25 Mart 2026: Sabah 9 civarı Lefkoşa’ya hareket ettik. Burası İstanbul’dan daha uzun süre başkentlik statüsünü korumuş stratejik bir şehir. Çünkü ilk kez başkentlik statüsüne 12. yüzyılın sonlarında, Lüzinyanlar (Fransızlar) döneminde kavuşmuş. 1571’de Osmanlı, 1878’de İngilizler yönetimi ele geçirdiğinde başkentliğine devam etmiş. 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğunda yine başkenti Lefkoşa olmuş. 1974’te ada fiilen ikiye bölününce parçalanan şehir, bir yarısı ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne, diğer yarısı ile Güney Lefkoşa ise Kıbrıs Cumhuriyeti’ne başkentlik yapmaya devam ediyor. Biz de ilk önce KKTC kurucu Cumhurbaşkanına şükranlarımızı sunmakla başladık gezimize.
Cumhuriyet Parkı: Rauf Raif Denktaş Anıt Mezarı ve Müzesi
13 Ocak 2012 günü vefat eden Rauf Denktaş (ruhu şad olsun) Kuzey Kıbrıs ile özdeşleşen hayatı boyunca, doğru bildiği değerlerle kurduğu çizgisinden taviz vermeyen bir kurucu lider malumunuz. 1983’ten 2005’e kadar toplamda 21 yıl 5 ay 9 gün cumhurbaşkanlığı yapmıştır. 27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingde(buradan sonra gideceğimiz mekân olan) Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptığı malum. Parkın girişinde devasa beyaz bir direk üstünde dalgalanan bayrak bizleri karşıladı.
Türk Mukavemet Teşkilatı Anıtı yani simgeleriyle birlikte mücadele veren birlikler çevrelemiş, grup olarak orada fotoğraflar çektirip, 150 metre kadar güneyindeki Denktaş kabrine yöneldik. 1955 yılında Enosis ile mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön verip, arkadaşlarıyla 1 Ağustos 1958 tarihinde Türk Mukavemet Teşkilatını (TMT) kuranda oydu. Oğlu Raif Denktaş’ı bekledik, çünkü biz erken geldik, etrafı ayrıntılı olarak gezdik, dualar okuduk sonrasında. https://www.youtube.com/shorts/XxlhgxdSnE4
Tören alanı ve rampa, Kıble yönüne dik ve Denktaş’ın doğum yeri olan Baf eksenine göre konumlandırılmış Anıt Mezar. Toplumlar arasında eşitlikçi bir paylaşım konusunda Ada’da ve uluslararası ilişkilerdeki kararlı duruşunu, vatanının doğası gereği mütevazı ve dingin yaşantısıyla dengelemiştir. Bu anlamda RRD Anıt Mezar ve Müze mütevazı bir doğa içinde güçlü soyut bir sembolizmi; keskin bir çizgiselliğin yanında insan ölçeğini; devleti temsil eden bir törensellikle gündelik hayatın mekânsallığını; politik ve sanatsal bakışları; belirgin bir mimari ve peyzaj kurgu içinde denkleştirmiş. Projeyi hazırlayanların verdiği bilgi bu. Kuşların su içebileceği “Kuşlar Sunağı”nı görünce insan bir tuhaf oluyor, gittiğimiz günler çok yağmurluymuş, ziyaretçileri yağmurdan ve yazın elli dereceye varan sıcağından koruyan revak ve sunak harika tasarım.
Lefkoşa Surlarına Girne Kapısından Giriş
Tarihi Lefkoşa’yı çevreleyen, 11 burç varmış, Surun en kuzeyde olanı Girne Kapısı’ndan girdik eski yerleşim merkezine. Ayakta kalan diğer kapılar Magusa ve Baf.
16. yüzyılda Venedikli mimar-mühendis Guilio Savorgnan’nun bir sanat eseri olarak görülen surlar 4.8 kilometre uzunluğunda olup on bir burç ile üç giriş kapısına sahip imiş. Girne kapısı, 19. yüzyılda bizim tarafımızdan tadilattan geçirilmiş. 1931 yılında ise etrafındaki surlar İngilizler tarafından yol açmak amacıyla yıkmışlar bir de bu tarihi kapıya işlemişler simgelerini. Doğu Akdeniz’de Rönesans döneminin en iyi örneklerindenmiş bu surlar. Hemen yakınındaki Mevlevi Tekkesine geçtik.

Lefkoşa Mevlevihane’si:
Can dost, M.Veysi Dörtbudak’a selam göndererek kesme taştan yapılmış tekkenin basık kemerli ana giriş kapısından içeri girdim. Tekkeye giriş kapısının üst başında “Ya Hazreti Mevlana. Ketebe Ahmet Burhanettin” cümlesi kayıtlı. Kapıdan sonra L şeklinde bir avluya girilmekte, Burada, çoğunluğu tarihi Girne Kapısı Mezarlığı’na ait mezar taşları ile günümüze kadar gelemeyen bazı yapıların kitabeleri sergilenmekte. Avlunun doğusundaki basık kemerli giriş kapısından kare planlı semahaneye girilmektedir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin başkenti Kuzey Lefkoşa’da 1593 yılında Kıbrıs fatihlerinden Arap Ahmet Paşa tarafından kurulan Mevlevi hanedir. Semahane ve türbe kısmı günümüze kadar gelebilmiştir ve Mevlevi-Tekke Kültürü müzesi olarak kullanılmaktadır. Girne Kapısı yakınlarındaki Mevlevihane, Kıbrıs’ın Osmanlı döneminde en önemli yapılarından birisidir. Tarihi boyunca gemi ile hacca gidenlerin uğrak yeri olan mevlevihane, yetiştirdiği insanlar ve verdiği hizmetlerle Kıbrıs Türk tarihinin önemli kurumlardan birisi olmuş. 1954 yılı sonrası işlevini yitirmiştir. Odaları önce Türk Çocuk Yuvası olarak kullanılmış. Kıbrıs Türkleri ile Kıbrıs Rumlarının ortak kurduğu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı yardımcısıydı Fazıl Küçük. Denktaş ile Türklerin varoluş, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinin liderlerindendir.
Müzede, Küçük‘ün tarihi belge ve eşyaları sergileniyormuş, içeri girmedim (ihtiyarlık ve yorgunluktan olsa gerek)
Samanbahçe Evleri:
Bölgedeki geçim sıkıntısı çeken halka yönelik ilk toplu konut projelerindenmiş, şirin mi şirin bir mekân. Samanbahçe evleri adını Şaban Paşa’ya[ ait olan ve tarihi Sur içi bölgesinde yaşayan v vatandaşların sebze ve meyve ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılan bir bahçeden alıyormuş. Bembeyaz evler, önlerinde çiçekler. Bitişik düzende yapılmış, her bir ev birbirinin kopyası olacak şekilde tasarlanmış. 85 m2‘lik olup, kerpiç kullanılarak inşa edilmiş. Evlerin çatıları ahşap kirişler ve hasır kullanılarak yapılmış. Altları geleneksel yuvarlak çinilerle kaplanmıştır. Her bir evin sofaya açılan 2 odası ve küçük birer iç avlusu varmış, içinde yaşayanlar olduğu için giremedik, sessizce dolaştık sokaklarında.
Ve Büyük Han: Dinlenme Mekânı
Kıbrıs’ın en büyük hanı, hemen yan tarafında Kumarcılar Han var, orasında bir hareketlilik yok. İkisi de Asmaaltı Meydanı’nda. Osmanlı han mimarisinin genel özelliklerini yansıtıyor, iki katlı, sivri kemerli revaklar tarafından desteklenmiş yapıda oturduk, çay, kahve içip dinlendik. Avlunun ortasında köşk mescit var, abdesti olanlar namaza çıktı. Osmanlı hanlarında tipik olarak tek bir giriş kapısı olmasına rağmen, Büyük Han’da iki giriş kapısı olması ilginç. 1878 yılında Kıbrıs’ın Britanya yönetimine geçmesiyle birlikte hapishaneye çevrilmiş, 1903 yılına kadar. 1903-1947 yılları arasında özgün maksadına uygun bir han olarak kullanım gördükten sonra, her odada bir ailenin kalacağı şekilde dar gelirli kesime kiralanmış. 2002 yılında tamamlanan restorasyon ile bugünkü halini almış. Burada süre uzundu, ben çıktım çarşıyı dolaştık ve yakındaki Selimiye camiine geçtim. Sonra tekrar Han’a geldim, çünkü grupla birlikte burası ziyaret edilecek.
Lefkoşa Selimiye Camii
Ayasofya Camii diye de biliniyor, çünkü Katolik Ayasofya (Sophia) Katedrali’nden çevrilmiş. Bizans dönemindeki başpiskoposluk kilisesi olarak işlev görmüş. Kıbrıs’taki hayatta kalan en büyük ve en eski Gotik kilise olup, Doğu Akdeniz’de inşa edilmiş en büyük sıfatını taşıyormuş. Mezhep çatışmalarının ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren mekânlardan birisi de burası. Çünkü1359’da, Kıbrıs’taki Papalık temsilcisi, Peter Thomas, Kıbrıs’ın tüm Rum Ortodoks rahiplerini katedralde bir araya getirerek, hapsetmiş, mezheple özdeşleyen dinlerinden döndürmek için vaaz vermeye başlamış. Katedralden gelen bağrışmaların sesi, katedralin dışında büyük bir kalabalığın toplanmasına neden olmuş, kısa sürede rahipleri serbest bırakılması için bir isyan başlamış ve katedralin kapıları yakılmış.
Kıbrıs’ın Lüzinyan kralları için taç giyme kilisesi imiş İki minare eklenerek yapının mimarisi camiye uyarlanmış, ilk Cuma namazı Lala Mustafa Paşa ile kılınmış. Aziziye Kapısı katedralin doğusuna açılmış, iki kapılı bir ibadethaneye dönüştürülmüş. Selimiye ismi çok sonraları verilmiş. (1954) Kıbrıs’ın fethini gerçekleştiren Osmanlı padişahı II. Selim’in onuruna “Selimiye Camii” denilmiş.
25 Mart’ı 1821 Osmanlı’ya karşı Mora’da başlattıkları isyan gününü bayram olarak kutluyorlar. Bu dönem tarih felsefesi dersine de giriyorum, olay ve olguların farklı bakış açılarıyla okunması, tarihsel bir verinin kim tarafından nasıl nakledildiği, aynı olaya dair çok farklı bir okuma yapma imkânı, bir yorumu aynen bugüne taşımak (tarihsiclik), bugünkü bir kavramı geçmişe taşıyarak çözüm önerileri üretme (whiggsi/modernist) okuma yöntemleri üzerine konuşuyoruz. Okutulan/öğretilen tarih anlayışı galiplerin sahih (ortodoksi) diye sundukları ve mağlupların sapkın (heteredoksi) diye anlattıklarına dikkat ederek “galip sayılır bu yolda mağlup” denilebilir mi? 3. Şık niçin mümkün olmasın? Gadamer’in “ufukların kaynaşması” niye önemli?
25 Mart akşamı Doğu Akdeniz’in ekonomi-politik önemi, adaya hâkim olan güçler ve Osmanlı’nın millet sistemini yani farklı dini/mezhebi tasavvurların bir arada yaşamasını sağlayacak bir çoğulcu sistem uygulamasından bahsettim, ilk yazıda değinmiştim hatırlarsanız.
Bugünde onların bayram diye kutladığı gün, biz de yarın (26 Mart 2026) Rumların yaptıkları katliam (Muratağa-Sandallar-Atlılar) köylerini ve katliam çukurunu, Yavuz Çıkarma Sahilini, Karaoğlan şehitliğini ziyaret edelim dedik.https://www.youtube.com/watch?v=c2e_y3nIJs8
Kıbrıs Harekâtının Başladığı Girne Sahili ve Türk Şehitlikleri
Muratağa – Sandallar Şehitliği
14 Ağustos 1974 yılında Rum güvenlik güçleri ve EOKA terör örgütü tarafından katledilen şehitlerin defnedildiği köyü ziyaret ettik, sabah ilk önce. Çünkü Atlılar köyündeki toplu mezar 20 Ağustos 1974’de ortaya çıkarılmıştı.

Muratağa-Sandallar ve Atlılar Katliamı, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 2. aşamasının gerçekleşmesinin sebeplerinden biri olarak gösterilmişti. Katliamda en genci 16 günlük, en yaşlısı ise 95 yaşında olmak üzere silahsız 126 Türk yaşlı, kadın ve çocuk ayrımı yapmadan öldürüldü. Toplu bir şekilde acımasızca katledilen savunmasız 89 Türk soydaşımız kurşuna dizilerek şehit edilerek atıldığı katliam çukuru anıtını ziyaret ettik, Fatihalar okuduk.

Girne Halil İbrahim Karaoğlanoğlu Şehitliği
Kıbrıs Harekâtı ilk günü şehit olan Türk Silahlı Kuvvetleri askerlerinin (8 subay, 5 astsubay, 58 erbaş ve er olmak üzere toplam 71) anısına Türkiye tarafından yapılan anıt mezarlık. Şehitlik girişindeki iki ana sütün Kıbrıs Türkleri tarafından anavatan olarak kabul edilen Türkiye’ye açılan kapıyı temsil ediyormuş. Batıdaki heykeller KKTC’yi temsil ederken, doğuda yer alan heykeller Türkiye’yi temsil etmekte. Bu iki heykel arasında bulunan boşluk ise Türkiye’ye açılan pencereyi temsil eder. Heykellerin dört ayrı ayak üzerinde durması ise düzenlenen Barış Harekatı’nın dört gün içinde tamamlandığını belirtir. Biz de 1985 mezunları olarak buraya çelenk bırakıp, saygı duruşu ve Fatihalar okuduk. Şehitliğe Kıbrıs Harekatı’nda Kıbrıs’a ilk çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri alayının komutanı olan ismi verilmiş. https://www.youtube.com/watch?v=sBuQYJGRAas

Barış ve Özgürlük Müzesi
Karaoğlan şehitliğinin hemen yanında burası. İkisi arasındaki açık alanda Barış Harekâtı sırasında Rum Milli Muhafız Ordusu’nun terk ettiği (SSCB yapımı) zırhlı araçlarla ağır silahlar sergilenmektedir.
50’inci Piyade Alay Komutanı Piyade Kıdemli Albay İbrahim Karaoğlanoğlu, Hava İrtibat Subayı Pilot Binbaşı Fehmi Ercan (Lefkoşa havaalanının ismi) ve Er Mustafa Girgin, Kıbrıs Türk mücadele tarihinde bir dönüm noktası olan 20 Temmuz 1974 gününün gecesi karargâh olarak kullanılan evin girişinde şehit düşmüşlerdir. Bu nedenle tarihi belge özelliği kazanan ev, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı ölümsüzleştirmek amacıyla müze olarak düzenlenerek harekâtın ikinci yıldönümünde Barış ve Özgürlük Müzesi olarak açılmış. Burada 1974 yılına kadar iki halk arasındaki süreci, yapılan harekâtları haritalar eşliğinde görmek mümkün.
Binanın zemin katında 1974 Barış Harekâtı’nı gerekli kılan olaylar tarihi süreç içinde temsili canlandırmalarla görebilirsiniz. Harekâtta ele geçen silahlar da burada sergilenmektedir. Rahmetli Karaoğlanoğlu ve Ercan’a ait üniformalarda sergilenmiş. Unutursak hafızamız kurusun diyerek, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında şehit olan asker ve sivillerin isimlerinin yazılı olduğu anıtsal bir pano yer alıyor.
Girne Bellapais: Beylerbeyi Beyaz Giymiş Meryem Ana Kilisesi
Aslında sabah ilk uğradığımız yer buraydı, ama günün anlam ve önemine binaen ben sonraki ziyaret yerimiz olan şehitlikleri başa aldım. Rehberimizin dediğine göre 12. yüzyılda Roma döneminde inşa edilen temeller üzerine inşa edilmiş. Mimari açıdan Orta Çağ’da yapılan eklentiler bütününde yapı gotik tarzdaymış, bu açıdan seçkin bir örnekmiş.

Müslümanların Kudüs’ü fethetmeleri üzerine 1187 yılında Kudüs’ten göç eden Katolik bir dini grubun (Augustinian) rahipleri kurmuş burayı. İyi de bu tarikatta siyah giyenler rahiplerin yapılanması, niye Beyaz Giymiş Meryem Ana Kilisesi diye sorunca, Kudüs’ün ele geçirilmesiyle buraya taşındıklarını ve barışın simgesi olduklarını söylemişler. Zaten Lüzinyanlar şimdiki bina haline getirmişler.

Bu vesileyle ilk yazıda Aziz Barnabas manastırında ve Salamis kentinde çektiğim kısa videonun linkini koyayım buraya.
Avlunun etrafını çevreleyen revaklar ve yemekhane alanı var, bir de bodrum var, zindan diye isimlendirilen, bayağı geniş bir alan, denize bakan küçük pençeleri var. İlk önce ben burayı “çilehane” sandım. Meğerse bu tarikat dilenci tarikatı diye bilinirmiş yani insan doğasının günahla bozulduğunu ve ilahi yardıma muhtaç olduğunu söyleyip, hakikatin insanın içinde ve Tanrı’da olduğunu savunurlarmış. Augustinusçular, Dominikenler ve Fransiskenler gibi dilenci tarikatlar (mendicant orders) arasında yer alıyormuş, yani manastıra kapanmak yerine topluluk içinde yaşayıp vaaz verirlermiş.
Dua, yoksulluk ve topluluk hayatı prensiplerini benimserlermiş. O zindan da, din adamı adaylarının her türlü ailevi ve dünyevi bağlardan koparılma süreçleri için bir nevi tezkiye yeri imiş. Yani ilkelerine bakınca, Türkiye’deki dini grupların böylesi var mı diye düşündüm, yoktur tabiki, ne alakası var mı dediniz! Kıbrıs’ın Osmanlılar tarafından fethinden sonra manastır, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’ne verilmiş. 1974 Barış Harekâtı ile Rumlar adanın güney kesimine göç edince Bellapais manastırı eski eserler ve müzeler dairesi himayesine alınmış.
Gotik taş işçiliğinin başarılı örnekleri kabul edilen dış kabartmalarının arasında sırtında bir merdiven taşıyan adam, iki denizkızı arasında bir adam, kitap okuyan bir kadın, iki vahşi hayvanın saldırdığı bir adam, tespihli bir kadın, dallarında bir kedi ve bir maymun olan armut ağacının altında kalkanlı bir adam, pelerinli bir rahip gibi figürler göze çarpmaktadır. Meclis odasının ortasındaki sütunun erken dönem bir Bizans kilisesinden geldiği sanılmaktadır.
İki Devlete Başkentlik Yapan Tek Şehir: Lefkoşa
26.Mart 2026: Sabah 9 civarı Lefkoşa’ya hareket ettik. Burası İstanbul’dan daha uzun süre başkentlik statüsünü korumuş stratejik bir şehir. Çünkü ilk kez başkentlik statüsüne 12. yüzyılın sonlarında, Lüzinyanlar (Fransızlar) döneminde kavuşmuş. 1571’de Osmanlı, 1878’de İngilizler yönetimi ele geçirdiğinde başkentliğine devam etmiş. 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğunda yine başkenti Lefkoşa olmuş. 1974’te ada fiilen ikiye bölününce parçalanan şehir, bir yarısı ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne, diğer yarısı ile Güney Lefkoşa ise Kıbrıs Cumhuriyeti’ne başkentlik yapmaya devam ediyor. Biz de ilk önce KKTC kurucu Cumhurbaşkanına şükranlarımızı sunmakla başladık gezimize.
Hz. Ömer Türbesi (Girne: Yedi Uyurlar)
Rehberimiz meslektadışımız (öğretmenlik yaptığını söyledi) Cem hocam, Çatalköy sahilinde Hz. Ömer Türbesi ya da Tekkesi olarak bilinen beyaz şirin bir yapıya götüreceğini söyleyince, ne alaka Hz. Ömer Türbesi dedi bir arkadaş.
M.S. VII. yüzyılda Muaviye Ordusu’nda bir deniz birliğinin komutanı olan Hz. Ömer, askerleri ile adanın bu bölgesine gelmiş, buradaki çatışmada kendi ve altı askeri yerli Bizans askerleri tarafından şehit edilmiş ve naaşları tabutlara konularak buradaki bir mağaraya gömülmüştür. Deniz suyunun önemli oranda cesetleri koruduğuna inanılmış. 1571 yılında biz adaya gelince, bu mezarlar bulunarak, kalıntıları mağaradan çıkartılmış ve şimdi bulundukları yere defnedilmiş.
Türbe ’de şirin bir mescit ve mezarlar var, bahçeye çıkıp dolanıp mağaraya gidiliyor, orada Melih kardeş içeri girdi, aman dikkat ıslak yerler diyerek fotoğrafını çektim. Türbenin üst kısmındaki tepeye şirin bir cami yapılmış, alan yürüyüş parkurları ve oturma mekânları ile deniz kenarında harika bir dinlenme ve inanç turizmi mekânı haline gelmiş. https://www.youtube.com/watch?v=73WFY7d5U1g
Belediyenin kafesi de var, orada oturup bir şeyler içip sohbet ettik. Yukarıda tarihsel olgu ve olayları okuma tarzlarından bahsetmiştik, Türk Düşünce tarihi (30 Mart 2026) ve tarih felsefesi dersinde gezi hakkında konuştuk gençlerle.
Türk Düşünce tarihinde sizlerle müzakere etmediğim hiçbir hususu kamuya açmıyorum demiştim, zaten konuşma metnini de göndermiştim gençlere. Tarih felsefesi dersinde de “Yedi Uyurlar” ve Kur’an’da ve Hristiyan kaynaklarında geçen “Ashab-ı Kehf” üzerinde durduk biraz.

Ashab-ı Kehf (Yedi Uyurlar) mağarası, dünya genelinde 30’dan fazla yerde (İspanya, Cezayir, Ürdün vb.) olduğu söylenir malumunuz. Türkiye’deki Afşin (Kahramanmaraş), Tarsus (Mersin) ve Efes (İzmir) bölgelerindeki makamlar biraz daha revaçta, inanç turizmi açısından. Gelelim Hz. Ömer tasavvurumuza dedim gençlere. Adalet timsali olarak sunulan Hz. Ömer ikinci halife, Ömer b. Abdülaziz üzerinde durduk. Hz. Ömer’in şehit edilişi olayını 5 N 1 K üzerinden analiz ettik. Kaynaklarda geçtiği üzere, Medine’de sabah namazını kıldırırken Fars köle Ebû Lü’lüe (Fîrûz en-Nihâvendî) tarafından hançerli saldırıya uğramış birkaç gün sonra vefat etmiştir. Nerede, nasıl kim tarafından olduğu açık. Peki, niçin diye sordum. Mugīre b. Şu’be’nin kölesi olan Ebû Lü’lüe, devlete bağlı bir insan, efendisine ödediği günlük haraç/verginin (2 dirhem) çok yüksek olduğunu belirterek düşürülmesini talep etmiş.
