Ana Sayfa > Felsefe > Portakalın aklı olsaydı ya da felsefe dediğin ne işe yarar?

Portakalın aklı olsaydı ya da felsefe dediğin ne işe yarar?

Lucy Eyre; Çeviren: Berna Yılmazcan
Doğan Kitapçılık;
İstanbul, 2008, 14 x 20 cm, 200 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9789759918606

Filozof ya da felsefeci denilince aklınıza nasıl bir insan imgesi gelir? Tebessüm ettiniz değil mi, uçuk kaçık, tuhaf insanlar! Anlaşılmaz şeyler söyleyen ve sürekli ölüler ile uğraştıkları için olsa gerek fikren nerede olduğu belli olmayan, bastığı yeri görmeyen ama fiziken bu dünyada olanlar, değil mi?

Bir de ilahiyat fakültelerinde felsefe öğretimi yapmakla mükellef iseniz, nasıl bir konumda olacağınızı bir düşünün? Gazzali sonrasında filozofların kafirlikle suçlandığını herkes bilir ve genel kabul gören bu düşünce ile gelen öğrencilerinize felsefe anlatacaksınız? Ne gerek var ki, felsefe ve mantığa, zaten bütün sorunların çözümü belli değil mi, hem burası ilahiyat fakültesi ne işi var felsefenin?

Evet, “filozofların aşikar olanı ifade etme konusunda gerçekten kendilerine has bir yetenekleri vardı. Ama sonunda söyledikleri bir şekilde bulanık kalıyordu. Bu da onlara has bir yetenek olsa gerekti” deyip sıyrılmak da mümkün bu soru(n)dan. Ya da beşikten mezara kadar bilgi(lenme) peşinde koşmakla yetinmeyip ötesine uzanmak, yaşayan ölüler (!)den yardım istemek gerek.

Zombilerden mi dediğinizi duyar gibi oluyorum, tabiî ki doğru değil, evet felsefe yapacaksan tuhaf şeylerden korkmamak gerek. Tuhaf fikirlerle uğraşıyor zaten de denilebilir, ama tuhaf ya da sıradan ve normal dediğiniz nedir?

Hayat ve ölüm denilen nedir? Gerçek sandığımızın göz açıp kapayana kadar geçen bir rüya olmadığını, hakikat’e bir gün uyanacağımızı söyleyenler tuhaf insanlar mıdır? Onlar ölümlüdür tamam, öyleyse yüzyıllardır niye düşünceleriyle ilgileniyoruz hala! Niye iyi, kötü, adalet nedir? Ya da evren dediğiniz şey gerçekte nedir? diye soruyoruz ve “yaşayan ölüler”in fikirlerini tartışıyoruz onlarca asırdır!  Bu sorunun cevabını arıyorsanız o halde buyurun “düşünceler serüvenine” ve bu güzide insanlarla tanışmaya!

Lucy Eyre bu kez vesile olacak bu tanışmaya. Eyre ismi hemen dikkatimi çekti, çünkü daha önce bir roman kahramanı idi benim için, Jane Eyre’yi de bir solukta okumuş ve hatta filmini seyretmiştim. (Charlotte Bronte, çev. Ayşek Düzkan, İstanbul. 2007, 692s.) O da beni oldukça sarsmış ve kendimi “bilgiç” geçinen bir “aptal” gibi hissetmeme neden olmuştu. Neyse ki, bu Eyre, roman kahramanı değil, Londra’da büyümüş, Oxford’da felsefe, siyaset, ekonomi okumuş, halen Addis Ababa’da (Etiyopya) da yaşıyor. Portakalın Aklı Olsa (çev. Berna Yılmazcan, İstanbul.2007) Ölü Filozoflar Kahvesi (Nora K, ve Viktor Hölse, Arion yay, İstanbul. 2000, 224.s.) sonra okuduğum ikinci tanışma faslı, tabii Sofi’nin Dünyası’nı (Josten Gaarder, çev. Ğülay Kutal, pan yay. İstanbul. 592s.)saymazsak. 

