Ana Sayfa > Gündem > Medeniyet Perspektifi İçeren Sosyal Politikalar Gerekiyor

Medeniyet Perspektifi İçeren Sosyal Politikalar Gerekiyor

Medeniyet perspektifinde içtimai politikaların yeri

Ekonomik, siyasi, askeri güç ülkeleri saygın ve bağımsız yapar. Üçünde birden en güçlü iseniz süper/dominant güç misyonunu ele geçirirsiniz. Ancak kalıcı olmak için en az bunlar kadar önemli bir güç unsuru daha vardır ki o da moral güçtür. Medeniyet olarak anılmayı sağlayan ise evvelemirde iktisadi üretiminiz değil içtimai üretiminiz ve oraya katkınızdır.

Türkiye, bölgesinde ve dünyada saygın ve güçlü olacaksa, ekonomik, siyasi, askeri olarak güçlü olmak zorundadır. Üstüne bunlara moral gücünü de ilave etmesi de şarttır.

Türkiye’nin müreffeh bir ülke olması, insanlarına refah getirir. Ancak başka ülke vatandaşları için bunun fazla bir önemi yoktur. Türk’ün yada Japon’un refahı, Alman ya da Arjantinli için önemi olan bir konu değildir. Belki bir başkaları için gıpta yada kıskançlık vesilesidir, daha fazlası değil… Bunun için insanlığa şamil bütün insanlara cazip gelecek şeylere ihtiyaç vardır. Bunu da maddi unsurlardan ziyade manevi unsurlarda yani sosyalde bulabilirsiniz. Sanat buna örnektir, bir öğreti, felsefe buna örnektir. Hatta mutfak buna bir başka örnektir.

Unutmamak gerekir ki, İbn-i Sina’yı, Ebu Bekr Razi’yi büyük hekim yapan hekimlikleri kadar mütefekkirlikleridir.  

12 Eylül Referandumu ile ortaya çıkan tablo ancak atak tavırla, içtimai politikalarla korku unsuru olmaktan güç olmaya evrilebilir. ‘Hayır’ ya da ‘Evet’ diyeni de sandığı boykot edeni de sarıp sarmalayacak yaklaşım buradan sadır olacaktır.

Doğru felsefe ve perspektif ortaya konmadan iktisaden, askeri ve siyasi olarak ne kadar güçlü olursanız olunuz, bunları sürdürmeniz güç, hatta imkansızdır. 

 

İktisadi istikrarı içtimai politikalarla destekleme dönemi

Geçen asırda medeniyeti taşımakta düşülen zaaf ve düşüş, sosyali kurma ve kurgulama iddiasının terk edilmesi/geri plana atılması ile sonuçlanmıştı. Doğrusu bütün insanlıkla birlikte bizi de etkisi altına alan modernist dünyada bazı şeyler tecrübe edilip tüketilmeden onlara mukabele etme şansı da fazla değildi. Aleyhimize nisbetsizlikler de çok fazla idi.

Güç ve imkanlarımızın iddialarımızı taşımaya yetmediği zamanlarda ‘kızıl elma’larımız ‘yasak elma’ haline gelmişti. 

Aynı zaman kesitinde Türkiye bir müzayaka dönemi yaşadığından, her alanda olduğu gibi içtimai alanda da durumu parlak değildir. Aslında en başta içtimai politikalarda zaaf yaşanmıştır. Zaten iktisadi, siyasi, askeri ve diplomatik olarak desteklenemediği sürece içtimai alanda başarı sağlayamazsınız. Buna kolay müsaade de edilmez.

Nihayet şimdilerde daha adil ve dengeli zemine vasıl olunmuştur.

Türkiye’nin, dünyanın sayılı geleneklerinden biri olduğu sabittir. Bu nedenle, bazı devletler ‘sözde devlet’ olarak kalırken bizim gibi geleneği olanlar zaman içinde yeniden ağırlığını koyabilmektedir. Nitekim iktisaden belli bir çizgi yakalanmış, var olan birikim ve onun sağladığı moral üstünlükle medeniyet inşa ve ihyasında yeniden avantaj yakalanmıştır.

Şimdi iktisadi istikrarın içtimai politikalarla taçlandırılması zamanıdır. Buradan yeni bir ‘Lale Devri’ algısı çıkarılmasının naif ve haksız olacağını da söylemeden geçemeyiz.

Bulgarlara atfen anlatılan bir fıkra ağır, ağır olduğu kadar da göz açıcıdır:

“Soğuk Savaş’ döneminde Varşova Paktı ülkeleri toplantı halindedirler. Bazı temsilcilerin uykusuna yenik düştüğü esnada, gündem yapılacak Deniz Bakanları toplantısına kaymıştır.  Ellerin kalktığını gören yarı uykulu Çekoslovak temsilci de diğerleri gibi elini kaldırır. Diğerleri müstehzi şekilde takılırlar:

            -İyi de, bunun için önce denizinizin olması gerekmez mi?.. Cevap:

            -Neden olmasın? Rusların Adalet, Bulgarların da Kültür Bakanı var!..

