Çarşamba, Ağustos 21, 2019
Ana Sayfa > Gündem > Kırgızistan Notları 4: Atayurttan Anayurda Bakış

Kırgızistan Notları 4: Atayurttan Anayurda Bakış

Maruzatımdır: Kısa teknik bir arızadan sonra yeniden yayındayız, dermişim. Eskiden tek kanallı televizyon yayınında arıza olunca bir saksı çiçek çıkardı ekrana altta da bu yazı olurdu 🙂 hatırlarsanız. Şimdi ben de öyle oldum. Türkiye tuhaf ülke vesselam!. Bir yandan İç Asya (Atayurt) ile Ön Asya (Anadolu) arasındaki yüzyıllardır devam eden irtibatı yeniden güçlendirmek, tarihin en büyük göç hareketini İpek yolu merkezli yeniden bir medeniyet mihverine dönüştürme çabalarına, Türkiye en büyük birikime sahip olan paydaşlardan biri olarak katkıda bulunmaya çalışıyor. Bunun için sahip olduğu kültürel ve ekonomik birikimi, resmi ve sivil birimler vasıtasıyla aktarmaya çalışıyor. Son zamanların popüler deyimiyle, artık soft power olarak etkisini artırma gayretinde. Bir yandan da, ufak tefek garip hesaplar, mevzuat açmazları ve bürokrasinin hantallığı içinde tepelenip duruyoruz.

Buna ilaveten iç siyasi hesaplaşmalar, etnik ve/ya dinsel/mezhebi (diyeceğim ama dilim varmıyor her durumda) olası çatışma senaryolarını görünce, içim sızlıyor, yüreğim daralıyor.  Geçen yıl da Yemen’de bunu hissetmiştim, eğer Türkiye, maddi ve manevi enerjimizin önemli bir kısmını emen bu iç çekişme ve ayak bağlarının tuzağından kurtulursa, ekonomik ve kültürel açıdan nasıl şahlanır, görmek isteyenler biraz ülke dışına çıkıp bakmalılar.

Bunun yolu da mevcut laik, demokratik ve sosyal hukuk yapımızı daha güçlendirmek, insan hakları bağlamında uluslar arası standartları yakalamaktan geçiyor. Bu nedenle, Avrupa Birliği projesini, muasır medeniyet seviyesini aşma çabasının bir aşaması olarak gördüm. Çünkü buralardan yani Ata yurttan ilk göç hareketlerini başlatan güzel insanlar, yönümüzü hep Batı’ya doğru çevirmiş. İpek yolunu takip ederek, sürekli kültürel ve ekonomik yapılar devşirilmiş, aynı gelenek her daim ilavelerle yeniden üretilmiş, bir çok devlet adı altında süregelmiş. Şimdi Türkiye, rahmetli Özal’dan bu yana bir Avrasya ülkesi olarak bu irtibatı yeniden kurmaya çalışıyor, bütün aksaklıklara rağmen.

Soru(n)lar:

Neyse kısa teknik arızaya amma uzun giriş oldu ha, maksadım şu: Sovyetlerin dağılmasından sonra kurulan yeni kardeş topluluklara dair devletlerin en önemli kaygıları doğal olarak din ve din hizmetlerinin nasıl olacağı? Yıllarca ters okumaların etkisi altında kalmanın doğal refleksi olarak kaygılılar, bu konuda birçok aşırı yorum var, yani yaşadıkları ülkelerin ana damarı belli, Buhara, Semerkant, Oş, Özgen, Yesi üretilen İslam yorumu Hanefi/Maturidi gelenek ile şekillenmiş. Sonra on yıllar süren sert bir kırılma, ardından din ve dini değerlere dair birden ilginin artması ve bunun sonucun da aşırı ve radikal yorumların çoğalması karşısında ne olacak? Bu konuda en fazla deneyimi olan ülke hangisi?

Din ve Devlet İlişkileri

Tabiî ki Türkiye. Bütün İslam aleminde, özellikle Kuzey ve Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Anadolu’da yüzyıllarca kültürel ve siyasi açıdan etkili olmuş, Islah, ve Tanzimat (kelimeler her şeyi ifade ediyor zaten) bağlamında parlamenter sistem arayışlarında en fazla deneyime sahip ülkemiz. Arap baharı diye sunulan ama hala Müslüman ülkelerde yazı kışa çeviren hareketlere bakınca, en çok ihtiyaç duyulanın dinin siyasete alet edilmeden, özgür ve özgün haliyle yaşayacak ortamın olması değil mi?

İslam dünyası için söyleyecek olursak, Abbasi-Emevi çekişmesinden bu yana ister iktidar ister muhalefet, dinsel meşruiyetler aradı, şu anda yaşadığımız sorunların özelde alevi/Sünni çekişmesinin temelinde bu iki kabilenin çatışması yatmıyor mu? Yani biz Türkler, tarihsel olarak bu çatışmada taraftar değildik, ama problematik olarak her daim yaşıyoruz bu gerilimi?

Patrimonyal/ebevi nizamı yeniden tesis etmeye çalışanlar, peygamberimizin bu cahili yöntemi kaldırıp attığını bildiği aldığı halde, kabilelerin yönetimine on yıllardır meşruiyet sağlıyorlar. Bunu yapmakla kalmıyorlar, selefi, yani İslam’ın özgün hali diye diğer halkı Müslüman ülkelere ihraç da etmeye çalışıyorlar. Şii yorumlar ve uygulamalar da İslam dünyasında önemli yer tutuyor, şu anda tamamen İslam’ın aşırı yorumlarından birisinin temsilcisi olan Suriye yönetimine olan destek içinde İslam devleti sıfatını taşıyan İran yok mu? Var, iyi de Suudi Arabistan da selefi yorumun temsilcisi olarak o da muhalefeti desteklemiyor mu? Ya da diğer kabilevi yapılara sahip devletler, evet destekliyor. İşte benim dediğim de tam bu, yani ortada siyasi ve ekonomik çıkarlar var, din buna meşruiyet sağlıyor.

Peki Türkiye’nin durumu ne, laik bir devlet ve yukarıdaki ikilemlerin dışında olan bir yapıya sahip, bu çatışmanın tam merkezinde olmasının nedeni ne? Suriye de bu anlamda sekülarizmin farklı ve oldukça aşırı yorumuna sahip bir devlet. Aşırı yorum diyorum, çünkü bir zamanlar, yani çok değil, 28 Şubat sürecinde burası örnek alınmak istenmedi mi? Rahmetli Yazıcıoğlu, Türkiye’yi Suriye çevirmelerine asla müsaade etmeyeceğiz derken ne kast ediyordu?

O zamanki devlet başkanımız hanımların başörtüsü ile sokağa bile çıkmamasını öngören Tunus örnek göstermemiş miydi?  Bu nereden çıktı demeyiniz, aynı lider, başörtülülerin Suudi Arabistan’a gidip okuyabileceklerini de söylemişti. Demem o ki, laik ve sosyal hukuk devleti olmak öyle bir ince ve hassas nokta ki, aşırı yorumlarının neler olduğunu Suriye örneğinde görüyoruz; bizdeki 28 şubat sürecinde yaşadık bireysel ve toplumsal travmalarla.

O halde laiklik yeniden yorumlanmalı ve bir şekilde dinselleştirilen ve yine mevcut siyasi paradigmalara meşruiyet sağlanan aşırı yorumlardan uzak bir şekilde uygulanmalı. Velhasıl diyeceğim o ki, eğer biz Türkiye, mevcut dini ve ilmi birikimiyle, yaşadığı ıslahat ve Tanzimat çabalarıyla, son dönemde iyice ivme kazanan demokratikleşme gayretleriyle, dinin ve her türlü beşeri ideolojinin dinselleştirilerek siyasi yapıya meşruiyet sağlama aracı olmasından çıkaracak bir yapıya sahiptir.

İbn Haldun ve Din Unsuru

Akademik anlamda söyleyecek olursak, İbn Haldun’un bir sosyal felsefe olarak araştırdığı medeniyet/umran analizinde, iş ve dış şartların uyumluluğunu temin etmek, her oluşun bir amaca yönelik olduğunu unutmamak gerekiyor. Yani toplumsal yapının belirlenmesi ve medeni halin korunması, geliştirilmesi için bedevilik/kabilecilik ile hadarilik/medeni, yerleşiklik, savaşçılık şeklindeki beliren iç nedenler üzerinde  ayrıntılı durmalıyız. İslam dünyasında hala korunmaya çalışılan bu patrimonyal yanını, kabileciliğin bir de iklim, coğrafi konum ve din olarak belirlenen dış şartlar ile ilişkini kurmak, uyum ve uyumsuzluklardan bahsetmek gerekiyor. İbn Haldun’un dediği gibi, Din’in dinin toplumsal alanda dış nedenlerden biri olarak görülmesi ve iç etkenler ile olan irtibatı, yani hükümranlık çabalarına meşruiyet sağlaması gözden kaçırılırsa, İslam dünyasında kardeş kavgalarının esas nedeni de ıskalanmış olur.  Din, artık iç ve dış şartların hepsini kapsayan biricik ve temel unsur haline geliyor. Yapılan icraatlara meşruiyet aracı olmaktan kastım budur.

