Ana Sayfa > Felsefe > Bir nefes felsefe 6: İlk İslam filozofu kimdir?

Bir nefes felsefe 6: İlk İslam filozofu kimdir?

Tabii ki Kindî (ö. 252/866)  dediğinizi duyar gibiyim! Evet; bütün İslam felsefesi tarihi kitaplarında da öyle yazıyor çünkü. Teolojik/kelâmî düşünceden felsefî tefekküre geçişte önemli bir kelamcı-filozoftur gerçekten de, ama İlk İslam filozofu olarak nitelendirilir mi, bilemedim, desem doğru olmaz. Emevî ve Abbâsî dönemlerinde önemli vazifeler görmüş aristokrat bir ailenin çocuğu olarak İslam felsefesinin teşekkülünde son derece çalışmalar yaptığı malum.  

Halife Me’mun’un kadim kültürlerin Arapçaya aktarılmasını sağlamak için kurumsallaştırdığı Beytü’l-hikme (felsefe evi) de çalıştığı, yapılan tercümeleri kontrol ve tashih ettiği, ilimler tasnifi, özellikle hangi alanda hangi yöntemin uygulanacağına dair görüşleri ve felsefe tanımlarıyla hikemi düşüncenin tetikleyicisi olduğunu söylemek mümkün. Kelâmî düşünceden felsefî tefekküre geçişte önemli derken, onun görev yaptığı üç Abbâsî Halifesinin döneminde baskın görüş olan Ehl-i tevhid ve’s-sıfat akımı, daha sonraki halifeler döneminde itizal etmiş, yani ana bünyeden sapmış olanların birlikteliği (Mutezile) diye isimlendirilince epey sıkıntı çektiği de biliniyor.  “Kelamcı-filozof” dememin nedeni de bu aslında.

Kindî ve Felsefe Karşıtları: Riyaset ve Din Tacirleri

Kendisine yönelik ithamlar ve iftiralar sonucunda zor durumda kaldığı ve felsefe karşıtlığı yapanların riyaset ve din tacirleri olduğunu söylemesi doğrudan yaşanarak yapılan bir tespit.  “Gerçekte varlığın hakikatinin bilgisini (felsefî bilgi) edinenlere karşı çıkan ve onu küfür sayanın dinle bir ilişkisinin kalmaması gerekir”  demesi yaşadıklarının bir ürünü olsa gerek. Üzücü olan ise İslam dünyasında felsefe ile uğraşanların durumunda hala önemli bir değişiklik olmadığı.  

Modern Batı felsefesinde pozitif ilimleri açıklama, manevî /tinsel ilimleri ise anlama kavramını merkeze alarak yapılan okumalar, hermeneutik üzerine çalışmalar, tarihsicilik, tarihsellik yorumları, hangi ilim alanında hangi yöntemin uygulanması uygun olacağı müzakere ediliyor malumunuz. Ama bin yıl öncesinde Kindî, Kitâb fi’l-felsefeti’l-ûlâ yani “İlk Felsefe” adlı eserinde bu konuya dikkat çekmesi, felsefe tarihini kronolojik açıdan okuyanlar için son derece önemli.  Bu nedenle “Her ilmin kendine has bir metodunun bulunduğunu, araştırmacıların çok defa neyi, nerede ve nasıl araştıracaklarını bilmediklerinden başarısız olduklarını” dediğini özellikle belirtiyorum derslerde.  Nitekim matematik alanında ikna metodunu, metafizikte duyu deneylerini, belâgat alanında ispat yöntemini uygulayanların bir şey elde edemeyeceklerini söyleme son derece önemli.

Peki, bu hususları söyleyerek önemini vurgulamak onu ilk İslam filozofu yapar mı, bana göre yapmaz, o “kelamcı-filozof” tur.  Çünkü ondan önce felsefenin bütün hayatı kuşattığını düşünen Ebu Musa Câbir b. Hayyân  (721-815) vardır.  Eğer “Felsefede Kümülatif Bilgi Birikimi” ise yani geçmişte gerçekleştirilen araştırmalar sonucunda elde edilen bilgi birikimi üzerine yeni bilgilerin eklenmesiyse Cabir ismi öncelenmelidir.