İçtimai (sosyal) alanda inişler çıkışlar ve bunun sebepleri

Arap-Farisilerden aparma Batılılar tarafından yöneltilen “Türklerin soyut düşünme yeteneği zayıf” eleştirilerini; “Türkçe soyut ifade bakımından fakir” tezleri malumdur. Maniplatif yönü fazla olan bu tez, içtimai alandaki durumu izah için mazeret teşkil edebilir. Ancak sağlam bir tez olmadığı, yani genlerden kaynaklanan bir sıkıntının bulunmadığını ispatı zor değildir. 

Yukarıda konunun son asırları kapsayan konjonktürel boyutundan bahsettik. Yani içtimai –bilhassa yerli- siyaset takibinin vasatı yoktur, hareket alanı son derece kısıtlıdır. Kurulan sağ iktidarlarda kabinenin üzerinde en fazla tartışılan isimleri arasında Milli Eğitim Bakanının bulunması manidardır. Kültüre bakış hakeza… 

Siyasete karşılık gelen yüzünde ise sağ ve sol siyasetlerin karakterinden kaynaklanan sebeplerden bahsedilebilir. Ki burada en başta isimlendirme zaafı göze çarpar. Zira sosyal daha ziyade sol terminolojiye ait bir kavramdır. Sosyalizm, sosyal demokrasi buradan neşet etmiştir. Dolayısıyla sağın, sosyal ve türevi kavramları kullanmakta çekingen ve çekimser kaldığı söylenebilir. Elbette sosyal, sosyalizm ile başlamış değildir, sadece değer katsayısı artmıştır o kadar. Ayrıca sosyal yerine kullanılacak başka kelime/kavramlar da pekala vardır. Mesela içtimai kavramı köklü, eski bir kavramdır. Ancak sosyal yerine kullanılması mümkün kadim ifade ‘içtimai’ ya hatırlanmamış ya da tedavülü sağlanıp olgunlaştırılamamıştır.

Meselenin pratikteki yüzünde sağ siyasetin öncelikleri belirleyici olmuştur. Sağ iktidarlar ekonomide liberal, içtimai hayatta muhafazakardırlar. Bilhassa sağ iktidarlar döneminde sosyal (içtimai) politikalar, iktisadi politikaların gerisinde kalmıştır. Daha doğru ifade ile iktisadi politikalar öne çıkarılmış, içtimai politikalar aynı ağırlıkla ele alınmamıştır. Bunun mazeretlerine dair elbette çok şey söylenebilir. Yeri geldikçe zaten işaret de ettik. Ancak fennin sosyale galebe çaldığı konjonktürden geçilmiştir. Bu ahvalde sağ siyaset yapan isimler de manidardır. Zira bahse konu dönemde sağ siyasette mühendis hakimiyeti vardır. İsimlere tek tek girersek:

            Menderes toprak ağası

            Demirel inşaat mühendisi

            Özal elektrik mühendisi, Ekonomist

            Erbakan makine mühendisi

            Çiller ekonomist

            Yılmaz Mülkiye Maliye ve İktisat mezunu, yüksek lisansı ise Köln Üniversitesi İktisadi ve Sosyal Bilimler’de yaptı. Yılmaz, lideri değişimci Özal’dan ziyade statükoya yakın durması ile temayüz etti.

            Türkeş asker tandanslıdır. Zaten sağ siyasette devletle en fazla özdeşleşen, devlet içinde en ciddi ağırlığa ve kadrolara sahip olan siyasi geleneğin lideridir.

Buna karşılık sol siyasette:

            İnönü asker

            Ecevit şair yazar

            Baykal sosyolog, hukukçu’dur.

AK Parti’nin içtimai (sosyal) politikaları

AK Parti iktidarının dar gelirlilere yönelik sosyal politikalarında başarısı hemen herkesçe teslim edilmektedir. Halkın iaşe, ibatesinin karşılanması, sağlık güvencesi, eğitim ve yakacak yardımları, konut edindirme gibi alanlarda özgün, süreklilik arz eden politikalar takip edildi/ediliyor. İktidarın halk desteğini sürdürmesinde temel etkenlerden birinin bu olduğuna da şüphe yoktur. Ancak en nihayet konu ekonomik yani iktisadidir. Yani toplum kesimlerine aktarılan fonlardan, sosyal güvenlikten bahsediyoruz. 

Halbuki okul yapmakta, kitap dağıtmakta gösterilen performansın eğitimin felsefesinde de gösterildiğini, müfredatın alt yapı çalışmaları ile paralel seyrettiğini söyleyemeyiz.

Kurulan ilk AK Parti hükümetinde Milli Eğitim Bakanının kim olacağı tartışması kamuoyuna yansımıştı. O tartışmalardan Sağ iktidarların handikapını Ak Parti’nin de yaşadığı söylenebilir.

Ak Parti’nin Milli Eğitim Bakanları:

            Erkan Mumcu

            Hüseyin Çelik

            Nimet Çubukçu’dur.

Faraza başlarda Prof. Beşir Atalay’ın bakanlığı tartışılmış, kendisinin zamanın cumhurbaşkanınca veto edildiği ileri sürülmüştü.

