Bilim… Epey büyülü bir kelime. Bir tarafı teknoloji ile desteklenen, şümullu, oldukça köklü bir geçmişi var. Hepimiz istifade ediyoruz ve iyi ki bilim var. Fakat bir noktada onun mahiyetini anlamamız gerektiğinin daha elzem olduğu bir döneme çok uzun zaman önce girdik. Bu yüzden biraz bilim hakkında konuşmak istiyorum. “Ben bilim insanıyım”, “Benim bilim dışında dikkate aldığım bir teknik ve merci yok” gibi sözlerin sahiplerinin, teorisi ve tekniği ile pek ilgilenmediği bilim, özünde ne onların dediği gibidir ne de inancını yahut ideolojisini ondan üstün görenlerin kabul ettiği gibi uğursuz bir ecinnidir.
Cevizci bilimi, “Dış dünyaya, nesnel gerçekliğe ve bu gerçeklikte yer alan olgulara ilişkin, tarafsız gözlem ve sistematik deneye dayalı zihinsel etkinliklerin ortak adı.”[1] olarak tanımlar. Birçok Batı dilinde bilim için kullanılan sözcük Latince kökenli olan scientia’dır. Scientia, dış dünya hakkındaki bilgiye işaret eden bir terimdir. Bilimin bilgisi, duyu deneyine verilen olguların hepsi olan dış dünya hakkındaki bilgi olduğundan, bugün yaygın olan kanaat, bu bilginin; en doğru, en sağlam, en güvenilir bilgi olmasıdır.

Durum böyle olsa da bilgi felsefesinin tarihine bakıldığında, başlarda bu durumun tam zıddı bir havanın hâkim olduğu söylenebilir.[2] O hâlde önemli olan kavramlardan biri de bilginin mahiyeti olmaktadır. Bu açıdan bilgiyi açıklamak, konunun netliği açısından önemli gözükmektedir.
Bilgiye yöneliş, insanlık tarihi ile başlar. Dolayısı ile çok eskiye dayanır. Sosyal gruplaşmanın başlamasıyla gündelik hayatın gereksinimlerinin doyurucu bir şekilde karşılanması yolundaki istek, başka bir talebe yol açar ki bu da bilme isteğidir. Bilgi, -fiziki dünya açısından yorumlanan bilgi- aynı zamanda çevredeki nesneleri denetleyip ondan faydalanmak için gereklidir.[3]
Bilginin özünde genelleme vardır. Mesela, iki tahta parçasını birbirine sürterek ateş üretebileceği, bireysel tecrübelere dayalı bilgi, aslında genellemeden çıkarılmış bir bilgidir. Buradaki genelleme, tahta parçaları birbiri ile sürtünmeyle temas ettiğinde daima ateşin çıkacağıdır. Buradan denilebilir ki buluş sanatı bir genelleme sanatıdır.[4] Ayrıca bilginin kökeninde genelleme vardır derken kastedilen şey, deney sonrası elde edilen bilgidir, terim olarak kullanırsak a posteriori’dir.

Yöntemli bilgi olarak da yorumlanabilen bilim terimi, önceden bilgi mefhumu ile eş anlamlı olarak kullanılıyordu. Bugün ise olayların yasalarını bulmak amacı taşıyan araştırmaları konu edinmekte ve aydınlığa kavuşturmaktadır. Bilimin bu amacının yanında belli bir yöntem ile elde edilen, pratik ile doğrulanan bir bilgi olduğu da unutulmamalıdır. Yöntemi gereği bilim, diyalektik özdekçiliği zorunlu görmektedir. Evreni; sanatsal artistik imgeler, dini fantastik imgeler aydınlatırken bilimi ise mantıksal mefhumlar aydınlatır. Ve elbette evreni bilim de aydınlatır hatta bu konuda en çok pay sahibi bilimdir. Göreceli olmaları gereği ile bağımsız olan kavramlar, sürekli insan pratiği ile nesnel dünyaya bağımlı kılınmadıkları hâllerde, kendi kendilerine yetecek bir konuma gelmek ve gerçeklerden kopma tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar. Bu kopuş, idealizmi doğururken insana pratiği sağlayan bu bağımlılık bilimi doğurur. Eylemsel pratik ile düşünsel teorinin birbirleri ile karşılıklı ve sürekli gelişmeleri ise bilimsel gelişmenin birinci koşuludur.[5]