Hz. Ömer, kölenin demircilik, marangozluk gibi yetenekleri olduğunu öğrenince bu verginin fazla olmadığına karar vererek talebi reddetmiş. Dönemin ekonomi politiğinin tikel bir örneğini göstermesi açısından bakalım bu talep ve ret cinayetle sonuçlanmış. Bu reddedilme üzerine kızan Ebû Lü’lüe, Hz. Ömer’i sabah namazı sırasında hançerlemiş, ardından intihar etmiş. Hz. Ömer’in oğlu Ubeydullah, babasının öldürülmesinin ardından suikastçıyla bağlantılı olduğunu düşündüğü Hürmüzan’ı, başka bir Mecusi köleyi ve suikastçının küçük kızını öldürmüş. Bu mesele Hz. Osman döneminde gündeme gelmiş, Hz. Ali, Ubeydullah’ın kısas (idam) edilmesini savunurken, bazı sahabeler babası yeni ölmüş birinin böyle bir hata (küçük bir kızın öldürülmesi de dâhil) yapabileceğini savunmuş. Sonunda Hz. Osman, Ubeydullah’a kısas uygulamak yerine diyet (tazminat) ödemesine karar vermiş.
Yine Hz. Ömer üzerinden devam edersek Hz. Fatma ile olan gerilimi, çocuğunu düşürmesine sebep olan bir darp olup olmadığına dair kaynakları konuştuk. Sünni kaynaklarda böyle bir durum yok, ama Şii kaynaklarda var, bu olay hakkında nasıl bir yorumlama yapacaksınız diye müzakerelerde bulunduk. Peygamberimizin yani babasının vefatından 6 ay sonra Hz. Fatma irtihal ediyor, cenazesi gece birkaç kişiyle kaldırılıyor. Bir süre sonra 50 yaşın üzerindeki Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Fatma’nın kızı (11-13 yaş) Ümmü Gülsüm ile evleniyor, ondan iki çocuk sahibi oluyor. Kaynaklarda bunun Ehli-beyt ile akrabalık kurmak ve İslam dayanışmasını güçlendirmek için olduğu belirtiliyor. Bakınız gezi notu, gittik, gördük, geldik ile olmuyor, doğrudan Çorum İlahiyat derslerine müzakere konusu olduğu gibi, bu metinle kamusal alana da açıyoruz.
Geziye dönecek olursak, epey yorulduk zaten, herkes 60 yaşın üzerinde, maşallah iyi durumdayız, ama toplantımız var zaten deyip otele döndük, akşamki beyin fırtınası hakkında ilkyazı da bilgi vermiştim zaten. Son gezi notu iki devlete başkentlik yapan tek şehir; Lefkoşa ve Gazimagusa üzerine olacak, dostlar. Bu metnin taslağını bitirince Meryem, (01 Nisan) EOKA terör örgütü yanlısı bir grubun Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Yiğitler Burcu bölgesinde sivil vatandaşlara yönelik gerçekleştirdiği taşlı ve patlayıcı maddeli saldırı haberini okudu. Türkiye’de her durumda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yanında olduğunu açıkladı. Bir gece ansızın gelebilirim, şarkısını yeniden mi dinlemek istiyorlar? Umarım Kıbrıs üzerinden Türkiye bölgesel çatışmalara sokulmaz.
27 Mart 2026: 27 Mart 2026 Gazimagusa
Gezinin son günü, valizleri akşamdan hazırladık, sabah kahvaltı sonrasında otobüslerle Gazimağusa’daki Kapalı Maraş (Varoşa) bölgesine geçtik.

Muhteşem kalesini, limanını ve buraya sürgüne gönderilen düşünürleri aklıma getirdim, neredeyse her güne bir kilise düşecek sayıda ibadethane yapılmış. Aslında küçük bir ticari liman kenti ve balıkçı kasabası iken zaman içerisinde orada yerleşen uygarlıkların bıraktığı eserler ve yapılarla gelişmiş.

