Yerli ve Millî Olmak

ad

Sunuş:

Sayın Başbakan Ahmet Davutoğlu, akiller toplantısında “çözüm projesinin yerli ve milli” olduğunu söyledi. Ardından İşid gibi terör örgütlerinin zihniyetine karşı ”İstanbul İslam’ı” tasavvurunun gerekli olduğunu vurguladı. Özellikle 2. Vurguyu okuyunca, 28 Şubat sürecinde “Anadolu ve/ya Türk İslam’ı” projesiyle yapılmak istenenler hatırama geldi. Bir akademisyen olarak takdir ettiğim Başbakanımızın bu tasavvurunun o dönemde yaşanan kırılmalara uğraması veya uğratılması ihtimali karşısında yakın döneme dair bir hatırlatma yapayım dedim.  Çünkü mücadele öncelikle kavramlar üzerinden veriliyor, Kavram da  bir nesnenin/olgunun zihinse tasavvuru olduğuna göre, nominalist öğreti gereği, bunların boş ve anlamsız olduğunu söylemek mümkün her daim mümkün. Siz realist bir şekilde bunun dış dünyada gerçekliği olduğunu vurgulayabilirsiniz, ama felsefe tarihinin orta çağ diye anılan döneminde rönesasans ve reform hareketlerinin bu kavramlar üzerinden verildiğini hatırlarsak, bizim kendimize özgü bir kavramsallaştırma (Farabi’den mülhem kavramcı realizm) oluşturmaya çalışmak gerekiyor. İkna ve algı operasyonların George Orwell’in karşı ütüpyası olan 1984 adlı eserinde bizleri uyardığı halde, kavramların nasıl ters yüz edildiğini görüyoruz. Bu bağlamda en son Horasan teriminin de  ters yüz edilme ihtimalinden bahsetmiştim. Aynı sürecin yerli ve milli kavramlarına da olmamasına kısmı bir katkı olarak 28 Şubat döneminde önce Türkiye’de Yarın; ardından da Hür Gelecek adlı dergilerde (09.01.2004) yayımladığım “Milli Bir Kimlik Oluşturmada Anahtar Bir Kavram: Yerlilik adlı yazıyı yeniden paylaşmak ihtiyacı duydum.

 

Düşünce tarihinde bir çok medeniyet gelip geçmiştir ve bunların önemli bir kesimi Mezopotamya-Anadolu kültür havzasında şekillenmiştir. Bir medeniyeti, diğerlerinden farklı, özgün ve özgül kılan nokta, düşünürlerin diğer bakış açılarından faydalanmakla, bir “bayii” olması arasındaki farkta yatar. Birbirlerinden yalıtılmış ve hiç etkilenmemiş bir medeniyet olamaz. Nitekim İslam, döneminin iki büyük medeniyeti olan Pers ve Bizans (Grek-Yahudi) kültürel verileri ile etkileşime girmiş; ama ortaya kendine özgü bir medeniyet kurmuş, kısa bir süre sonra diğer medeniyetleri dönüştürmeye başlamıştır.

Buna ilaveten, İslam medeniyeti şemsiyesi altında,  temel/yerli ve dış kaynaklara hakim olan düşünülerin, öncelikle içinde yetiştiği siyasal-kültürel ve coğrafi havzanın sorunlarına çözüm aradıklarını, bunun sonucu olarak da Anadolu Müslümanlığı ile İran, Arabistan, Malezya, Pakistan, Afganistan, Kuzey Afrika Müslümanlığı arasında fark olduğunu söylersek, özgünlük ve özgüllüğün derecesini düşünmek daha önemli hale gelir. Bu doğaldır, zira herhangi bir yerde üretilen çözüm önerisini “nesnel gerçeklik” olarak idealleştirmek ve evrenselleştirmek mümkün değildir. Çünkü insanlığın doğası gereği, her deneyim farklı olacaktır. Bu farklığı veren ise, bize göre, yerli temellerin farklı olmasıdır.

Diğer bir ifadeyle, düşünürlerin bir ayağı kendi ülkesinde ve sorunları üzerinde; diğer ayağı bütün düşünce tarihinin verileri üzerindedir, bu hususu bazen ülkesi dışında isteyerek veya zorunlu sürgünde olması değiştirmez. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, alimlerin kendi stil/paradigmasının öncüllerine sahip olması, bu öncüller ile reel-politik durum arasında yaşanan çelişkiler olduğu zaman bir bilinç kayması, bir paradigma değişimi yerine, geçici hipotezler üreterek, sürekli olarak kendi öncüllerine yeniden yorumlamaya çalışmalarıdır.

