Yöntem Hakkında
Bu çalışma müddeilere ve muterizlere cevap niteliğinde olduğundan, Tevhid nesli.de sitesindeki i’tirâzları esas aldığımızdan,, meseleleri belli bir düzen içerisinde anlatma imkânımız olmayacaktır. En grift ve îzâhı müşkül meseleler düzensiz olarak karşımıza çıkacaktır. Zarûrî olarak cevaplarımız, müddeilerin iddiasıyla şekillenecektir. Meselâ okuyucuyu bir ziyâfet sofrasında farz edersek, okuyucunun önüne bir sofrada yenebilecek lezzetler karışık ve düzensiz olarak gelecektir. Önce çorba aperatifler en son tatlı gibi alışıldık bir düzende gelmeyecektir. Okuyucu, aradığı cevâbı veyâ çözemediği bir meseleyi başta bulamasa da zannediyorum daha sonraki cevaplarda aradığını bulacaktır. Bu noktada bizim için en tedirgin edici husûs, zarûrî olarak yapacağımız kazı ve ifşâatlardan,, mes’eleye yabancı okuyucuların bizim murâd etmediğimiz algılara varmasıdır. Anlattıklarımızdan zihninde Ehl-i sünnet hâricinde bir algı tezâhür ederse onu zihninden kaldırıp atsın ya da yorum sütunundaki imkândan faydalanarak doğru algılayıp algılamadığını sorarak tashîh ettirsin.
Şunu da bilmek lâzımdır ki, Velâyet irfânı,, ya’nî Yûnus, Mevlânâ, Muhyîddîn Arabî hazretleri gibi kibâr-ı evliyânın Kur’ân’ı ve Allah’ı anlamaları,, Büyük ölçüde Ehl-i sünnet âlimlerine ve imâmlarına mutabık olsa da,, Evliyânın irfânı zâhir metodla çalışan âlim ve imâmların irfân ve akâidinin fevkinde ve ötesindedir.
İ’tirâzı yapan müddeilerin i’tirâz ettikleri mes’elelerde neyi nasıl anladıkları çoğu yerde belirsiz kalmıştır. İ’tirâzları,, meseleleri alıntı düzeyinde yapıştırmaktan ibârettir. Yapıştırdığı alıntı da neye i’tirâz ettiğini neden ve niçin i’tirâz ettiğini ve doğrusunun ne olması gerektiğini anlatmaktan yana bile i’tirâzın şartlarına uyulmamıştır. Belirttiğim husûslara riâyet ederek, Eğer doğru ve dürüst bir i’tirâz yapmış olsalar Mes’elelerden çok uzak olduklarından, İ’tirâzları esnâsında zâten cehâletleri ve meselelere yabancılıkları açığa çıkacak. Meslek hâline getirdikleri bu işi muhtemelen yapmaktan bile vazgeçmiş olacaklardır.
Müddei ve muterizlerin neye i’tirâz ettiklerini açıkça ifâde edemeyip sırf alıntıların yapıştırılması, cevaplarımın mâhiyetini tesbît noktasında en zorlandığım husûs olmuştur. Çünkü alıntılar deryâ gibi ilimleri ihtivâ etmektedir. Alıntıların şerhini yapmak yetersiz bilgi ve basîretimle hem müşkül hem de yeterli bilgi ile donanımlı, Allah’ın inâyetiyle basîretli olan birisi için dahî çok tafsîlâtlı îzâhları istilzâm eder. Eğer müddei, yapmış olduğu alıntılarda neye i’tirâz ettiğini belirtmekten âciz olmasaydı benim işimi kolaylaştırmış olacaktı. İtirâzcının bu üstünkörü üslûbu nerdeyse daha değişik bir formatta beni cevap yazmaya sevkedecekti. Tevhidnesli.de sitesindeki itirâzların bir çok tevhid müddeisi ve tasavvuf itirazcısının yazılarıyla desteklenmiş olması ve toplu hâlde daha tafsîlâtlı bir inkâr ve i’tirâzın net ortamında mevcûd olmayışı, bu sitedeki yazıları muhatap almamı iktizâ etti.