Gazi Mağusa’nın, ilk önce Salamis harabelerinin bulunduğu kıyıdaki lagün çevresinde Mısır Ptolemy Kralı Philadelphus II (MÖ 285–247) kurulduğu söyleniyor. Cuma vaktine kadar bu hayalet şehir de denilen, “mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi” deyişini hatırlatan bölgeyi gezdik. 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrası terk edilerek hayalet şehre dönüşen, Akdeniz’in eski “Las Vegas”ı olarak anılan lüks bir turizm merkeziymiş. 46 yıl boyunca askeri yasak bölge olan ve girişin yasaklandığı bölge, 2020 yılında kısmen ziyarete açıl, biz yürüyerek gezdik, hava güzel, ılıman. https://www.youtube.com/watch?v=M1CYmg-IAwE
Lala Mustafa Paşa Camii: Cuma Namazı
Burası surların içinde en önemli meydan, çünkü eski adıyla Aziz Nikola Katedrali, hemen ilerisinde Venedik Sarayı ve Namık Kemal Meydanı var. Her tarafı kilise ile dolu, her güne bir kilise düşüyor demeleri bundan dolayı olsa gerek. Nikola katedrali, Mağusa’daki en büyük ortaçağ yapısı imiş. 1298 ile yaklaşık 1400 yılları arasında o dönem adaya hâkim olan Fransız Lüzinyanlar döneminde Rayonnant Gotik üslupla inşa edilmiş, 1328 yılında Katolik bir katedral olarak kutsanmış. Kapıda taç figuri Kudus kralının kutsandığı mekân olduğunu gösteriyormuş.

1571’de Osmanlı İmparatorluğu Mağusa’yı fethettikten sonra1954 yılı itibarıyla Boşnak kökenli Osmanlı sadrazamı Lala Mustafa Paşa’nın adını taşımaya başlamış. Paşa, III. Murad döneminde Kıbrıs’ta Venediklilere karşı Osmanlı kuvvetlerine komuta eden devlet adamıdır. Mısır’dan getirildiği söylenilen Cümbez ağacının gölgesinde sekilenip Camiyi seyrettik.
Namık Kemal Meydanı
Vatan şairi diye andığımız Namık Kemal’in sürgüne gönderildiğinde kaldığı mekân, Camiinin hemen ilerisinde. Venedik Sarayı’nın avlusunda yer alan, dikdörtgen planlı ve iki katlı bir yapıdan oluşuyor. Malumunuz Namık Kemal 1873-1876 yılları arasında Suriçinde kalebent olarak yaşamış.

Şairin büstü Osmanlı Medresesinin önünde cümbez ağacının ve Osmanlı türbelerinin Kuzeyinde dikilidir. “Vatan yahut Silistre” oyunun halk arasında büyük beğeni toplaması ve halkın Namık Kemal’e gösterdiği ilgiden rahatsız olan Osmanlı yönetimi Magusa’ya sürgüne göndermiş.

Nitelikli bir bürokrat da olan düşünür, Tasvir-i Efkâr’da baş editörlük yapmış ve hatta gazetenin sahibi İbrahim Şinasi 1865’de yurtdışına kaçtığında gazeteyi o yönetmiş. 1860 ve 1870’lerde İstanbul’da çıkartılan birçok Türkçe gazeteye yazılarıyla katkıda bulunduğunu müzede sergilenen bilgilerden öğrenmek mümkün. 1867–1871 yılları arasında da Londra ve Paris’te Genç Osmanlıların yayın organı olan Hürriyet Gazetesi’nin yayınlanan düşünürümüze rahmetler okuyarak ayrıldık meydandan.
İnciraltı denilen lokantada buluştuk, yemekleri yedikten sonra havaalanına geçtik ve bir sonraki gezide/toplantıda buluşmak dileğiyle vedalaştık dostlarla.
04.04.2026;
Çorum
HLotus