 

Sorun

Bu noktada ortaya çıkan sorun şudur: Bu özgün ve özgül çalışmayı ;yani yerliliği bir illuzyon; Türk/Anadolu Müslümanlığı tezini bir tuzak; dolayısıyla İslam dünyasından bir kopuş olarak sunma çabaları ne anlama gelmektedir?

Bu husus oldukça önemli günümüz İslam dünyasında oldukça etkin olan ve aynı veya farklı bölgelerde yetişen İslam alimleri; yöntemlerine dikkat etmek yerine, yaşadıkları sorunlara ürettikleri mevzi çözümler öncelenerek, Türkiye’de de hızla tüketildi; bunun doğal sonucu ülkemizde, gelenekci-modernist, fundemantalist-liberal gibi yapay kutuplaşmalar oldu.

Halbuki İslam düşünürlerin yöntemleri öncelenseydi; yetiştiği kültürel ve siyasal havzanın etkisi açıkça görülürdü. Yaşadığım siyasi-coğrafi-kültürel havzanın; yani Anadolu’nun sorunları hakkında doğrudan bir şey söylemediğini anlayınca; onların düşüncelerini dönüştürmek zorunluluğu ortaya çıkıyor. Örneğin Fransa’da oldukça nitelikli bir felsefe doktorası yapan Nurettin Topcu, Türkiye’nin  yerli ve manevi dinamikleriyle tanışınca, bana ve yaşadığım sorunlara doğrudan hitap etmeye başlıyor. Bir de klasik İslam düşüncesinden örnek verecek olursak; tercihimi M. Hamdi Yazır ve tefsirinden yana koymam, diğer müfessirleri ve eserlerini yok saydığımı mı gösterir; yoksa Yazır’ın özgül ve özgünlüğü yenileşmenin (tecdid) üzerinde hassasiyetle duran ve bunun Avrupalılaşmakla değil de Avrupa zihniyetini içinde eriterek, kendi değerlerimizle olacağı kanaatinde olan “yerli bir filozof müfessir” olmasından aldığını söylemek anlamına mı gelir; tabii ki ikincisi. Kısacası, Yazır ve Topçu’yu “yerli” olarak görmem, diğer düşünürlerini reddetmek; dolayısıyla da İslam’ın kültür evrenine yabancılaştığım anlamına gelmez.

Bu tercih çok önemli, zira bu düşünmede, hem kültürel sürekliliğimizi sağlayan yerli değerlerimiz işlevseldir, hem de insanlığın birikiminin yeniden yorumlanması ve içselleştirilmesi söz konusudur. Bu, insanlığın modern verilerinin her müslüman ülkenin kendi tarihsel ve toplumsal sürecinde yeniden üretmesi demektir, ki bu artık özgündür, ona aittir.

 

Yerlilik Terimi

Yerliliği öncelemek, belirli bir tarihsel coğrafyanın yerli ve yerel değerlerinin hukuki ve ahlaki arka planı iyi okuyarak farklı tarihsel zaman dilimlerinde ve farklı coğrafyalarda yaşayan insanların sorunlarına çözüm üretilmesi (evrensellik) çabasını göz ardı ettiğimiz anlamına gelmez. Bilakis tıpkı Mevlana’nın dediği gibi, bir ayağının Anadolu’da diğer ayağının bir pergel gibi Dünya’da (ve düşüncesinde) olmasıdır. Diğer bir ifadeyle evrensel olmanın ilk adımı olarak yerli olmaktır. Bu yaşanılan ülkenin somut sorunlarına cevap aramanın uluslararası sömürge aygıtlarının reçetelerini aynen uygulayan bayi düşüncelerle değil, yerli referansları reel ekonomi-politik verilerin ışığında okumakla mümkün olacaktır. Yoksa 3. Tanzimat ve yeni duyun-u umumiye ile karşı karşıya kalabiliriz, hatta kalmak üzereyiz bile.

Bu kadar girift tarihsel boyutlara sahip sorunlar karşısında “sözün tükenmediğini ve ümitlerin sönmediğini ve ‘Yarın”lara umutla bakabileceğimizi vurgulayan yeni odakların olması” yerliliğin mümkün olduğunu göstermektedir. Üstelik  Anadolu/Osmanlı-Türkiye merkezli okumaların imkanını, Milliyetçi-muhafazakar veya   Markist gelenek; Sol-Kemalist veya Atatürkçü kesimden bunu savunanların olması ümidi ve umudu artırmaktadır.