Doğru dürüst bir cevap verebilmemiz için alıntı düzeyinde çalakalem yapılmış i’tirâzları belki niyet okuma yoluyla derleyip toparlamak ve netleştirmek gerekmekteydi. Bu yüzden itirâz alıntılarının sonunda İDDİA başlığında i’tirâzcı adına İ’tirâzlarını hem genişlettim (çoğalttım) hemde toparladım.
Tevhîd Müddeilerinin itirâzlarını kırmızı renkle aynen kopyalayıp yapıştırıyorum. Bu itirazların altında “İDDİA” başlığı ile tek bir paragrafta i’tirazlarını genişletiyor ya da toparlıyorum. Bu paragraf benim cümlelerimden ibâret olduğu için karışmasın diye altını çizerek yazıyorum.
Tevhîd Müddeilerinin itirâzları
4 – TASAVVUF VE VAHDET-İ VUCUD İNANCI [1]
A – Mekke müşriklerinde dahi bulunmayan yanlışlık
Daha önceki bölümlerde ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi, Mekke müşrikleri Allah’ın mevcudiyetini biliyor ve kabul ediyorlardı. O’nun mutlak güç ve kudret sahibi olduğunu, herşeyi yaratan olduğunu tasdik ediyorlardı. Ancak ayette de geçtiği gibi, onlar bu olumlu özelliklerine rağmen müşriktiler, çünkü Allah’ı gerektiği kadar ve gerektiği biçimiyle bilmiyor, tanımıyorlardı.
Dolayısıyla inançlarının olumlu yönleri, olumsuzlarla karşılaştırıldığında bir anlamı kalmıyordu. Onların Allah’la ilgili inançlarının genel özellikleri şöyle idi; onlar putları Allah ile kendi aralarında aracı ve putları kendileri için Allah’a karşı şefaatçi kabul etme yanlışlıklarına karşılık, Allah ile yaratıkları, varlık ve sıfatlar itibarıyla tamamen ayrı kabul etmek gibi bir doğruya da sahiptiler.
Hatta Allah ile yaratıkları ayırmada o kadar hassastılar ki bu hassaslıkları bir başka yanlışlığa neden olmuştu. Söz konusu yanlışlıkları, Allah’ın yüceliği nedeniyle, hiç bir yaratıkla aşağılığı nedeniyle ilgilenmeyeceği inancıydı. Bu yanlışlık nedeniyledir ki Resûlüllah (sav)’e karşı çıkarken Allah’ın bir insanı elçi olarak seçmiyeceğini, Öylesi yüce bir varlığın insan ile irtibat kurmayacağını belirtiyorlardı.
İşte bütün bunlar ve özellikle de inançlarındaki olumlu yönler nedeniyle Resûlüllah (sav)’e ilk gelen ayetlerden bir kısmını oluşturan ve Tevhid esasının başhbaşına açıklandığı bir sûre olan İhlâs sûresi “De ki O Allah tektir” ayetiyle başlıyordu. Yani müşriklerin “Rabb’ın nasıldır, kimdir?” içerikli sorularına Resul aracılığıyla “Bilmek istediğiniz Rabb’im yeni bir İlâh değil, Allah’tır. Benim Rabb’im, diğer mabudları bırakarak kendisine ibadet edeceğiniz yeni bir Rabb değildir. Aslında o Rabb, Allah dediğiniz Rabb’ın kendisidir” biçiminde cevap verilerek, Allah’la ilgili inançlarının doğru yönleri tasdik edilip açıklanıyor, yanlışları da gösteriliyordu.
Böylelikle onların Allah inancı, tashih edilmiş oluyordu. Ayrıca daha önce de belirttiğimiz gibi onların yanlışlarının en önemli yönünü ise İlâh, Rabb ve Melik’lik sıfatlarını parçalayıp bir kısmını kendilerine ait kılmaları oluşturuyordu. Bu nedenle ilk gelen ayetlerden itibaren bu sıfatların sadece Allah’a ait olduğu açıklanır.