Birkaç bin yıldır ölü sayılan “diri” zihinlerle tanışmak istemez miydiniz yani, Sokrates, Platon, Aristo, Gazzali, Farabi, İbn Sina, İbn Arabi, Kant, Descartes, Hegel, Marks, Wittgenstein ile. İyi de, Sofi’nin Dünyası, Ölü Filozoflar Kahvesi ve Portakalın Aklı Olsa’da Gazzali, Farabi gibi isimler yok ki diyeceksiniz, ee o da bizim kusurumuz; yani İslam düşünce geleneğini okutup okutturduğunu iddia edenler, nakilden öte geçemeyen bizler, diri olduğumuzu sanan ölülerin sorunu. Sizin için şimdilik bir gaylelenme durumu söz konusu değil yani, içiniz rahat olsun!

“Hayat konusunda da endişelenmenize gerek yok, yaşayın” Ama ne zaman dış dünyanın gürültülerine kulaklarınızı tıkamak ve “içinizdeki sessizliği dinlemek” isterseniz, o zaman ruhunuz konuşmaya başlayacaktır.

(Ne bu şimdi, Beethoven’i Anlamak’tan alıntı mı? Evet, öyle, Ludwig van Beethoven 9. senfoniyi bestelerken tüm hayali iyi bir besteci olmak isteyen Anna Holtz adlı asistanına bunu söyler. Klasik müzikten anlamayan bendenizi bile sonuna kadar ekran karşına kilitleyen bu filmde kimler mi oynuyor, Ed Haris ve Diane Kruger)

Bu ne yahu, şimdide müzik ve film muhabbeti mi, demeyin sakın, alınırım; zira kim yazıyla, kimi notalarıyla ruhlarımıza ulaşıyor değil mi? üstelik ruhlarımızın ezelden beri tanıştığını düşünecek olursak! Bu kitap ve filmler şahsen tanışmaya vesile, anlayana, okuyana ve dinleyene tabiî ki. “Notaların dizilişinden hiçbir şey anlamam ama yıllar sonra dinleyenlerde, bu musikiden hiç anlamayanın aklında bile uyananlara ne demeli!” şeklinde bilgiç bir cevap verebilirim, ama bunun yerine kitaba dönüp, Wittgenstein’in “Bu kelimelerle ifade edilemez, insanın konuşamadığı yerde sessiz kalması gerekir” ifadesini tercih ediyorum. (Eyre:152)

Ah Gazzali Ah, Filozofları Tekfir Ederek Gözden Düşüreyim Derken Felsefeyi Popülerleştirdin? Ne Yaptın Böyle!

Gazzali öncesinde felsefenin uzmanlık alanı olduğu, seçkin, entelektüel insanların uğraştığı ve hakikaten de az biraz toplumdan kopuk ve soyut konulara ağırlıklı olarak yoğunlaştığı gerçek. Ama ne zaman Gazzali, filozofların tutarsızlığını ortaya koymak için ya bu felsefe dediğin ne işe yarar, nedir ki, deyip oldukça özet ve anlaşılır bir şekilde filozofların maksatları diye bir eser yazdı, felsefenin herkes için olduğunu daha doğrusu anlaşılabilir şeyler söylediğini de ortaya koydu. Ama böyle kalsaydı gene bir şey çıkmayacak ve ilgili olanların dikkatini çekecekti bu kitap. Ne zaman bu filozoflar var ya bunlar, şu meselelerde zındıklık yapmışlar, şu meselelerde küfre düşmüşlerdir, dedi, felsefe birden herkesin tersten de olsa dikkatini çekmeye başladı. Öyle ya kimlerdi bu kafirler? İnsanı başına ne gelirse meraktan gelir derler ya, doğru. Velhasıl aslında filozofların tutarsızlıklarını yazan Gazzali, paradoksal bir şekilde felsefeyi İslam dünyasında popülerleştiren kişidir dersem ne dersiniz?