İslam Felsefesinde İlk Filozof: Câbir b. Hayyân  

Kindî’yi tercümeler ve felsefeye olan katkıları açısından önemsiyoruz. Ama bize göre ondan önce Câbir filozof olarak nitelenmeyi hak eder. Horasan’ın eski başkenti Tus’ta büyüyen ve eğitim alan aynı zamanda müspet ilimler yani kimya, astronomi, fizik, metalürji, farmakoloji yani ilaç bilim ve tıp alanlarında çığır açıcı çalışmalar yürütmüştür.

Câbir’in çalışmaları tıp, astronomi, matematik, felsefe ve dönemin diğer ilim dallarını kapsayacak şekilde yaygın bir yapı teşkil etse de o birinci derecede bir kimyacı olarak kabul edilir. İslam felsefesinin başlangıç noktası olarak Kindî zikredilse de aslında ilk bilimler tasnifini yapması, İslam’ın ilk dönemlerinde pozitif bilimlerle özellikle de kimya ilminin kurucusu olarak kabul edilmesi, İslam’ın Arap bedevî kültürünü çok kısa bir sürede bir medeniyet kurucu düşünce sistemine çevirdiğinden bahsedilir.

Hakkında söylenilenlerin bazılarının efsane türünden olması rağmen eserlerinin kimya ve tabiat bilimlerin felsefeye dair incelendiği zaman kendine özgü bir bir doğa felsefesi olduğu görülür.  Özeliklle ilimler sınıflamasında Tıp, sanat ve havas ilimlerine dair bilgileri, döneminde de hala çok taraftarı olduğunu belirttiği ve yanlı bulduğu tıslım ilmi, yıldızlar ilmi, ilmi mizan dediği doğa bilimi ve ilm-i tekvindediği şekiller bilimi hakkında bilgiler vermesi onu ilk filozof olarak değerlendirilmesine gerekçe olabilir.

Onun Antik Grek filozoflarından hareketle  felsefenin başlıca kurallarını mizan ‘doğa ilminin) kuralları olarak görmesi önemli, çünkü mizan deyince bütün varlıktaki bütün şeylerin nicelik kanunlarını açıklar.  Bu açıdan Descartes’de kendini bulacak olan doğal niteliklerin nicelik dili ifadesinden ibaret olan bu bilim ideali şeklindeki bilimsel görüşün ön habercisidir. 

Yine bilginin kaynağına dair yaptığı açıklamalar rasyonalizm, emprimiz ve bu iki bakış açısını birleştiren Leibniz de kısmen öncüsüdür.  Demokritos, Platon ve Aristoteles’ten haberdar olan bu filozof aklı yürütme (istidlal) ve yorumlama (istinbat) yollarını inceler ve ya analozji (mücanese), ya alışkanlık ya da sebep eser yolu ile elde edildiğini belirtir.

 Analojinn tutarlı bir çıkarım  olmadığını söyler ve Maniheizm’in nur/ışık ve zulmet/karanlık ikileminden hareketle yaptığı çıkarımına eleştiriler yöneltir.  Alışkanlık yolu ile elde edilen bilginin de zorunlu ve kanıtlamalı bilgiye varılamayacağını söyleyerek bir nevi David Hume eleştirisi yapar.  Sofistlerin bilgi elde etme yolu olan tümevarımdan anlaşılan da alışkanlıkla kurulmuş olan ilişikleri zorunlu sanarak sonuçlar çıkarmasını şaşrtırı hatta büsbütün yanıltıcı olabileceğini söyler. Ki bu Tümevarımın temeline yöneltilmiş en ciddi eleştiridir.