Hatta bundan dolayı ki ilk ayetlerde Allah’ın İlâh, Rabb ve Melik oluşu tekrar tekrar vurgulanır. Bu hakikat insanların kafa ve kalplerine iyice yerleştirilir ve sonraki ayetlerde ise ayrıntılı sıfatlar fazla zikredilmeden Allah’tan sadece Allah ismiyle bahsedilir. Çünkü insanlar artık Allah’ın kim olduğunu doğru şekilde bilmektedirler.
Fakat ne yazık ve gariptir ki İslâm Tasavvufu ismiyle oluşan yapı içerisindeki bazı sûfiler, müslüman sıfatlarına rağmen, Allah hakkında, Mekke müşriklerinin sahip oldukları doğrular kadar dahi doğrulara sahip olamamışlardır. Hemen belirtelim bu tesbitimizi çok ağır bir iddia/itham olduğunu belirterek karşı çıkanların bulunmasını beklemek gerekecektir. Keşke öyle olsaydı. Fakat ne yazık ki bu tesbitimiz, ne bir iddia, ne de bir ithamdır, aksine gerçeğin ifadesidir.
İDDİA: Muteriz, Allah’ın insândan çok yüce ve farklı olduğunu belirtiyor. Putperest müşriklerin bile bu hakikati bildiğini fakat sufilerin Bu putperestler kadar bile Allah-insân, Allah-kâinât temyîzleri olmadığını iddia ediyor. Muteriz, Putperestlerin yücelik noktasında Allah’ı doğru bildiklerini, Fakat Allah’ın bir insânı elçi seçmesini olanaksız gördüklerinden yanlış düşündüklerini belirtiyor. Muteriz bu yolla Elçinin ilâhlaştırılmasının putperest müşriklerin müşrikliğinden daha büyük bir şirk olduğunu isbâta çalışıyor.
Bizim Cevâbımız
CEVAP:
Allah’ın çok yüce olduğu elbette doğrudur fakat çok farklı olduğu kısmen doğrudur. Eğer Allah’ın bizden mutlak farklı olduğu için çok yüce olduğu sonucu çıkarılırsa ki müddei bu iddiâdadır. Bizden mutlak farklı Bir Allah’ın yüce olması da batıl olur. Allah bu çeşit bir tenzîh ile, Allah’ı tenzîh edenlerin tenzîhinden Zât’ı ve Zât’ının mutlaklığı ile münezzehtir. Allah Zât’ı ile âlemlerden farklı ve üstün ve yüce fakat isim ve sıfâtlarının açığâ çıkması itibâriyle âlemlerin aynısıdır. Allah âlemlerden ne mutlak farklı ne de mutlak aynı dır.
Allah’ın mâhiyeti ile ilgili Yukarıdaki Târifi destekleyen ya’nî Allah’ın âlemden münezzeh olduğunu ve ilginçtir bununla birlikte Allah’ın âlemin aynı olduğunu belirten onlarca âyet zikredilebilir. Fakat ben zihinlerdeki berraklığı gidermemek için iki âyet ile iktifa edeceğim. Şimdilik bu kadar kâfîdir.
Bakın Hakk Teâlâ burada Zât‘ını âlemlerden tenzîh ediyor.
“Ey insânlar siz hepiniz Allah’a muhtâcsınız. Allah ise müstağnî ve övülmeye lâyık olandır.” (Fâtır 35,15)
Burada ise ayn‘ı kılıyor.
“Ne yana dönerseniz Allah’ın vechi ordadır” (Bakara 2,115)
Zikrettiğimiz birinci âyetteki müstâğnîlik, kabuk ehlinin zannettiği gibi Allah’ın âlemlerden ayrı olması ve aralarında mutlak münâsebetsizlik olması gibi bir tenzîh (ayırma, beri tutma) olursa. Allah böyle bir tenzîhten yana çok yüce ve münezzehtir. Yukarıdaki âyet-i kerîmede Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Müstağnî ve övülmeye lâyık olandır.” Bu müstâğnîlik ve münezzehlik öyle bir müstağnîlik ve münezzehliktir ki, bütün mahlukatının varlığını muhit ve onlara kendilerinden daha akreb olanın münezzehliğidir. Böyle olmayıpta Allah ile Kâinât arasındaki münâsebet, çömlekçi ile çömlekler veyâ inşâat mühendisi ile apartmanı arasındaki münâsebet gibi bir mülk sâhipliği zannedilirse böyle bir yaratıcı Tâmm olarak övülmeye lâyık olmaz.
Putperest müşrikler putları, Allah’a (c.c.) ulaşmak için vesîle (vâsıta) yaptılar. “… (Müşrikler) bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara kulluk ediyoruz derler…” (Zümer 39,3)
Dikkat edin, İlginçtir ki, Allah’a (c.c.) yakınlaşmak için vesîle (vâsıta, yol) aramaları gerektiğini mü’minlere Allah da (c.c.) haber vermiştir. “…O’na yaklaşmaya vesîle (yol) arayın…” (Mâide 5,35), “…Rabb’lerine hangisi daha yakın diye vesîle ararlar, ve rahmetini umarlar…” (İsrâ 17,57)
İnsânın Hakikatinin (Cisminin değil mâ‘nâsının), Allah’ın (c.c.) sûreti üzre (iç yüzü değil tabir câizse dış yüz üzre ya‘nî isim ve sıfatları üzre) yaratıldığını ve âlemdeki bütün kevnî ve ma’nevî hakikatleri varlığında birleştirmesi için en güzel ölçüde(kıvamda) yaratıldığını, Bu İnsân denen varlığın Allah’ın (c.c.) Zât’ı ve kâinât arasında bir berzâh (köprü) olduğunu anlayabiliyoruz… Diğer insânlardan ziyâde insân-ı kâmilin hakikatinin Hakk’a âid esmâya ayna olmaktaki mükemmelliği (düzlüğü, parlaklığı), onu, insânları Hakk’ı tanımaya ve kulluğa götüren yegâne vesîle kılmaktadır. Bu hakikati ve sırrı anlamaktan pek uzak olan putperestler,, Hakk’a vesîle ittihâz etmekte ve yol bulmakta insânların en şaşkınıdırlar. Zâten onların maksadı Allah’a (c.c.) kulluk yapmak da değildir, düzenlerinin devâmıdır. Biz müslümânlar için böyle bir berzâh olan nebî ve veliyleri bilmek, bulmak ve onların tasarrufunda olgunlaşmak en doğru yoldur. Dünyâdaki en büyük ve kalıcı nîmet, insân-ı kâmili bulabilmek ve tasarrufunu (idâresini) cân-ı gönülden kabûl etmektir. Olmanın anahtarı bulmak, bulmanın anahtarı ise bilmektir. Bilmekten gaye cüz’den ziyâde bütünlüğü, bütünlükteki biri bilmektir. İlimden gaye âlemi bilmektir ondan gaye ise insânı bilmektir, insânı bilmekten gâye kendini bilmektir, ondan gaye ise kendi sırrımız olan insân-ı kâmili bilmektir. Enfüsî âlemimizde sayısız unsur, organ ve sistemden müteşekkiliz. Enfüsî âlemde rûhumuzun mertebesi ne ise, Afâkî âlemde İnsân-ı kâmilin mertebesi de odur… İlim ögrenmekten gaye âlimi bilmektir, âlimi teşhîs edebilmektir. İlimden gaye ilmin kendisi değildir. İlim soyut bir nisbettir ve ancak âlim ile vardır, ilim âlimin vasfıdır. Gâye ilim değil âlimdir. Velhâsıl gaye insân-ı kâmildir. İnsân-ı kâmili redde götüren ilim dalâletten ibârettir.
Cennet, peygamberlerin ve vârîs-i enbiyânın kalbidir. Kurtuluş; bu mübârek şahısların kalp şehrine hatta şehrin kalesine girmektir. Onların kalesine girmekten maksad onların (peygamberlerin ve veliyylerin) rızâsını ve sevgisini kazanmaktır. Kurtuluşun sırrı budur. Allah , rızâsını, cennetini ve cehennemini onların varlığına yerleştirmiştir.
Vesile Hakkında
Vesîle diyorduk… Mekke müşrîkleri Allah’a ulaşmak için putları vesîle kılıyorlarmış. Allah dahî kendisine ulaşmak için vesîle aramamız gereğini haber veriyor… En büyük vesîle tabîi ki insân-ı Kâmildir. Aynen kıble ve Kâbe gibi. Kıblenin ve Kabenin kendisine ibâdet etmediğimiz gibi İnsân-ı Kâmilin cismine değil mâ’nâsına müteveccihiz. İnsân-ı Kâmilin cisminden öte mâ’nâsı insân-ı kâmilin hakikatidir. O hakikatin de hakikati ya’nî Rûhu veyâ Rabb’i ise Hakk Teâlâdır. İnsân-ı Kâmilin sırrında Hakk gizlidir. Aslında her insânın sırrında Hakk gizlidir lâkin herkes bunu bilmez.
O halde, İnsân-ı kâmilin cismini de ihmâl etmez isek, onlar hakkında; Hakk’a ulaşmak için en büyük Putdur (vesîledir) diyebiliriz.
“… Belki büyük put (ya’nî Hz. İbrâhim) küçük putları kırdı…” (Enbiyâ 21,63)
Hazret-i İbrâhimin bedeni put gibidir, eşyâya benzer, lâkin onun mâ’nâsı (hakikati, rûhu) put kırıcıdır.
“Musa (A.S)’nın kavmi, ondan sonra (Musa A.S’ın Tur dağına gitmesinden sonra) ziynet eşyalarından, böğüren (ses çıkaran) bir buzağı heykeli (yapıp) onu (ilâh) edindiler. Onun, onlarla konuşmadığını ve onları yola hidayet etmediğini (hidayete erdirmediğini) görmüyorlar mı? Onu (ilâh) edindiler ve zalimler oldular.” (Araf 7,148)
İnsân-ı kâmilin hakikatini kıble edinenler Hâkk’a hidâyet bulurlar. İnsân-ı kâmilin hakikatini ihmâl edip cismine teveccüh edenler, dalâlette kalıp Hakk’tan sapmış olurlar. Bunca ilâhî ihbâra râğmen İnsânın ve İnsân-ı Kâmilin mâhiyetine muttali olamayanlar asıl şaşkın olanlardır.
Muterizin iddiasına göre, Müşrikler Allah ile kulları ve kâinâtı ayırmak ile mutasavvıflardan daha doğru bir görüşe sâhiplermiş. Çünkü vahdet-i vücûd ehli mutasavvıflar Allah ile kulları ayırmıyorlarmış.
Müşriklerin bu ayırma işindeki temel ölçüsü; Allah göktedir, kullar yerdedir, İnancı ile karakterize edilebilir. Aslında bu basit inanç Fıtrîdir ve bir cihetten sahîhtir ve i’tikâdî bir seviye ve basamaktır. Çünkü bu inanç nispeten Allah’ı tenzîhi muhtevîdir. İ’tirâzcıya göre Tasavvuf Ehli Allah ile kulu arasındaki farkı müşrikler kadar bile bilmiyormuş çünkü ayırmıyormuş. Ya’nî Allah’ı hiç tenzîh etmiyorlarmış.