Bilim, insanın dışında var olan olguların insan açısından anlaşılır olduğu ve insanın dışında kalan olgular dünyasını bilmek ve anlamak çabasının kıymetli bir meşguliyet olduğu kanaatine dayanır. Böylece bilim, olgusal bir eylem olarak belirmektedir. Bütünüyle bilimsel önermeler doğrudan yahut dolaylı gözlemlenebilir özelliğe sahip olan olguları ifade etmektedir. Bilim; mantıki, objektif, eleştirel, seçici ve genelleyici bir yönelim olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum, bilime ve bilimsel bilgiye, nedenlerin bilgisi olma özelliğinde olma mecburiyetini beraberinde getirir. Bu durum bilimin, dış dünyada yerini alan olguları betimlemesinin dışında olguların nedenlerini vermesini ve onların ne için var olduğunu açıklığa kavuşturmasını gerekli kılar. Bununla beraber bilimsel bilginin özneler arası geçerliliği özelliği de belirtilmesi gerekenler arasında gözükmektedir. Bilimsel bilginin insanlara gerçek anlamda anlaşılır olan kelimeler ile iletilebilen bir bilgi türü olması da diğer özelliğidir.[6]

Nesnellikten hareket eden bilim, özünde felsefî bilgiyi ihtiva eden bir kavram olarak ele alınabilir. Bilimin kesinliği ifade etmiş olması nesnel bir tutum sergilenerek elde edilmesinin nihai sonucudur. Bu açılardan bilim, insanları belli bir noktada bir araya getirirken öznelerin arasındaki ilişkiyi burada aktarma meyli göstermektedir. Bilim, insanlığa sunduğu hakikatlerde kendi dışında kalan olgusal olan şeyleri açıklarken insanın daha anlaşılır bir yaşam sürmesine katkı sağlayan bir mekanizma olarak tarif edilebilir. Bu mekanizma kesinliği su götürmez bir özellik arz etmesi ile insan için başka bir avantaj hâlini alır. Temelinde bilgi olan bilimin bu bağlamda insan için ‘anlaşılır’ olanı sağlaması yine onun mahiyeti hakkında edilecek başka bir ifadedir.
Bunlarla beraber sosyal psikoloji ve sosyal gerçek olarak bilime bakıldığında farklı bir manzara görürüz. Uzun zamandır devam etmekte olan bilimin tekelciliği sorunu bunun en önemli örneğidir. Peki bu tekelcilik bize, toplumlara, insanlığa ve dünyaya ne yaptı?

Bilimin temel amacı evren hakkında gözleme ve araştırmaya dayalı bir yöntem izleyerek belli bir düzen içinde tahminlerde bulunmaktır. Bilinmeyenlere cevap bulmak ve insanlık için yararlı olacak bilgiler ortaya sunmak, bilimin diğer gayesi olarak nitelendirilebilir. Bilimin fiziki dünya ile olan bu irtibatı, insanlığın evreni anlamaya çalışmaya başlamasından itibaren kurulmuş ve bugüne kadar devam etmiştir ve kesinlikle böyle devam etmelidir.
Ancak kazın ayağı şimdi başka. Hemen söyleyelim: bilimin tekelciliğinin ön plana çıkması modernlik’e başka bir boyut kazandırmış oldu. Paganların din anlayışını yerle bir eden Hristiyanlık modernliğin (modernus) ilk örneği olsa da bugünkü modernlik arasında epey bir fark var. Gerçi her kavramın kaderidir bu. Gelişirken bazen asimile olur bazen köklenir ulu bir çınar olur.
Peki bu kadar mıdır? Elbette hayır. Bugünün şartlarının çocuğu olan modernite anlayışının çocuğu olan bilim, bir yönü ile de ırkçılığa bakıyor. Evet, ırkçılık tam anlamıyla bundan besleniyor. Örneğin binlerce insanı aynı anda ölümle muhatap kılabilen bilimin son şekilleri, yalnızca kendisinin mucidi olan insanların halkına hizmet ediyor. Bu da hâliyle ırkçılığın en tehlikeli şekli oluyor.
(1) Cevizci, Ahmet, Felsefe Sözlüğü,131.
(2) Hançerlioğlu, Orhan, Felsefe Sözlüğü, “Bilim”, 33.
(3) Güzel, Cemâl, Bilim Felsefesi, 10.
(4) Reichenbach, Hans Bilimsel Felsefenin Doğuşu, çev. Cemâl Yıldırım, 14.
(5) Reichenbach, Hans, Bilimsel Felsefenin Doğuşu, 14.
(6) Cevizci, Felsefe Sözlüğü, 130.
HLotus
