Ana Sayfa > Gündem > Teoriniz Fazlasıyla Tutarsız Sayın Cündioğlu!

Teoriniz Fazlasıyla Tutarsız Sayın Cündioğlu!

     Yazıyı ilk okuduğumda, bana, binası iyi kurulmuş, cilası, süsü iyi işlenmiş bir yazı gibi geldi.

     İtiraf etmeliyim.

     Fakat, ikinci okuyuşum, temeline konulan harcın malzemesinin nereden devşirildiği hususunda bende müthiş bir şüphe hâsıl etti ve yazı birdenbire gözümde küçülüverdi.

     Hangi yazıdan mı bahsediyorum?

     Dücane Cündioğlu’nun 10/ 10/ 2010 tarihinde Yeni Şafak’ta yayımlanan “ Tarikat mı, barikat mı?” isimli yazısından.     

      Yazı’nın girişi şöyle: “Nefs’i muhtelif mertebelerden oluşan bir hiyerarşi içinde açık kılmaya çalışan teorinin uzunca bir süreç içinde oluştuğu kesindir.

      Bu süreci anlamak için başka şeyleri anlamaya ihtiyaç var.

      Dünyayı ve eşyayı Kur’an’dan hareketle anlamak ve tanımlamak zorunluluğunu hisseden dindar bilinç, gayet tabiidir ki kelime ve kavramlarını Kur’an’dan temin edebilmek için elinden geleni yapmış, Kur’an’ın en küçük bir işaretinden bile istifade etmek için büyük çaba göstermiştir.

      Aradıklarını bulmakta da hiç güçlük çekmemiştir.

       Bakınız ne hoş bir giriş.

       “Hiyerarşi” var, “teori” var, “süreç” var.

       Arkasından “Kur’an” var.

       Anlaşılan Dücane bey, bu ilk üç kavramın yerine Kur’an’dan bir üç kavram temin edebilmek için elinden geleni yapmamış, bunun için Kur’an’ın en küçük bir işaretinden bile istifade etmemiş, Kur’an’dan hareket etmek zorunluluğunu kendisinde hissetmemiş. Doğru muyum?       

        Bu üç kelime Kur’ani değil mi efendim?

        Olabilir. Kur’an’dan! hareket edince her türlü kavramı Kur’anileştirebilirsiniz. Bu işin sınırı mı var?

        Yazıya devam edelim…

         “Tarih içerisinde oluşan teoriler, bu açıdan, dinî değil, aklî ve nazarîdir. Daha açıkçası yapılan açıklama teşebbüslerinin hiçbiri İslâm değildir, ve fakat İslâmî’dir. Yani müslüman bilincin eseridir. Dolayısıyla hakikat(in kendisi) değil, bilâkis onun ifadesi ve temsilidir.

Sürekliliği de bu cihettendir. Duygusal yaşantıların kavramsallaştırılma gücünden.

Dindar bilinç, inancını ve duygusal tecrübelerini kavramsallaştırabildiği ölçüde onlara süreklilik kazandırır. Çünkü ancak böylelikle üzerinde konuşulacak bir alan oluşabilir.

Konuşulabilecek ve sınanabilecek bir alan.

İmanın (inancın) değil, iknânın (tutarlılığın) geçerli olduğu bir alan.

     Şu meşhur “dini” ve “akli” ayırımı burada da karşımıza çıkıyor. Biz bu ayırımdan kurtulamayacağız anlaşılan. İslam değil; İslami’dir ne demek? İslam nerede bitiyor ki, İslami olan oradan başlıyor? Mesela, “Sünnet” hangi kategorinin içinde; mesela, “Ashab”ın görüşü, hayatı? İslam mıdır, İslami midir? Rasulüllah, ve Ashabı, Kur’an’ın mutlak tatbik edicileri olma vasfıyla, İslami olanın mı yoksa İslam’ın mı içine girmektedirler? Biz, Hz. Ömer’i ve O’nun varislerini bilmeseydik ferdi ve ictimai planda “Allah adaleti emrediyor…” ayet-i celilesi’nin gayesi olan adaleti Allah’ın tam muradı halinde nasıl bilecek ve yeryüzünde görebilecektik? Şu halde, Ömer’in adaleti, dini midir, akli midir?

     Sayın Cündioğlu’nun yukarıdaki ifadeler için seçtiği örnek de müthiş tuzak bir örnek…

     Fakat kendine kurmuş tuzağı adeta Dücane bey.

     Görelim…

    “Sözgelimi “Kaal ilmi değil, hâl ilmidir” denilen tasavvufun, bir zamanlar kaale gelmeseydi, kalemin konusu yapılmasaydı, sıradan bir edebiyattan ne farkı kalırdı?

Evet, tasavvuf hâl ilmidir, ama yine de bir ilimdir. Teorik bir dil kullanması kaçınılmazdır bu yüzden. Her defasında sağlaması hâl ile yapılacak bir dil…

Kelimeleri değil sadece, terimleri de olan bir dil…”

    “Tasavvuf, kaal ilmi değil, hal ilmidir” sözü zaten tasavvuf kaale geldikten sonra ifade edilmiş bir sözdür; geçiniz, ilmi teorik plana bağlamayı, kalemin takatinin bu hal ilmini izahta yetersiz olduğunu bizzat ilan eden ve ilmin kaynağını hal’e bağlayan bir sözdür. Aynen muhkemat’ın kurduğu dil kapsamıyla müteşabihat’ın mahiyetinin tam anlamıyla bilinemeyeceği gibi. Ve anlamı şudur: “ Tasavvuf öyle bir hal’dir ki, öyle bir hazinedir ki, söze gelmekle bitmez; o’nu ifadeye ne sözün, ne de kalemin gücü yeter. Yani, ne sözün ne kalemin o’nu anlatmaya takati yoktur.” Mesela, Hallac’ın “Ene-l- Hak” sözü, söz değil bir mana’dır. Buradaki “Ene” kelimesi tek başına muhkemdir; “Hak” kelimesi de muhkemdir. Kelimeler bir araya gelip Hallac’ın ağzından “Ene-l-Hak” suretinde çıkınca, suret yani lafzın zahiri birdenbire müteşabihleşir ve mana zahirden batın’a kayar. Bu zahirden kaçan ilmi de ilm-i batın yahut ilm-i ledün sahipleri hal itibariyle bilirler; bilirler ama bu bilgide zahiri nazariyyat/ akliyyat kokusu yoktur, çünkü, bunun ne söze gelir, ne nazariyata gelir ve dahi ne teoriye ilişir tarafı vardır yani sırf hal’dir. Hatta  o hal üzere iken o ilimden Hallac da cahildir; o anda bu hali hakkıyla bilen ancak Allah’tır. Zahiri akıl, bu hal’in semtine bile uğrayamaz.

      Sözü uzatmadan meselenin inceldiği yerden koptuğu noktaya gelelim…

      Bakın nasıl devam ediyor Dücane bey…

      “Bu türden teorik inşâların devrin bilim anlayışıyla uyum içerisinde olduğunu bilmek gerek. Nitekim klasik fizik, tıb ve psikoloji ilkeleri nazar-ı itibara alınmadan bu yapıları derinliğine kavramak mümkün değildir.

İnsanın en köklü hâllerine ilişkin kadîm kavramsal yapılarla çağdaş dindarlığın bir türlü yakınlık kuramamasının en temel nedeni, bu yapıların arkasındaki bilimsel çerçevenin analiz dışı bırakılmış olmasıdır.

    Sözgelimi İbn Arabî’nin veya Hz. Pir-i Mevlanâ’nın kullandığı dilin, o devrin tıb ve psikoloji verileriyle uygunluk arzettiği ve Tevil’in/Yorum’un gücünü artıran bir cihetin de doğrudan bu uygunluk olduğu dikkate alınacak olursa, acaba devrin tıb ve psikolojisi nazar-ı itibara alınmadan tek başına Füsûs’un veya Mesnevî’nin hakkı verilebilir mi?

     Aslâ!

     Bu sorunun sorulmasında ve bu cevabın verilmesinde bir fevkaladelik yok!

Suâli şöyle soralım o hâlde, ve erbab-ı himmetten bir cevap bekleyelim:

Geleneksel yapılar, meselâ tasavvufî ve felsefî ruh/nefs/akıl/beden nazariyatı, bugünün bilimsel verileriyle ne denli uygunluk içerisindedir?”

     Bırakın bu işleri sayın Cündioğlu!

     Sizin şu yaptığınız, sirke üreticilerini şarap fabrikasında işçi olarak göstermekten farksız değil midir? İkisinin de aslı üzümdür değil mi? Benzerliğe bakın. Ne zamandan beri, işin aslının üzüm olduğu belirtildikten sonra, bu üzümden sirke üretmek, şarap imalatçılığıyla uyum içerisinde olmak anlamına geliyor? Klasik fizik, tıp, psikoloji ilkeleri nazar-ı itibara alınmadan bu yapılar derinliğine kavranamazmış. Kusura bakmayın, Sirkeci’de inecek var; fazlası bize zarar.

     Zarar, zarar da, sayın Cündioğlu, günümüzün çağdaş dindarlarına şarap fabrikasını analiz etme görevini yüklemenin ötesinde şu uyuşturucu tavsiyeyi yapıyor: “Hakikat talibinin siyaset dışı kalmak konusundaki hassasiyetini anlayabilirim, ama bilim-dışı, akıl-dışı kalmayı bir marifet gibi sunması karşısında susamam.”

     “ Bilim dışı… Akıl dışı”

      Çağrışımlar mecmuası adeta… Hangisini seçersen seç!

      Ne olaydı da kurmayaydın bu cümleyi sayın Cündioğlu!

      Madem kurdun bu cümleyi, o zaman, bu günden tezi yok ilk işin, Hint fakirlerine gidip onları “yerçekimi kanunu”ndan haberdar etmek olsun.

Sait Mermer

– Haber Lotus –

HLotus

9 thoughts on “Teoriniz Fazlasıyla Tutarsız Sayın Cündioğlu!

  1. Dücâne, inceldiği yerden kopma eğiliminde evet. İslâmcı yazarlar şöhret olunca civa gibi ele avuca sığmaz oluyorlar. Dücane’yi de mi kaybediyoruz acaba? İyi bilirdik kendisini.

    1. İşte sizin gibi anında itham eden şöhret oldu…. gibi cümleler kuran insanlar yüzünden böyle insanlar bizden uzak duruyorlar. Sizin yüzünüzden onları kaybediyoruz.
      Sizin gibilere çok fazla Dücaneler

  2. Dücane hey…
    Gerçekten böyle mi düşünmeye başlamız hazret. Ben de yeni öğreniyorum. A. Sait beyin yazısı aydınlatıcı oldu eksik olmasınlar. Sirkeci’de inecek var hakikaten. Sirkeci’de inmiyeceğe benzer ama Cündioğlu. Bilim çerçevesine uygunlukmuş. İnanamıyorum. Yahu noluyoruz ey cilası parlamış İslamcı yazarlar… Adam gibi bozulmadan saflığınızla durduğunuz yerde duramıyor musunuz? Hadi bakalım…

    1. Ustadlar, Dücane Cündioğlu “cilası parlamış İslamcı yazar”, “…kaybediyoruz”, “Hint fakirlerine gidip onları ‘Yerçekimi Kanunu’ndan haberdar etmek olsun” denilerek, üstü çizilecek adam değildir. Bunu yaparsanız, ona haksızlık yapmış olursunuz. Sözünü beğensek de beğenmesek de o yakın dönem Türkiye’sinde kadim geleneğimizden hareketle yeni bir şeyler söylemek için çaba gösteren ender insanlardandır.

      1. Selahattin Güven kardeşim!
        Sait Mermer’i ne kadar tanıyorsun onu bilmiyorum.Editör bey’le bu konuyu paylaşabilirsin belki…
        Bir de yazılarıma ulaşabilirsen, bunun, Sait Mermer’i tanımanda daha çok faydası olabilir.
        Bir kere bu yazı Dücane Cündioğlu’nun üstünü çizecek nitelikte ifadeler içermiyor.Eğer üstünü çizmek niyetinde olsaydım çok daha değişik bir usül ve üslupla eleştiri yazısını kaleme alırdım. Yani niyetim o değildi. Ama bu yazıyı bile O’nun üstünü çizebilecek nitelikte görmüşseniz, bu sizin algılamanızla ilgili bir şeydir; bu da, Dücane bey’in daha derin ve ağır bir yazı kaleme almak gerektirmeksizin kolay bir yazıyla üzerinin çizilebileceğine inanmakla aynı anlama gelir.Dolayısıyla haksızlığı siz yapmış olursunuz.
        Ayrıca, Cündioğlu’nun sözünü beğenmek ya da beğenmemek ne demek? Rasgele kurulduğu belli bu cümlenin, tarafınızdan.Yakıştıramadım size. Doğru vardır, yanlış vardır, değil mi?
        Bir de, “…kadim geleneğimizden…” gibi bir ifadeyi içeren bir cümle kurmuşsunuz.İyi de, zaten benim eleştiri konum o’ydu. Yani Cündioğlu, kadim geleneğimizi gavurlukla tevil etmeye çalıştı; biz de bu geleneğimizin klasik gavurluktan uzak olduğunu söyledik.Sirkeyi şarapla tevile kalkışıyorsun, dedik.O zaman nerde kaldı, kadim gelenekçilik. Bu düpedüz Batıcılıktır; kompleksli bir yaklaşımdır.Bakınız Salahattin bey, bal ile (afedersiniz)pisliği birbirine karıştırırsanız sonuçta ortaya çıkan pislik olur. İçeriğinde bal var diyerek o karışımı yiyemeyiz, anlaşıldı mı?
        Bu konu üzerinde biraz daha düşünmekte fayda var Selahattin bey!
        Son olarak; bu yazım dahil olmak üzere diğer yazılarıma da ilgilerini ve yorumlarını eksik etmeyen arkadaşlara teşekkürü bir borç bilirim.

  3. Sayın Güven’e katılıyorum. Cündioğlu üstü değil, altı çizilecek bir adamdır ve tam da bu nedenle, anlaşılması güç, analizi ise zor bir şahsiyettir. Cündioğlu’nu tuzak kurmakla itham eden siz değerli yazarın da bu güçlükten ve bu zorluklan muzdarip olduğunuz görülüyor. Yazıyı ilk okuyuşta da, ikinci okuyuşta da anlamamışsınız bence. Anlamadığınız için de, analiz edememişsiniz. İslam ile İslami olan arasındaki ayrım, derinlikli bir felsefi ayrımdır. Bu ayrım, tarih ile tarihi ya da ahlak ile etik arasındaki ayrımla özdeştir. Bu ayrımda ne bir hata ne de bir art niyet vardır. Bu, basitçe bir terminoloji sorunu değil, tam da konunun özüdür. Entellektüel, felsefi gelişmenin başlangıç noktasıdır. Gerçekten anlamaya çalışmak için, siz lütfen Cündioğlu’nu bir daha okuyun. O yazıyı birkez daha okuyun…

  4. sayın “nana” bu yazıda dücane cündioğluyu tuzak kurmakla itham eden bir şey yoktur bu bir eleştiri ve farklı bir bakış açısıdır bence siz bu yazıyı okumamışsınız yahut anlamamışsınız, ayrıca anlaşılması güç bir kimse olmak marifet değildir az ve öz konuşup meramını doğru anlaşılır bir şekilde dile getirmek en iyisidir.

  5. tarihin sayfaları arasında kategorileri sıkıntısına düşmüş biçareler islam ile islami hep karıştırılagelmiş. kaç tane islam ve kaç tane islami anlayış var.sorun cündi oğlunun anlaşılmaması değil yazarın doğru anlama ve kavrama becerisine sahip olmamasıdır.hem yaptığı eleştiri değil ukalalıktır.anlamak için bedel vermek lazım bedeli verilmeyen anlamlar savruktur .nana sonuna kadar haklı ve güvende bu konuda haklı.yazar üretme kabızlığından vaz geçip hakikatin kendisine yol almalı hakikat nerede mi?satır aralarında. onuda yazarın göreceği yok.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.