Evrenin yaratılmış olduğu tezini “hiç kimsenin bunun başlangıcını görmemiş olması”ndan hareketle reddeden materyalistlere yönelik eleştirisi de oldukça kayda değerdir.  Bir şehirde yaşıyoruz ve onun kurulduğu/başlangıç zamanını bilmiyoruz dediğinizde ama nedensellikle onun ilk anına gidilebilir derler.  Eğer başlangıcını görmediğimiz şehrin yapıldığını biliyorsak, bunun tek nedeni onun benzerlerinin yapıldığını görmüş olmamızdır. 

“Alemin kuruluşuna benzer bir örnek görmedik” diye yukarıdaki önermeyi desteklerse ona şöyle denilmesini ister: “Bu bizim söylediğimizde de vardır ve onun oluşunu/yaratılışını akıl yürütme ile çıkartırız. Görmediğimiz ve benzeri olan her şeyin var olması, görmediğimiz ve benzeri olmayan her şeyin de olmaması gerektiğine den hükmettiniz? Oysa gördüklerimizden çıkararak, görmediğimz bir çok şeyin de var olması mümkündür.” Ona göre kevn yani yaratılış zorunludur. Ne zaman olduğuna gelince zaman dediğiniz iki türlüdür, sabit olan vardır bu yıldızların zamanıdır. İkincisi yükselir, alçalır ki kevn ve fesad yani oluş ve bozuluş evrenin zamanıdır.

Görüldüğü üzere Hilmi Ziya Ülken, İslam Felsefesi ( İstanbul.7. basım 2017:467-56) adlı eserinde Kindi’den önce Cabir’i ayrıntılı bir analiz yaparak  inceler; onun hem pozitif ilimlerde hem de felsefe ve dini ilimlerde uzman olduğunu söyler.  (Bkz. S. Frederick Starr, Kayıp Aydınlanma Arap İstilasından Timur’ a Kadar Orta Asya’nın Aydınlanma Çağı, çev.: Yusuf Selman İnanç, (İstanbul:Kronik Kitap, 2019, 237, Uyanık, Akyol, İslam Felsefesi: Giriş, Elis Yay, Ankara 200), 50 vd, A. Akyol-İclal Arslan, Cabir b. Hayyan: Felsefe ve Bilimin Teşekkülü,  İslam Felsefesi, Ankara, Grafiker Yay, 2017,  79)

“Kelamcı Filozof” Olarak Kindî’nin İslam Felsefesindeki Önemi

Bize göre Kindî’nin önemi Fârâbî’ye taşınan bilgelik sevgisinin ortamını hazırlamasıdır.  Çünkü Antik Çağ’dan günümüze kadar ki klasik felsefe anlayışının rasyonalist geleneğin tanımlayıcı veya ayırt edici özelliğinin Sokrates, Platon, Aristoteles üzerinden İslam âlemine taşınması ivme kazanmıştır. Süryanice ve Grekçe bilmeyişi de felsefî açıdan özgün fikirler üretmesine katkıda bulunmuştur diye düşünüyoruz.

Bu üç seçkin zekâ, özellikle İslam düşüncesinin teşekkül dönemindeki karmaşa ve iç isyanlar ve katliamlar (Cemel-Sıffin-Harra-Kerbelâ), bunlara katılanların birbirlerini tekfir etmeleri, her fırka (hizb-mezhep-parti) iktidara yönelik söylemlerini teo-politik açıdan (Cebriyye-Mutezile-Eşariyye) okumanın gerilimini hissedip, yeni bir bakış açısı geliştirmeye çalıştılar. Çünkü Emevî iktidarının meşruiyetini sağlayan Cebrî öğreti, başlangıçta özgürlük teolojisi Tevhid ve adalet ekolü olarak çıkan ama Abbasî iktidarına eklemlenen (Basra Mutezile ekolü) Mihne olaylarını yaşattıklarını biliyorlardı. Biliyorsunuz mihne “sorguya çekip eziyete mâruz bırakma” demek olup,

 Beytü’l-hikme (Felsefe Evi) ile kadim kültürlerin önemli eserlerini Arapçaya çevirten Halife Me’mun’un Kuran yaratılmıştır şeklindeki Mutezilî önermeyi kabul etmeyen alimlere yönelik eziyetlerini ifade eder. Özgür düşünceye önem veren bir akımın neticede baskıcı bir yönetimin aracı haline dönüşmesi açısından Mihne olaylarını incelemek ilginç sonuçlar verebilir. Konuyu dağıtmayalım Hz. Osman’ın itikadî  konumu, Hz. Ali’nin hilafetinin mahiyeti, bu sırada öldürülenlerin durumu hakkında menzile beynel menzileteyn ile iki konumun ortasında yani araf7ta olduğunu söyleyerek  ara bir çözüm önerisinde bulunmasının itikâdî ve politik açıdan gerekli bir öteki oluşturmanın ötesine gitmedi. 

Bir mümini (haksız yere) öldürmek büyük günah olduğuna göre, ki çatışan her iki tarafta kendisinin haklı olduğunu söylüyordu; buna meşruiyet sağlayan bir akım olarak ortaya çıkan Harici, yani dışlananlar, ana bünyeden kopanlar diye isimlendirilen de, temelde kendilerine ehli şurat olarak niteleyen abid ve zahid insanlar olarak bilinenlerdi.  Bu kargaşaya girmek istemeyip, ılımlı ve uzlaştırmacı tavır alanları ise Murcie diye ötekileştirildiği bir ortamın dışına çıkabilmeyi deneyenlerdir “İlk İslam Filozofları” nitelemesini kazananlar. Bir Nefes Felsefe 5 yazısını hatırlarsanız, Fârâbî’nin bu gerilime düşmeden sorunu ilahi buyrukların mahiyeti bağlamında müzakere ettiğini, Platonun Euthyphron diyaloğundan haberdar olduğunu söylemiştik.

İslam Felsefesinin Kurucu Filozofu Kimdir?

Fârâbî’yi sistem kurucu filozof olduğunu belirtip, Kindî’nin kelâmî düşünceden felsefeye geçiş için son derece önemli olduğunu vurguluyoruz. Kindî’nin ilk dönem siyasi-itikâdî karmaşasından çıkma çabasını,  felsefe karşıtlarına dair analizlerini, özellikle ortaya koyduğu yöntemin önemini belirtiyoruz. Ama Fârâbî’nin mantıksal tutarlılığı öncelemesini, epistemik temellendirmeyi ardından evrenin nasıl (talimi ilimler), niçin yaratığını ise ilahiyat ile anlayıp, etik politik bir sistem arayışını medeni ilimler bağlamında yaptığını; Meşşailik öğretisini kurduğunu, İbn Sina’nın da bunu geliştirdiğini belirtiyoruz.

Bize göre, din ve felsefenin insana bu dünyada mutluluk, huzur ve sükûneti (Tahsilu’s-saade) veahirette nihai mutluluğu ( saadetu’l-kusva) temini için etik politik bir sistem önermesi, İslam dünyasının ilk dönemindeki patrimonyal yapının ortaya çıkardığı ekonomi politik kargaşanın dışında durma çabasıdır. O, vahyi pratik felsefe zemininde yeniden yorumlamış, kıyamete kadar geçerliliğini faal akıl ile ittisali sağlayan bilge-yöneticiler tarafından sağlanabileceğini açıklamıştır. Bu bağlamda mantığın miftâhu’ssaâde, yani mutluluğun anahtarı olduğunu belirtmesi tutarlılık açısından önemli. 

Sonuç olarak, İslam Felsefesi öncülerine rahmet dileyerek, çağdaş felsefe yapabilmek için fikirleriyle her daim yaşayan figürler ve yoldaşlar olarak görüp, felsefe yapmaya çalışıyoruz.

Prof. Dr. Mevlüt Uyanık

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.