Örneğin Türkiye sorunları üzerinde değerlendirmelerde bulunan Atilla İlhan’a göre sorun şudur:

Cumhuriyet Türkü, kimliğini, ulusal (laik ve demokratik) kültür bileşimi içinde bulacak ve geliştirecekken, ya Batı taklitçiliğine ya da buna tepki olarak dinsel gericiliğe heveslenildi. Halbuki, iyi bir yurt ve tarih bilinci geliştirdiği takdirde Türk aydını, son tahlilde felaketimiz olmaya aday, ilericilik/gericilik, sağcılık/solculuk çıkmazından kurtulabilir Bunun için aydınlarımızın klasik Selçuklu/Osmanlı kültürümüzden hareketle ulusal ve çağdaş bir kültür oluşturmaları gereklidir, aksi takdirde aktarma kültürler yabancılaşmamızı artıracaktır. “ (A.İlhan, Ulusal Kültür Savaşı. İstanbul.1968, s.148-149)

 

Siyasal Söylemde “Yerlilik”

Siyasal söylem olarak herkesin diline pelesenk ettiği demokrasi aleyhine yorumlanma ihtimali olsa da, şunu söylemek zorundayım: Hazır ve çok şık şekilde ambalajlanmış bir paket şeklinde sunulan modern (Batı) demokrasilerini taklit etmenin son tahlilde bizi demokratikleştir(e)mediği açıktır. Antik çağdan bu yana siyasal düşünce tarihini gözden geçirenler bu bağlamda “Hangi demokrasi?” sorusunu soracaktır?

Osmanlı-Türkiye geçiş sürecini düşündüğümüzde, yaklaşık 150 yıllık bir demokrasi/parlamento geleneğimiz, 40 yılı aşanda çok partili demokrasi tecrübesini yaşıyoruz. Bu deneyimde, Anadolu insanına kişilik ve kimliğini veren temel ilkelerimize baktığımız zaman  bu demokratikleşme sürecinde bir arpa boyu yol al(a)madığımız ortadadır. Özellikle Türkler gibi, uzun yıllar Müslümanlıkla özdeşleşmiş bir milletin bu özgün ve özgül niteliğini devre dışı bırakan bütün projeler akim kalmaya mecburdur. Nitekim Tanzimat’tan bu yana kademeli olarak bu denendi, ama bir netice alınamadı, dolayısıyla burada üzerinde fazla durmanın bir anlamı yok. Fakat belirleyici ilke (İslam) üzerinde düşündüğümüz zaman, bir haklar toplamı olarak değerlendirilen demokratik ilkeler kategorik bir şekilde çıkacaktır.

Diğer bir ifadeyle İslam’ın temel ilkelerini, insanlığın diğer birikimlerini de gözönünde bulundurarak yeni bir yorumunu, kendi tarihsel-toplumsal sürecinde yapmak zorundayız. “Modern dünyada İslam toplumunun parçalı yapısı, İslam’ın temel ilkelerinin yerel şartların çeşitliliğine uyarlanması gereğini de ortaya çıkarmıştır.” (Norman Barry, “Sivil Toplum, Din ve İslam”, Liberal Düşünce, sayı.12, Güz.1998, s.89) Hegel’in diyalektik yöntemini hatırlatsa da, bu süreç sonunda İslam’ın temel ilkelerinin; yani yerliliğin ön belirleyici olan ana kaidelerinin yerel (Anadolu merkezli) yorumlarını evrenselleştirici yeni sentezlerine ulaşılacaktır.

İnsanlığın birikimine bu yerli ve yerel özgün yorum ile katkıda bulunabiliriz. Üstelik bu yorumun/sentezin nihai anlamda tekrar bir “tez” şekline bürünmesi, yeni yorumlar üretme mecburiyetini getirmesi, düşünme ameliyemizi eleştirel kılacak, hatalarımızı giderme ihtimalini gündemde tutacaktır. Bu, ise “ne yapalım, sizin genel ilkeleriniz böyle ama benim topluma ancak bu kadar demokrasi yeter”, şeklindeki açıklamaları/mazereti de anlamsız kılar.

Nitekim Nuray Mert, Türkiye’de siyasal söylemi belirlerken “İslam ve Demokrasi” üzerinde yeniden düşünmenin bir yolu olarak benzer tespitler yapmaktadır. Ona göre de, demokrasiyi toplumsal-tarihsel bağlamın tamamıyla dışında ve sığ bir soyutlukla tanımlamak yerine, soyut demokratik ilkeleri, Türkiye’nin toplumsal-tarihsel bağlamına tercüme etmek gerekir.