Filozoflara muhalefet ederken, aslında Sokrates’in dediği gibi, yani felsefenin muhalefet sanatıdır, önermesinin gereğini mi yapmıştı yoksa! Ya da felsefeyi reddederken gene felsefe yaparak özel bir uzmanlık gerektirmediğini göstererek, sorgulanmayan bir hayatın anlamı olmadığının yolunu mu açmıştı biz sıradan insanlara? Korku ve ümit arasında sürekli ve eleştirel düşüncenin (beyne’l-havf ve’r-reca) ancak “insanların hissettikleri gönül rahatlığından çıkarmak, düzgün/tutarlı düşünmelerini sağlamakla mümkün olacağını söylemek, at sineği işlevini yüklenen Sokrates’ci tutumdan ne farkı vardır temelde? Ama aynı zamanda uzmanlık isteyen bir alan olmalı ki bu felsefe, öncelikle tutarlı/dürüst bir şekilde filozofların maksatlarını öğrenip yazıyor Gazali. Yani ne şimdi bu, felsefe sıradan insanlar için mi, yoksa uzmanlar için mi, diye mi soruyorsunuz? Bu tespitler birer gerçek, hadi her gerçek doğru olmayabilir diyebilirsiniz tabiî ki, ama önemli olan ve başarı dediğiniz kaç gerçek öğrendiğinle değil, fikirler hakkında nasıl düşündüğünle ilgilidir, diye cevap versem,  gene bulanık, gene bir şey yok mu diyorsunuz? Eee başlıkta zaten bunu soruyoruz, sabredin lütfen.

Mantık Bilmeyenin ilmine mi Güven Olmaz? Mantık ve Felsefe ile Uğraşmak Zındıklık Değil miydi?

Buna bir de o döneme kadar hoş karşılanmayan mantık ilmini öne çıkartıp mantık bilmeyenin ilmine güvenilmez dediğini ilave edersek yukarıdaki iddiamızı biraz daha güçlendirmiş oluruz değil mi? Mütekelliminde baktı olmuyor, bari biz de felsefi kelam yapalım demeye başladı. Tabii felsefe toplumsal baskı ve sosyolojik nitelendirmelerden çekinildiği için hikmet adıyla sunula geldi. Aslında bu antik çağdaki hakim (sofist); yani hikmet sahibi kişiye denilirdi, ne gam! Ne de olsa hikmet, müminin yitik malıydı, nerede görürse alabilirdi. Zaten “Hikmeti kim sevmez ki!” O’ndan kim, nasıl bir bilgi getirdiğiyse getirene değil, getirilene bakardı, tabii getirene de şükran duymak kaydıyla. Velhasıl bu felsefe denen şey, galiba hayata dair bir şeydi, ne yaparsanız yapın, nasıl nitelendirirseniz nitelendirin ondan kurtuluş olmuyorduJ

Bu Böyledir!

Önceden felsefeye giriş dersi vardı, kolaydı, şimdi doğrudan İlkçağ felsefesiyle başlıyor ilahiyatta felsefi öğretim. Kaç bin yıllık bir medeniyetin (Çorum/Hitit) merkezindesiniz, ama felsefe Thales ile başlar diyorsunuz, felsefe ve mantık var ya, işte bunlar diye başlayan cümlelerle örülü zihinlere. Ne yaparsınız siz olsanız?

          Bendeniz, “Küçük Prens”, (Antoine De Saint EXUPERY  İniklap Kitabevi) “Martı”, (Richard Bach,   çev. Sibel Ayyıldız.,Ankara.2003, 64.s.) Ölü Ozanlar Derneği, (N.H.Kleinbaum, Suzan Cenani Alioglu, İstanbul. 1993 real yay. 142. s.)  “Alice Harikalar Diyarında”,(Lewis Carol, çev. Şengün oral, alfa yay. İstanbul. 111.s.)  “Papalagi” Göğe delen Adam, çev. Levent Tayla,  ayrıntı yay. İstanbul.2008)  ve “Bu Böyledir” (Mustafa Kutlu, Dergah yay, İstanbul. 1999,88s.) gibi hacmi ufak kitaplar veriyorum, ilk birkaç hafta, bu felsefe nedir, ne işe yarar, ya da niçin felsefe sorularını müzakere ederken.

