişiyi, Leonardo Da Vinci’nin hayatını anlattığım Kayıp Mona Lisa adlı romanımın yazımı sırasında yaşadım. Bu defa kurgu içinde “fermuar” kelimesine yer vermiştim; oysa ki 16. yüzyıl Avrupasında henüz fermuar da keşfedilmiş değildi.

Tarihin değişmez gerçeklikleri arasına hayal gücünüzle sızabilmek gerçekten müthiş bir duygudur. Roman yazarı dilediği anda zamanlar arası bir yolculuğa çıkabilir ve “geçmiş” diye adlandırılan “tarihin herhangi bir kısmına” dilediği anda gidip, yine dilediği anda geri dönebilir. Tarihsel geçmişin kuytularında kalan olayları kaleme alabilir, hatta hiç yaşanmamış hadiseler kurgulayabilir, hayali karakterler yaratabilir. Hatta yine yazar tarihin akışını kendi kurgusunda istediği gibi  değiştirebilir, olayları kendi istediği şekle sokabilir ve tüm bunlardan dolayı asla sorumlu tutulmaz, suçlanmaz. Çünkü roman yazarı hayal gücüyle var olur ve bu, bir tarihçinin asla sahip olamayacağı bir imtiyazdır. Çünkü tarihçi tarihi olduğu gibi anlatmakla yükümlüdür. Noktasına virgülüne dokunmadan, dokundurmadan…

Gelgelelim, tarihin ne kadarı hakikattir, ne kadarı şaibelidir sorusuna uygun bir cevap bulabilir miyiz? Cenap Şehabettin’in şu sözü düşündürücüdür: “İnsan tarihe her istediğini söyletebilir; çünkü ölüler itiraz edemezler.”

Toprak alan, toprak veren; mağlup olan, galip gelen devletleri ve yapılan anlaşmaları tarihi belgeler ve tarihçiler anlata dursun,  savaşların yarım bıraktığı hayatları, parçalanmış aileleri, kaybolan hayalleri, yaşanamayan aşkları, hasreti, gözyaşını, tutkuyu, yalnızlığı, kısacası tarih boyunca yaşamış/yaşayan/yaşayacak olan her devrin insanının ortak duygularını anlatan yine edebiyat ve yine roman olacaktır. İşte bu yüzden edebiyat, tüm dallarıyla beraber, özgür bırakılmalı, yazarların hayal ve düşüncelerinin önüne set çekilmemelidir.

( Bu yazı Edebiyatist dergisinde de yayınlanmıştır. )

Şebnem Pişkin

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.