Ak Parti’nin Kültür bakanları ise:

            Hüseyin Çelik

            Erkan Mumcu

            Atilla Koç

            Ertuğrul Günay olmuştur.

Burada da Ak Parti hükümetlerinin değişmezleri arasında yer alan Prof. Mehmet Aydın’ın Kültür Bakanlığı belki doğal olanı idi. Ancak kendisinden başka sahalarda istifade yolu tercih edilmiştir. Elbette onlar için de birikim ve müktesebatı uygundur. Ancak hars, medeniyet, kültür tefrikinin yapılarak çıtanın yukarıda tutulması halinde pekala hocadan istifade de düşünülebilirdi. Olmadı, onun yerine başka isimler tercih edildi.

Bunlar arasında Ak Parti’nin geleneksel tabanına ve çekirdek kadrosuna hangisi daha uygundur diye bakılırsa Atilla Koç’un uğradığı hücumlar göz açıcı olabilir. Zaten bakanlık bürokrasisinde yaptığı değişiklikler kendisini husumetin odağı haline getirmiştir.

Burada asıl üzerinde durulması gereken husus AK Parti’nin Kültürü müstakil bir bakanlık yerine Turizmle birlikte mütalaa etmesi, böylece bir yapılanmaya gitmesidir.

Sonuç:

Gelinen noktada mazeretler ortadan kalkmıştır. Dahası mevcut iktidarın da sosyal (içtimai) politikalara ağırlık vermek için iştiyakı (heves)da teslim edilebilir. Mesele geliştirilecek politikaların rafine olması, evrensel ve sürdürülebilir olmasıdır.

Esasen içtimai politikalar için bizatihi hayata eğilmek yeterlidir. Orada ortaya çıkan sorunların aşılmasına odaklanıldığında toplumun dokusuna uygun, onun ötesinde insanlığın ihtiyacı olan reçeteler bulmakta bir zorluk yaşanmayacaktır.

Faraza kürtajdan, eşcinselliğe, alkolizmden akıl ve ruh sağlığına varıncaya kadar birçok konuda akıl çizgisi ile öğretinin tevhid edilmesi zor olmayacaktır. Dahası doğal yollarla geliştirilen çözümlere ülke içinden daha fazla desteğin dışarıdan devşirilebileceği de görülecektir. Faraza eşcinsellikle ve kürtajla mücadelede Vatikan ile doğal müttefiklik peyda edileceği açıktır.

Hak ve özgürlüklerin tam bir özgüvenle ele alınması, peşinden buna uygun politikalar geliştirilmesi zamanıdır. Cinselliğin insanın tercih alanı içinde mütalaa edilmesi özgürlükleri zehirleyici etkiye sahip. Muhafazakar dindar kesimlerde bile kısmen etkisini gösteren bir kafa karışıklığı göze çarpıyor. Kamu ve partilerin tavır almasından önce konunun sivil alanda tartışılması elzemdir. Belli bir bağışıklık sağlandıktan sonra yandaşlık ve karşıtlıklar kompanse edilebilir.

Marazi özgürlük algısı ile insanlığın geleceğini tehdit eden tasavvurlar için güçlü bir tutamak noktasına ihtiyaç olduğu da hatırdan ırak tutulmamalıdır.

Yasak olana meyilli kişi ve gruplar genel sağlık ve genel güvenliği tehdit etmediği sürece kendi tercihlerinde özgürdür/ler, sonuçlarına da kendileri katlanırlar. Yasak elma’ya meyil sadece Adem’in değil ademin meselesidir. Tanrının tekelinde olan müeyyideyi kamu, siyasi iktidar ve taliplileri üstlenemezler. Bu kamunun işi değildir…

Şarkı sözünden mülhem söylemek gerekirse: “Bu zamanda kimse şah değil, padişah değil”, tanrı ise hiç değil… Dolayısıyla kamu ya da özel kimsenin kendini Tanrı yerine koyması gerekmez. Esasen kadim din ve öğretilerin istikamet tayininde önem ve ağırlığı artmaktadır. Laik-modernist tasavvura karşı İbrahimi dinlerin ortaklığı malumdur. Yaşanan tecrübelerin de etki ve katkısıyla çok daha rafine ve uygulanabilir çıktılar elde edilebilir.  

Esasen geliştirilecek politikalarda Vatikan kadar muhafazakar olmak gerekmez, Sultan Fatih kadar laik olmak yeter…

Unutmamak gerekir ki, Türklerin Ortodoksluğun siyasi liderliğini ele geçirmesi İslam’ın hilafetini ele geçirmelerinden tam 64 yıl öncedir. Çok sayıda etnik, dini grubu bir arada barış içinde yaşatılma tecrübesi ise sabittir. Geliştirilecek politikalarda en fazla ihtiyaç duyulacak güvendir. Ki tecrübe ile dünyanın geldiği nokta birbirini bütünlemektedir.

Hülasa medeniyet perspektifi içeren içtimai politikaların zamanıdır. Mümkündür. Elzemdir…

HLotus

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.