Dünyaya dair varsayımlarının neler olduğunu, bunların sorgulanıp sorgulanamayacaklarını, açık fikirlilikten ne kastedildiğine dair konuşuyoruz aramızda. Temel sorumuz;  sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değer mi? Ya da içinde bulunulan gönül rahatlığı sahici bir olgu mu, yoksa yaralar üzerine pansuman mı yapılıyor? Cerahat içerde birikiyor mu? Veyahut düzgün ve sıhhatli, tutarlı düşünme nasıl olur, öncüllerimiz ne, buradan çıkartılmış ve önümüze sunulmuş olan sonuçlar ne derecede tutarlı? Ve her daim başka bir seçeneğimiz olma ihtimali nedir?

İnsanın kendi cehaletinin boyutundan habersiz yaşamaktansa bilgisi ve öğrenme eksikliğini takdir etmesi nasıl sağlanır, ya da bilmediğimizi biliyor muyuz?  Böyle başlıyor Çorum ilahiyatta bizim felsefi serüvenimiz. İkinci ilkemiz kitapsızlık, evet yanlış duymadınız takip ettiğimiz bir kitap yok. Müfredat tabiî ki var, hangi hafta kimleri ve hangi felsefi sorunları işleyeceğimize dair, ama belirli bir kitap yok. Temel kitaplar var, ama kim nerden hangi bilgiyi getirirse memnun oluruz, diye tartışmaya başlıyoruz. Bu arada artık doğrudan fikirler dünyasına girildiği için bu filozofların da gülen, ağlayan, yiyen, içen, sıkıntıları, sevinçleri olan herhangi bir insan olduğunu anlatan arkaplanlar veren kitaplar veriyoruz. Felsefenin Arka Merdiveni, Sofi’nin Dünyası, Ölü filozoflar Kahvesi gibi.

Şimdi Dücane kardeş, “be Mevlüt, yani bu felsefi iyice avamileştirdin, hiç Sofi’nin dünyasından kadim hikmet pırıltıları alınır mı!” dediğini duyar gibi oluyorum. Ağam, ister isim ister sıfat olarak alınsın, ilk bilgilerin Hz. Adem’e verildiğini, sonra yatay düzlemde yaşanan kırılmalar karşısında sürek dikey müdahaleler olduğunu, ismini bilmediğimiz bir çok kadim hikmet taşıyıcısı olduğunu velhasıl ilahiyatta düşünceler serüveninin en ince ayrıntısına kadar öğrenilmesinin zorunlu olduğunu, bunu nitelikli bir felsefe tarihi bilgisiyle olabileceğini gel de sen söyle, hadi. Felsefe ve mantık ne işe yarar ki, soruları karşısında!

İlk çağ felsefesinde temel sorunlardan oluş ve değişme”yi Heraklit ve Parmenides merkezli müzakere edilmesini, buna dair ön okumalar yapılıp, önermelerin tespitinin yapıldığını, üstelik burada galip gelmek diye bir sey olmadığını, hakikate dair pırıltıları keşfetmeye yönelik bir hedef olduğu için herkesin önermesini karşıdakine vermesi ve buna dair bir metin hazırlaması sürecinden geçirildiğini, üstelik bunun ilahiyatta yapıldığını söylesem, bu eleştirinden kurtulma imkanım var mıJ

Peki Portakalın aklı olsaydı, ne yapardı?

Evet bu Lucy Eyre’nin kitabının adı.(Portakalın Aklı Olsa, çev. Berna Yılmazcan, İstanbul.2007

Felsefi sistemini Sokratesci yöntem üzerine kuran biri için önemli bu kitap, çünkü bir tarafta felsefenin hayata dair; yani hayatı güzelleştiren, anlamlaştıran bir işlevi olduğunu söyleyen Sokrates; diğer tarafta filozof gibi düşünme işinin katlanılmayacak derecede sinir bozucu olduğunu düşünen Wittgenstein var.