Siz ne derseniz deyin, ister iktidar, isterse muhalefet, Yemen olaylarında yakinen gördüğüm üzere, ayetlerden hareket ediyor, hatta bazen aynı ayetleri bile kullanabiliyorlar. Oysa ortada bir zulüm var ve bu gerçek, ama bunun doğru veya yanlış şeklinde tasavvurlar farklı, muhalefet yanlış diyor haklı olarak ama iktidara göre doğru. Muhalefet, Mısır’da olduğu iktidara gelince,  hemen o da benzer totoliter hareketlere giriyor ve ama ile başlayan cümleler kuruluyor yeniden.

İyi de Suriye ve Türkiye ilişkisi niye askıda kaldı diye soranlara, Türkiye, benim anladığım kadarıyla artık siyasi yapılanmalar ve mevcut ideolojilerin değiştirmek ve dönüştürmek vazifesini gören ve biricik doğruya sahip olduğunu varsayan, dini anlayışlarını da buna meşruiyet için kullanan yapılanmaların paradoksuna düşmemelidir. Kültür ve ekonomik ortaklıklar kurmaktan hareket etmeli, diyeceğim ama bunu yaptı işte Suriye ile. Yani komşu devlet ve halklarımızın karıştığı bazılarımızın orada bazılarının da burada yaşadığı bir ortamda yapılacak en güzel tutum da buydu, sınırların görece kalması, bayramlarda geçişin temini ile sağlandı. Ekonomik birliktelikler için gerekli anlaşmalar imzalandı, böylece her iki toplumda birbiri ile kaynaşacaktı, benim komşularla sıfır sorun diye sunulan ve bir ideal olarak görülen bakış açısından anladığım buydu ve kendi bağlamında tutarlıydı. Ama ideolojiler, siyasi yapılanmalar daha büyük küresel güç ve ekonomik çıkarlarına hizmet etmeye devam ediyor, Türkiye de buna karşı konum almaya çalışıyor, ama durumu oldukça zor gibi.

Neyse nereden geldim buralara yahu, haa evet, Ata yurtta din ve dini yapılanmalar bu kargaşadan uzak durmaya çalışıyorlar haklı olarak. Çünkü öyle gözüküyor ki, Arap baharı adı altında İslam dünyasında başlayan aslında ekonomik çıkarların ve siyasi yapıların yeniden düzenlenmesine yönelik çabaların İpek yolunun yeniden medeniyet mihveri olmaya başladığı, enerji üretim ve arz merkezlerinin bu yollar üzerinde şekillenmesi karşısında Asya hattı da etkilenecektir. Peki burada din ve dini yapılanmalar bunun dışında mı kalacak? Yok bu öyle olmadı tarihte hiçbir zaman, burada da olmayacak, o zaman insanların huzur ve rahatı için gerekli ilkeleri gönderen dini ilkeler nasıl yorumlanmalı, nasıl hayata aktarılmalı ki, siyasi yapılanmaların aracı olmaktan çıksın? Buradaki kardeşlerin de problemi bu, doğal olarak. 2005 yılında Kırgızistan’a geldiğim zaman gördüğüm dini ve siyasi özgürlük ve liberal diyebileceğim tutum ve tavırları paylaşmıştım gezi notu olarak. (Çorum Hakimiyet gazetesi 31/10/05) Buna dair bir metni de Uluslar arası Türk Dünyasının İslamiyet’e Katkıları Sempozyumunda (Isparta.2007) sunmuştum.  Şimdi, yeniden buradayım. Tam da diyanet işleri kurumunun 5. kurultayı öncesinde, 20.kuruluş yılını kutlamaya hazırlan Oş Devlet Üniversitesi Teoloji Fakültesinin 400 mezununun önde gelenlerinin ülkelerinin dini hayata yön veren bu olgu hakkındaki kanaatlerini paylaşıyorum sizlerle. Önceki yazıları takip edenler bilir, Kırgızistan, Sovyetler Birliğini dağılmasından sonra ilk bağımsızlığını ilan eden kardeş ve akraba topluluklarından. İlk tanıyan da Türkiye. Diyanet Vakfımız da ilk resmi ilahiyat fakültesini açmış, 1993 de, o gün bugün öğrencilerin bütün masrafları Vakıf tarafından karşılanıyor.

Teoloji Fakültesi mezunu arkadaşlarımız görsel ve yazısal medya yer alıyor, kendi bakış açılarını sunuyor. Gördüğüm kadarıyla, bu topraklardan neşet eden rasyonel ve eleştirel Hanefi-Maturi geleneğini ülke iç şartları ve sorunlarını dikkate alarak yeniden üretmeye çalışan arkadaşlarımız ile İslam dünyasının çeşitli bölgelerinden ithal edilen farklı mekanlarda, farklı sorunlara bir zamanlar üretilen çözüm önerileri buraya aynen taşıyan yorumlar arasında bir gerilim var. İnsanlar dini özgürleştirici ve maddi ve manevi bütünlüğü sağlayacak bir ilkeler topluluğu olarak hayata geçirmek ile onun aşırı yorumları arasında sıkışmış gibi. Bu biraz tarafgir ve sert mi oldu, yok öyle değil. Birini önceki gezi notunda söylemiştim, Diyanet İşleri Başkanımız Görmez beye fahri doktora verilirken Rektör bey söylemişti. Bir gün önce Diyanet İşleri Başkanı olarak merkez camilerin birinde hutbe okuyor, vaaz ediyor, namaz kıldırıyor ve Kur’an okuyor. Ertesi gün akademik kimliğiyle fahri doktora alıyor, bizim mezunlarımız Türkiye gidip gelince, baktık ki benim gibi giyinen, şık tavır ve tutumlar içinde olan, din ve dini alanlarda kendini sürekli yenilemeye çalışan gençler gördük, oysa biz molla, sakallı, cübbeli olarak bilirdik din adamlarını dedi.

Diğer bireysel anekdot da şu benim için önemli olan: Aniden Türkiye’ye gitme durumum ortaya çıkınca hemen bir komuz almam lazım kızıma dedim.
Erik ağacından olurmuş iyisi, İbadat ve Kanışay hanım gidip alıp geldiler, akort yaptı bir parça çaldı. Sonrasında bir şey soracağım dedi. Benim akrabalarımdan biri ( … ) şu ülkeye gitti ve orada eğitim aldı, gelince müzik haram, komuz da öyle dedi, siz kızınıza büyük bir mutlulukla alıyorsunuz, onun başka bir alet çaldığını (ud oluyor bu) üniversitede bir müzik kulübünde olduğunu söylüyorsunuz, duyunca çok mutlu oldum demişti. Biz komuz üç telle alıp gitmişiz buradan, ipek yolu üzerindeki her kültür ile karşılaştığımızda bir tel ilave etmişiz yedi telli bağlama ile ağlarız, güleriz, isyanımızı mutluluğumuzu ifade ederiz dedim. Türk Sanat ve Türk Tasavvuf Musikisi üzerine duyduklarımı söyledim. Çok mutlu oldular. Şimdi buradaki gerilimin boyutlarını görebiliyor musunuz? Velhasıl insanlar samimi ve dini mevcut iç şartlarını, coğrafyasını, iklimini, yediğini, içtiğini dikkate alacak şekilde yorumlanmış ve uygulanmış halini yaşamak istiyor, harici şartlarda oluşmuş ve buraya dayatılan yorumlar kıskacından kurtulmak şart. Çünkü birisi bireysel ve toplumsal uzlaşının önemli bir unsuru, diğeri de olası çatışmaları besleyecek bir şekilde ortaya çıkıyor.

ÖZERK BİR DİYANET NASIL OLUR?

Bu hususta örnek bir çalışma yürütüyor, Kırgızistanlı kardeşlerimiz. Temelde siyasi alanla ilgili olan özerklik, yani otonomi (autonomy), bir toplumun ve/ya bir kuruluşun kendi kuralını, yasasını (nomos) koyma halidir. Burada bir kurum olarak Diyanet, yani din hizmetleri alanında çalışanların kendi karar verme süreçlerinden sorumlu olmaları, kendi yönetim ilkelerini, yöneticilerini seçme durumudur. İdare hukuku açısından “bağımsız siyasi otorite” olarak isimlendirilir, kendi idari/mali özerkliği vardır. Gözetim ve denetim, yaptırım ve bunları uygulama yetkilerine sahiptir.

Türkiye’de bu anlamda bir çok özerk kurum vardır. Kamu İhale Kurumu, Rekabet Kurumu vb) Konumuza gelirsek, Türkiye’de Diyanet’in konumu, resmi statüsü, laik devlet içinde işlevi üzerine olan tartışmalar malum. Buraya ilk gelmeden önce diyanet görevlilerin resmi atama ile yapılması ve maaş almaları hususunda ciddi eleştirilerim vardı. Alevi kesimin bir kısmı ve liberal ya da laikliği bir (dinsel) ideoloji gibi benimseyenler bu tür bir kurumun resmi olmaması, tabiri caizse özelleşmesi gerektiğini söyledikleri de malum. Mesela bazı alevi köylerine imam atanması, ama buradaki görevlilerin sadece bankamatik memuru olması hususunun ciddi rahatsızlık yarattığı ve/ya hiç iş yapmadan (burada namaz kılmak ve kıldırmanın bir iş olarak görüldüğüne dikkat buyurunuz) bizim vergilerimizden maaş alınmasına itirazlar olduğu, hatta sizin teriminizle bu haram kardeşim dediklerini birinci elden biliyorum.

Bununla birlikte buraya gelince, bizim milli şef dönemindeki durumun benzerini gördüm. Din görevlilerin bir geliri yok, ama din hizmetleri bir sosyal ve hukuki sorumluluk olarak görülüyor, halkın önemli bir kısmı örf, adet ve ritüel olarak ölüm, düğün, nikah hatta çocuğuna isim koydurmak için kulağına ezan ve kamet okunmasını istediği ve önemsediğini gördüm. İmamlar camilerde namaz kıldırmanın yanı sıra bu hizmetleri karşılığında bir bağış alıyor, çünkü resmi bir geliri yok. Bazı köylerde, heyet, imama çalışması bağ, bahçe veya hayvan verebiliyor, onlarla geçimini sağlıyor. Bunun sıkıntılarını ülke olarak gördük, nasıl bir din görevlisi tasavvuru yapıldığı da malum, yıllar geçmiş olmasına rağmen bunun izleri hala silinemedi. Bir de din eğitiminin resmi okullarda olmaması, gayr-i resmi eğitimi, aşırı ve radikal okumaları da paralelinde getirdiğini düşünürseniz, bu toplumsal travmanın etkisini her yerde görmek mümkün hale geliyor. O zaman ben Diyanet gerekli bir kurum dedim. Belki bundan dolayı olsa gerek, Osmanlı’dan tevarüs edilen kurumlardan tamamına yakını lağv edilmesine rağmen Diyanet yeni bir isimle ve resmi statü ile devam etti, dini sahih kaynaklardan okumak, okutmak ve halkın din gereksinimlerini karşılamak, hurafe ve batıl inançlardan arındırmak gibi bir üst statü belirlenmesinin gerekliliğini görmüştüm.

Bunu söylemek, dini ve/ya felsefi inancı her ne olursa olsun ya da hiçbir inancı kabul etmeyen olsun herkesin özlük haklarının anayasal teminat altında olmasının sağlanması da önemli. Yani felsefi tabirle söyleyecek olursak devlet, her din ve/ya seküler yapılanmaya adaletli davranmalı, halk içindeki temsil oranına göre eşit bir tutum ve tavır belirlemeli demiştim. Halkın önemli bir kesimi belirli bir inanca sahip, onun pratiklerini yerine getirmek istiyorsa ona daha fazla ağırlık vermesi, din görevlisi istihdamı normal, ama bunu söylemek diğer inanç gruplarına karşı eşitsizliği getirmemeli, bunun içinde Diyanet kurumunun özerk olması gerekir demiştim. Bunun nasıl olabileceği hususunda Kırgızistan örneği bize faydalı olabilir.

HERŞEY SEÇİMLE: DEVLETİN MÜDAHELESİ YOK

15 Aralık önemli gün; çünkü Müftü, yani Diyanet İşleri Başkanı seçilecek. Nasıl mı? Kırgızistan yedi bölgeye ayrılmış durumda. Her birinde Kadıyat denilen birim tarafından dini hizmetler veriliyor. Buralarda görev yapan din görevlileri yirmi delege seçiyor. Bişkek ve Oş en büyük şehirler olarak kendilerine ait yirmi delege seçiyor.  Toplam yüzs eksen delege doğrudan imamlar tarafından seçiliyor. Bişkek’teki İslam Üniversitesinin özel bir kontenjanı var, yirmi delege de onlar gönderiyor.

İki yüz delege önce, 35 kişiden oluşan Ulema kurulunu seçecek. Bu kurulun bizdeki karşılığı Din İşleri Yüksek Kurulu. Ama yetkisi daha fazla, sadece fetva ve din hizmetlerinin nasıl olduğunu müzakere etmeyecek, gerekli gördüğü zaman beş yıllığına seçilen Müfti’yi yani Diyanet İşleri Başkanını görevden alabilecek. Bu durumda ve/ya herhangi bir ölüm, kaza ihtimallerinde aynı kurul, bir Müfti seçecek, ama bu ancak diğerinin kalan hizmet süresi içinde görev yapabilecek. Beş yılda bir kurultay yenilecek.

200 delegenin yapacağı diğer önemli bir iş daha var. Üstaf, yani yönerge ve yönetmelikleri belirleyecek. Şu anda birisi Müftiyat, diğeri teoloji fakültesi mezunlarının ve bir de sivil bir dini hizmet kurumunun hazırladığı üç taslak metin var. Bunlar müzakere edilip, ortak bir yönetmelik çıkarılacak. Önemli olan bunların hepsinin bölgelerden seçimle gelen delegeler tarafından yine seçimle ve oylama ile yapılacak olmasıdır. Devletin herhangi bir müdahalesi yok. Tabii bu kaygısı yok anlamına da gelmiyor, bu nedenle Sovyetler Birliğinden bu yana ciddi anlamda halk nezdinde itibarı olan  Kimsanbay adlı beyefendiyi öne çıkarmış. Karşısında ise şimdiki Müfti olan Rahmetullah bey var.

Maaş Meselesi ve Diyanetin Gelirleri:

Bu hususları konuşurken peki maddi gelirleri ne olacak, biz bu konuda çok sıkıntı çektik, diye sordum. Onlarda bu önemli bir sorun, çünkü ya ticaret ve ziraat ile uğraşıyor, ya da bizde olduğu gibi cemaatin düğün, ölüm, nikâh vb. etkinliklerinde aldıkları bağış ile geçiniyorlarmış. İyi de bizdeki müftü yani kadı bunu nasıl yapacak deyince, bazıları ticaret ile uğraşıyor ama onların yine de bir gelirleri var, onun kaynağı da hac işlerinden artan paradan bir kısmı kadıyat bütçesine aktarılıyormuş.

Bir de her camide toplanan gelirlerin belirli bir kısmı kadıyata gidiyormuş. Ayrıca zekât ve öşür de buralara verilirmiş. Bu sene kişi başı 25 som verilmiş ki, bu genel nüfusu düşünülürse oldukça iyi bir gelir diyorlar.  Kadıların ücret sembolik, üç ile on bin som arasında, oysa bunların haftalık bazılarının ise günlük harcamaları bu civarda.

Bir kısmına göre bu ücret meselesinin çözülmesi şart; aksi takdirde şimdi yaşadığımız sorunlar gittikçe artacak, din bir bireysel ve toplumsal barış, uzlaşı unsuru olmak yerine çatışma unsuru olarak çıkabilecek diye kaygı var.  Bir kısmına göre ise yok, özerklik gereği devlet asla maaş vermemeli, çünkü o zaman emir de verir, görevlileri ve yetkilerini belirlemeye çalışırmış. Bu anlamda din eğitiminin özel bir okulda yani imam hatip gibi bir yapılanma içinde verilmesi uygun değilmiş, medreseler sivil olarak bunu yapıyormuş.

Peki nasıl oluyor, sivillik deyince, aynı şekilde gelirleri olan medreselere 9.yılı bitiren gençler gidiyor, klasik eğitim görüyor, Kur’an, hadis, Arapça ve fıkıh okuyor. Bu beş yıla kadar sürüyormuş, önce bitirenlerde olurmuş, onlara daha üst eğitim verilirmiş. Tamam ama buralara özel yardımlar yapan birimler olur da kendi bakış açılarına göre bir eğitim verilmesini isterlerse ne olacak diye sorunca, bu mümkün değil, çünkü okunan kitaplar belirli, bunlar üzerinden sınavlar yapılıyor diye cevap verdi arkadaş.