Hayret, tasavvuf ehli hayâtlarında zühd ve ibâdetleri öncelemeleriyle herkesin ma’lumu olan bir zümredir ve bu hassâsiyetleri hâlen devâm etmektedir. Allah ile kul ayırımını müşrikler kadar bile yapamayan bu mutasavvıflar kime, neden ve niçin ibâdet ediyorlar diye sormak lâzım? Eğer mutasavvıflar Allah ile kul arasındaki ayırıma ve farklılığa dayanan Ve Peygamber Efendimizin sünneti olan taat ve ibâdetleri gerçekten îfâ ediyorlarsa, işin içinde i’tirâzcının kavrayamadığı ba’zı meselelerin varlığı elzem gözükmektedir. Ya’nî Rabb ile kulun farklılığına dayanan ya’nî Allah’ı tenzîhe dayanan ibâdetlere devâm eden insân-ı kâmiller hâlleri ile kulluklarını itirâf etmektedirler. Hâl ile itiraf söz ile itiraftan elbette daha geçerlidir. Müddeinin iddiasının nispeten doğru olması için mutasavvıfların İslâm şerîatıyla amel etmemeleri gerekir. Vakıa onların iddiâlarına uygun olmadığına göre bu durum iddiasında aşırıya kaçan muterizin yalancı olduğunu gösterir. İddiacı, Sûfilerin Allah’ı putperestler kadar bile tenzîh etmedikleri iddiasının yerine sufîler Allah’ı teşbîh ediyorlar iddiasında bulunsaydı, bu iddia kısmen doğru bir iddia olurdu.
Allah ayrı bir varlık, Kâinât ayrı bir varlık mıdır?
Rabb’lerinin kendilerine yakınlığını, Alemlerin Rabb’inin kullara yakınlığını, Her şeyin Fâilinin Allah olduğunu, mülkün asıl sâhibinin de O olduğunu, Kâinâtın ancak Allah ile Kâim olduğunu, Âllah’ın kelâmı ile öğrenmiş olan büyükler,, Allah’ın mutlak ve kadîm olmasına rağmen, kâinâtın da mukayyet ve hadîs olduğunu bilmelerine rağmen, Allah ayrı bir varlıktır, Kâinât ayrı bir varlıktır diyemezler. Mutlak varlık olan Allah’tan Kâinâtın varlığını nasıl ayırırsın… Bu ayırım ya’nî Tâmm tenzîh, elbette Allah’ın mutlaklığı ve mutlak varlık sâhibi olmasıyla çelişir. Mukayyed varlık mutlak varlıktan bağımsız ve bütünüyle ayrı olamaz.
Kâinâtı hâdistir ve mahlûktur diyerek ki elbette hadîs ve mahlûktur. Allah’tan ayırmak, Sınırları birbirinden ayrı, İki sonluya inanmak demek değil midir? Halbuki Allah sonlu olamaz. Allah sonsuz ise ki elbette sonsuzdur, hiçbir sonlu dahî sonsuzdan müstağnî olamaz. Mukayyed mutlaktan müstağnî ve münezzeh olamaz.
Dikkat edin,, Eşyâyı Kâinâtın varlığı bizim hâyâlimizdeki tasavvûrî varlıklardan (Buna Allah inancı da dâhildir) daha gerçek bir varlığa sâhip iken, Kâinâtın inkâr edilemez âşikâr varlığını hâyâlde tahakkuk etmiş Allah inancıyla örtmek (ki herkesin Allah inancı zihnindeki bir tasarı ve zihnî bir varlıktan ibârettir.). Allah’ı daha az gerçek olan hayâlî bir varlığa indirgemek olmaz mı? Halbukî ârifler, âhireti Dünyâdan Dünyâyı da rüyâ vatanından daha gerçek bildikleri gibi, Mutlak olan Hakk Teâlânın varlığını Kâinâtın varlığından, “Eşyâyı Kâinâtın” varlığını da tasavvur ve hâyâlimizdeki varlıklardan daha gerçek varlık olarak bilirler. Kâinâtı Allah’tan ayıran lâkin Kendi Kâinâtında ya’nî hayâlinde hayâlî bir varlık olarak Allah’ı isbât etiğini bilmeyen kabuk âlimi, aslında Allah’ı Kâinâttan tenzîh edeyim derken büyük (küçük) bir teşbîhin ve dalâletin içine düşmüştür. Ancak Hakk’ın Kâinâta yakınlığını idrâk edenler, gereği gibi Allah’ı tenzîh edebilme anlayışındadırlar. Allah’ı gereği gibi lâyık-ı vechi üzre tenzîh etmek,, Hakk Teâlâyı Zât’ı ile Kâinâttan ayırmak, varlığı ile ayırmamak anlayışından ibârettir.