Fikirler Dünyasının yüzyıllardır liderliğini yapan Sokrates, felsefenin insanın hayatını geliştireceğini, felsefenin sadece sakallarını sıvazlayanlar için olmadığını söylerken, Wittgenstein felsefeyle ilgilenmenin hayatlarını mahvedeceğini, felsefenin bir uzmanlık alanı olduğunu söyleyip, hayranlarından birini konserve fabrikasında çalışmaya ikna etmişti. Çünkü amatörlerle uğraşacak ne zamanı ne de sabrı vardı onun. Felsefeyi cevaplanamayacak sorulardan kurtarmak gerekirdi. Bunun için de Sokrates’in insanları sürekli tedirgin eden at sineği metaforunu reddederek, şişedeki sineği serbest bırakmalıyız, derdi. Bunlar, hayatı sorgulayan ve açık fikirli olan bir genç üzerinde bahse girişirler, onun felsefeyi sevmesini sağlarsa, Fikirler Dünyasının liderliğine devam edecektir, yoksa yerini Wittgenstein’e bırakacaktır.

Felsefenin salaklar için geçerli olduğunu, belki kızlara göre ama sadece çirkin olanlarına göre olduğunu düşünen bir arkadaş grubundan seçilir Ben; ve iddia başlar. Bir tarafta felsefenin hayatı güzelleştireceğini söyleyen ukala ve at sineği işlevi gören Sokrates; diğer tarafta ise fikirlerini bu tür aptallıkların sert zemininde köreltmeye reddeden kibirli Wittgenstein.

Hangisi mi kazandı, buyurun “düşünce deneyi”ne! Gerçi metin içinde bendeniz kimin tarafında olduğu yazıyor, ama siz nerdesiniz, buna kendiniz karar verin, kitabı okuyarak. Ya da bana ne, bunlardan birini seçmek zorunda değilim diyorsanız  3. halin mümkün olduğunu söylüyorsunuz demektir ki, seçenekleri artırmış olursunuz, ki bu çok önemli bir katkı olur. Ama önce iki seçeneği okumak gerekir doğal olarak bu katkı için. Ya da aman boş ver “Bu filozof denen tipler çok şey istiyor” deyip, “fikir”siz kalırsınız, bu da bir seçenek!

Fakat bu takdirde gene “İyi de sen kimsin ve seni “Sen” yapan nedir” sorusu peşini bırakmayacak!  O halde ”Etrafındakiler hakkında iyi düşünmek ve bilinmeyene saygı duymak, büyük bir keyif ve ayrıcalıktır” diyebilmek gerek. Yook öyle değil, bunu demek, cahilliği kabul etmek anlamına gelir, diye itirazi bir ses mi duyuyorum?  “Bilmediğini bilmek ya da cahilliği kabul etmek kişiyi bilge kılar mı, ama bu zaten Sokretesci yaklaşım değil mi, yok en iyisi “fikir”sizlik galiba!” deyin siz gene de! Fakat “Ahlaklı olmak, herkese kendinmiş gibi davranmak”tır diyor bu filozoflar, onlar hakkında nasıl bigane kalabilirim ki! Yook bunlara hiç gerek yok, “Etrafta filozoflar olmadığında neyin ne olduğunu biliyordum” deyip, gaylelenmeyin ve hayatımı yaşamaya bakarım ben mi diyorsunuz, siz bilirsiniz.

Ve tesekkür: entelektüel uyuşukluğa düşmemek için hakikate dair daimi bir “özlem” içinde olan ve bana bu kitabı gönderen yoldaşa. Ben şanslı bir hocayım diyorum ya, gerçek bu, hakikaten öyle!

Prof. Dr. Mevlüt Uyanık

(Bu yazı, çok önceleri  www.elihayat.com da yayımlanmıştı: .  http://www.eilahiyat.com/index.php/arsiv1/ kategoriler/ilahiyat-hoca-makaleleri/879-felsefe-dedine-e-yarar … Bende yeni fakülteye gelen öğrencileri buraya yönlendiriyordum, ama artık burada “Felsefesiz İlahiyat Mümkün mü?” çıkıyor. Bu nedenle yeniden yayımlamak istedim)

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.