İyi o zaman bu kadar iç şartlara, yani içinde yetişilen İslam yorumuna, kültür evrenine göre aşırı yorumlar olarak görülen (selefi, vahhabi, ceyşu’l-mehdi, hizbut-tahrir vb) oluşumlar nereden geliyor, eğer bu kadar sivil ise bu eğitimler diye sordum. Onların buralardan olmadığını, dışarıda okuyanların getirdiğini söyledi ama bana pek makul gelmedi. Demek ki dışarıda eğitim görenler çok etkiliymiş de demedim, doğrusunu söylemek gerekirse!

Denetim Sorunu

Peki denetim nasıl olacak, her dini grubun kendine ait bir camisi olursa, anlamı gereği insanları bir araya getiren yerler olmaktan çıkmayacak mı, bizde Almanya’da yaşayan Türkler örneği var dedim. Neredeyse bir Kırgızistan nüfusuna yakın Türkiyeli yaşıyor Almanya’da, dini grupların, cemaatlerin kendilerine ati camileri var, cemaatleri de ayrı. Geçenlerde yeğenim gitti görevli olarak, aynı binada bir Diyanet’in bir Süleymanlılar grubuna ait iki mescidimiz varmış, ikisinde teravih kılınıyor, vaaz ediliyor, hedef kitle aynı, Türkiyeli Müslümanlar. Milli görüşün ve diğerlerinden bazılarının da mescidi var, biz bunu yaşıyoruz diye ilave ettim.

Burada olabilir, nitekim oldu iki yüz metre ara ile iki farklı grubun camii arasında gerilim oldu, ama bu daha çok dini/mezhebi olmaktan ziyade temelde boy/kabile merkezliydi deyince, İbn Haldun’u tekrar hayırla yad ettim. İç şartlar olarak dediği tam da bu olsa gerek.

Özerk bir kurum olarak kendi teftiş başkanı ve kurulu olduğunu, bunların araştırma yaptığını, duruma göre, görevden alınmalar olduğunu söyledi. İyi de hadi cemaati biz bunu kabul etmiyoruz derse, çünkü ne tür bir suç olursa olsun, cemaati onu temize çıkarıyor, yapılanların hepsini komplo teorisi olarak sunuyorlar diye soru yorum olarak verdim.

Evet, olabilir, burada bir şehirde kadı görevden alınmak istendi, vali bunu istemedi ve icraat. Ama yeni yönetmelikle müfti yani diyanet işleri başkanını görevden alabilen ulema kurulu bu hususu da düzenler dediklerinde ikna oldum, mevcut yapı içinde tutarlı bu deyince bu tutarlılığa diyecek bir şeyim de yok. Kaygım da anlamak ve Türkiye’de diyanetin konumu, resmi statüsü, ortaya çıkan sorunlar, lağv edilmesi durumunda ortaya çıkacak sorunlar veya özerk olma ihtimali tartışılıyor ya, bende bir kardeş ve akraba topluluğun yaptığı bu özgün çalışmayı aktarayım diye düşündüm.

Bir başka yazıda siyasal sistemler ve seçimlerden bahsetmek istiyorum. Çünkü her siyasal parti, kendi çözüm önerisini sunuyor, ama seçim pusulasında bunların hiçbirisini beğenmeyen seçmenlere yer yok, ya gitmiyor, ya boş veriyor, yok sayılıyor, ya da hepsine evet diyerek, hayır diyor, yine yok sayılıyor.Oysa burada seçim pusulasında “hiçbiri” kısmı var, bu önemli bir demokratik deneyim, çünkü eğer “hiçbiri” belirli oranda oy alırsa, mutlak hakikat ve doğruluk iddiasında bulunan partiler ne yapacak, acaba? Diyanet işleri başkanlığının özerk olmasını sağlayan Kırgız Cumhuriyeti, demokratikleşmede bence önemli bu özerk ve özgünlüğü sağlamış. Görüldüğü üzere birbirimizin deneyimlerinden öğreneceğimiz çok şey var. Vesselam

12.12.2012: Oş/Kırgızistan

Prof. Dr. Mevlüt Uyanık

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.