Burada uygun terimi yerine tercüme terimini özellikle kullandığını söyleyen Mert, “bize göre demokrasi” anlayışının tehlikesinden kurtulmak ister. Önemli olan, demokratik üslubun, evrensel iddialarına sadık kalarak, Türkiye’nin toplumsal-tarihsel şartları içinde yeniden üretilmesi gerektiğidir, der. Mert’e göre, bu sayede, demokrasi görüntü verme önceliğini, gerçekten demokratik üslup geliştirmeye bırakabiliriz. ( Nuray Mert, “İslam ve Demokrasi” Bir Kurt Masalı, Sözleşme, Aylık Düşünce ve Siyaset Dergisi, yıl.1.sy.2.1997, s.17)

 

Yerlilik Anlayışını Görececi ve İçe Kapanmacılıktan Ayıran Ölçüt

Bu noktada ortaya çıkacak göreceliliği ve içe kapanmacılığı engelleyen “evrensel ölçüt”, “iletişimsel rasyonalite”dir. Yeni bir  siyasal gelişme kavramının içeriği, insanın özgür ve rasyonel davranan bir birey anlamında kendi potansiyellerini gerçekleştirmesi ve bu anlamda rasyonel bir varlık olabilmesi süreci, kendi tarihselliği/yerliliği içinde belirlenecektir. Ancak bu belirleme, her siyasal, dolayısıyla kültür bağımlı toplumsal oluşumun kendi içinde benzersiz olduğunu kabul etmekle birlikte, onu rasyonelleşme, demokratikleşme standartları açsından yorumlamaya ve eleştirmeye imkan sağlayıcı ilkelere de dayanmalıdır. (Levent Köker, iki Farklı Siyaset, (Bilgi Teorisi-Siyaset Bilimi İlişkileri Açısından Pozitivizm ve Eleştirel Teori), Ayrıntı Yay. İstanbul.1990, s.81-82)

 

Hareket Noktası: “ Kültürün Yerliliği”

Bu bağlamda, bütün kültürleri birleştirmeye çalışan total bir anlayış  yerine, farklılıkları korumak, ona saygıyı içe kapanmadan temin etmeye çalışmak  için başka bakış açıları aramak gerekmektedir. İşte bu noktada, kültürler arası etkileşim ve bunun sonucundaki dönüşüm üzerinde durmak gerekiyor; çünkü kültürler kendi aralarında aynı biçimde ve aynı düzeyde farklılaşmamaktadır.

Yirminci yüzyılda sosyal bilimlerde pozitivist/evrenselci eğilimlerin yerini relativist/görececi bakış açıları almaya başladı ve Batılı anlamda modernite ciddi eleştirilere uğradı. Kültürlerin yerelliği bu bazda, yeni bir duyarlılıktan söz etmek demek; yani her şeyi belirleyen evrensel bir Batılı akıl yerine yerel akılların ürettiği kültürlerin baskınlığından söz etmek demektir. Bunun özellikle siyasal söylemde, dünyadaki bir çok değişimi de paralelinde getirdiği de bilinen bir husustur.

 

Sonuç 

Kültürlerin yerliliği ve çeşitliliğin aslında gerek siyasal, gerekse kültürel bütünlüğümüze muhtemel bir tehdit oluşturmadığı, tam tersine, birlik ve beraberliğimizin özgün/yerli bir kilim misali desenlerini teşkil etmesi olduğunu söylemek mümkündür. O halde, aslında kültürlerin birbirleriyle rekabet eden evrensellik tasarımları/modelleri olduğundan hareketle kültürler arası etkileşim ve bunun sonucundaki dönüşüm üzerinde durarak, toplumu oluşturan birey ve gruplara bir düşünce geleneği, ortak bir geçmiş ve ortak bir gelecek  ülküsü sağlayabiliriz.

Belki bu sayede, farklılıkları aykırılığa dönüştürmeden kurabiliriz. Son tahlilde farklılıkları besleyen kültürel alışverişlerin, mevcut farklılığı aykırılığa dönüştürmeden yok eden bir eşiğe bile ulaştırabiliriz. (Mevlüt Uyanık, Yerlilik Bir illüzyon mudur? Fecre Doğru Dergisi Mart.2001)

Prof. Dr. Mevlüt Uyanık

– Haber Lotus –

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir