Ana Sayfa > Köşe Yazıları > İman Edilen Tarihe Dair Birkaç Cümle

İman Edilen Tarihe Dair Birkaç Cümle

Türkiye’de diyerek başlayan cümlelerle ufku belirgin olmayan temelsiz birçok genellemeler yapıldığını biliyorum, ama ben de böyle başlamak zorundayım. Belki de her konuşanın ya da yazmak durumunda olanın Türkiye’de lafzının genişliğine sığınarak uçsuz bucaksız genelleme yapması tabiidir. Bu ifadenin, zihinlerde klişeleşmiş bilgilerin oluşturduğu sınırlı ağın ötesine çıkabilecek bir tarihsel arka planla destekleniyor olması genellemelere geniş bir alan sunuyor. Geçmişe dönük genellemelerin genellikle bilgi yerine inançla temellendirilmeye çalışılmasıysa üretilmemiş bilginin yokluğuna daha kuvvetli bir sığınak bulmak olarak gözüküyor. Popüler alanda tarihi bilgiyi bir inanç alanı içerisinde değerlendirme girişimlerine oldukça fazla rastlanıyor. Tarihi bilginin aktüel duruma pratik katkı sağlayacaksa ihtiyaca göre yorumlanıp, yorumun doğru olduğuna inanılması bekleniyor. Bu bilginin doğruluğunun, yanlışlığının, bilimselliğinin pek fazla önemsenmeden pratik hedefler gözetilmesiyle ilgili. Bazılarına göre Avrupa matbaalarında basılan milyonlarca kitabın neyin ifadesi olduğunun önemi yok, çünkü onlara göre matbaa ilk olarak Türkler tarafından icat edildi. Bu durumu araştırmanın da mümkün olmadığı besbelli. Matbaayı icat edenler Türklerdi düşüncesi esasında inanca dönüşmüş bir bilgi. Bu bilgi popüler eserler vasıtasıyla yazılıyor, geniş okuyucu kitlesine hitap ediyor. Bu bilgilerle büyüyenlerin konuşmalarına heyecan verici cümleler olarak yansıyor. Millet olarak büyüklüğümüze dair bir teyit bir tesid daha yapılmış oluyor, fakat buna inanmanın dışında bilimsel verileri bulma konusundaki çabalar bu coşkunun büyüklüğüne erişemiyor. İyi güzel de bu matbaayı nerede ne zaman nasıl icat ettik? İcat ettiğimiz bu matbaada hangi kitaplar basıldı? gibi bir soruyla karşılaşmayınca bir sıkıntı çıkmıyor. Bu sorularla bilimsellik devreye giriyor. Bu ve buna benzer birçok sorunun cevabı ancak tarih biliminin metodolojisine yaslanılarak verilebilecekken, cevaplar bu şekilde verilemeyince tarih, istediği gibi kullanmak isteyenlerin elinde bir inanç alanı olarak kalıyor. Böylece yeni bir inanç sömürüsüne fırsat tanınmış oluyor. Bir başka örnekse; İbrahim Müteferrikayla ilgili. Müteferrika ilericilik timsali olarak bugün alkışlanıyor. Önemli olan matbaayı kurmuş olması. Müteferrika’nın yaşadığı dönemde alkışlanmayıp 20. yüzyılda alkışlanmış olmasının sebeplerini bugün alkışlayanların araştırmak gibi bir niyeti yok. İman olunca sebep aranmıyor. Laik iman, dini imanın görünmeyen yapısından daha somut örnekler taşıyor. Onlara göre açıkça ifade edilmese de Müteferrika “İlericilik ve çağdaşlık yolunda bir aziz”

            İnanç alanı olunca tarih de günlük hayatla iç içe geçiyor. Bütün inançlar gibi toplumsallaşabilmesi için hurafelere ihtiyaç duyuyor. Türkiye’de iki şeye hurafelerinden yola çıkılarak inanılıyor. Bunlardan birisi din birisi de tarih. Din elbette bir inanç alanı. Müminler için inanılması gereken talepleri bulunuyor; ama tarihin bir inanç alanı olması ya da inancın bir cüzü olması ortaçağların dine dayalı toplumlarına has bir özellikmiş gibi görünürken günümüzde de etnik-ideolojik-dini kimliklerin gölgesinde kalmasına neden oluyor. Geleneksel toplumda din aynı zamanda tarih bilgisinin de kaynağı. Adem’den başlayan kronolojik süreç sonraki dönemlere kadar inananların ve inanmayanların arasına çizilmiş hatlarla belirginleşiyor. Müminler için bu süreç konusunda problem bulunmuyor, ama tarih modernleşme sürecinde farklı tarih formasyonlarıyla ortaya çıkınca dini bilginin dışında başka bilgi kaynaklarıyla teyide ihtiyaç duyuluyor. Belli bir metodolojiyle elde edilen tarih bilgisi bilimsel bilgi olarak adlandırılıyor. Bilimsel tarih bilgisi tarihi olguları bir metodoloji içerisinde ele almak zorunda. Tarihi bir inanç alanına dönüştürenler için açıklama önermeyi doğrulamak için yapılıyor. Olguların ifadesine gerek kalmıyor, muallak laflarla tarih öngörüldüğü şekliyle yeniden inşa ediliyor.

            Neden böyle oluyor? Kolay değil cevap vermek. Yine de birkaç cümle söylenmeli yazımızın başlığına göre: tarihe dair bilginin akademik ulaşılmazlık gibi bir zafiyetinden yararlanan fırsatçı kalemşörlerin silahı daha güçlü. Basın, yayın, medya, kitap, kitapevi, eleştirmen, piyasa kumpası onlardan yana çalışırken siyasal çatışmanın mutfağına tarihsel bilgiyi sunmalarına imkan tanıyor. Tarihi bilginin gerçekliğine itibar edip de kendi pişirip kendi yiyenlerse başka mesele tabii. . .

Ahmet Gezgin

– Haber Lotus –

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.