Teist olup, Bu irfâna (vahdet-i vücûd irfânına) zıd olan zarûrî görüş ise şudur (ki yanlıştır): Allah ile Kâinât birbirinden ayrıdır. Kâinât evvelde Allah tarafından yaratılmıştır ona da kendini idâme ettirecek gerekli malzemeyi vermiştir, O Kâinât devamlı olarak kendi kendini idâre eder ve kendi kendisiyle kâim olur. Allah’ın Kâinâtın sâhibi olması da ressamın tablosunun sahibi olması veyâ çömlekçinin çömleklere sâhip olması gibi bir mülk sâhipliğidir. İşte vahdet-i vücûd ehli âriflerin irfânına zıd olan zarûrî görüş budur.
Vahdet-i Vücûd Ehlinin İnancı Nasıldır?
Vahdet-i vücûd ehli âriflerin inâncına göre, Allah ile Kâinât arasındaki münâsebet ya’nî Hakk’ın halka nisbeti, rûh ile beden arasındaki münâsebete benzer ve Hakk’ın halka nisbeti karın içindeki su gibidir. Karın husûsiyyetleri sudan ayrı olsa da karın sudan başka varlığı yoktur. Kar, mâhiyeti (zât’ı) i’tibâriyle sudan ayrı ve başka olsa da varlık i’tibâriyle suyun aynıdır. Veyâ Hakk’ın halka nisbeti denizin dalgaya nisbeti gibidir, dalga deniz değildir denizden ayrı da değildir. Veyâ birin sonsuz sayılara nisbeti gibidir. Veyâ elifin diğer harflere nisbeti gibidir. Veyâ Hakk’ın halka nisbeti harflerin mürekkebe nisbeti gibidir, bir bak bakalım harflerde mürekkepten başkasının varlığı var mıdır? Bu misâller meseleyi akıl ve mantığa yaklaştırmak içindir. Bu misâllerin hiç birisi Allah’ın Ehâdiyyet-i Zât’iyyesi ile âlemler arasındaki münâsebeti îzâh etmez. Verdiğimiz misâller, Hakk Teâlâ’nın nasıl olmaması gerektiğini kat’î olarak bilmemize dayanan misâllerdir. Hakk Teâlânın kendi Zât’ına, mahiyetine dâir bilgisi kendisine mahsûstur. Subhânâllah…
Vahdet-i vücûd ehli ârifler nezdinde meselenin basitçe çözümlenmesi şöyledir: Tabîi ki Allah ile Kâinât arasında ayırım ve fark var (tenzîh) ve tabîi ki bir ayniyyet de var (teşbîh). Ayrılık ve fark Zât’tan, ayniyet ise varlıktan kaynaklanıyor. Ayniyyet zarûrîdir,, çünkü varlık Allah’a âiddir. Aslında Allah sırf varlıktır… Allah Zât-ı itibârından, bütün zât’lardan (mahlûkattan) münezzehtir ve yücedir,, varlığın yalnızca O’na mahsûs olması bakımından ise her vâr olanın aynıdır. Ya’nî mukayyet ve sınırlı hiçbir varlık Mutlak varlık olan Hakk Telâdan ayrı ve bağımsız ve kendi başına bir varlığa sâhip olamayacağı gibi hiçbir sınırlı, mukayyet, hâdis varlık Hakk’ın Zât’ına denk olamaz.
Ali Aytaç Şenol
——-
Not: Makaledeki kırmızı renkli ara başlıklar editörlerce eklenmiştir.
– Haber Lotus –
HLotus